Zaman, bazen ileriye doğru akan düz bir çizgi değil; kendi üstüne katlanan, başladığı yeri arayan kör bir düğümdür.
Zeytin ve Barut, yirmi bir yıl boyunca üzeri resmi evrakların soğuk diliyle, "firar" kelimesinin ağırlığıyla örtülmüş bir yaranın yeniden kanamaya başlama hikâyesidir. Bazen bir hakikati saklamak için onu toprağın metrelerce altına gömmek yetmez; çünkü toprak, günü geldiğinde sakladığı her şeyi kusar. Bizler, üzeri örtülen dertlerin bittiğine inanmaya ne kadar meyilliysek, geçmiş de kendini hatırlatmaya o kadar kararlıdır.
Bu sayfalarda sadece kayıp iki askerin izini süren yorgun bir adamın adımlarını değil; antik çağın karanlığında, mermer tozlarının arasında filizlenen bir direnişi okuyacaksınız. Bir yanda şifanın, toprağın ve binlerce yıllık sabrın simgesi olan zeytin; diğer yanda gücün, yıkımın ve hırslı bir tiranın elinde şekillenen barut...
Bu kitap, "sıfırıncı gün"ün aslında bir son değil, geri dönüşü olmayan bir başlangıç olduğunu fısıldıyor. İpin ucunda sallanan o ağırlık hiçbir zaman yere değmedi, çünkü bazı karanlıklar, içine cesaretle bakılmadan aydınlanmaz.
Şimdi, o yarım kalmış nöbeti devralma vakti. İpi takip etmeyin; ipi sıkıca tutun.
“Bazı yollar insanı uzağa değil, en çok sustuğu yere götürür.”
Yıl 2005. Aydın Jandarma Eğitim Taburu’nda açıklanamayan sarsıntılı bir gece, derinliği ölçülemeyen bir çukur ve karanlığa karışan iki asker: Yılmaz ve Aylin. Ardında bırakılan tek şey, resmi kayıtlara düşülen haksız bir kelimeydi: Firar.
Yıl 2026. Geçmişin hayaletlerinden kaçtığını sanan eski asker Serdar Yalın, kendini yirmi bir yıl önce yarım bıraktığı o çukurun başında bulur. Ancak bu kez toprak sadece yarılmakla kalmaz; zamanın mühürlü kapılarını antik Tralleis kentine açar.
Serdar, düştüğü bu amansız çağda yalnız olmadığını çok geçmeden anlayacaktır. Karşısında hafızasını yitirmiş, demirci "Tarhun" olarak yeniden doğan sadık silah arkadaşı Yılmaz ve modern tıbbı Anadolu’nun şifalı bitkileriyle harmanlayarak "Leya" ismini alan Tabip Üsteğmen Aylin vardır. Ancak bu üçlü, sadece geçmişlerini bulmak için değil, antik kentin kaynaklarını sömürerek geleceğin karanlık sistemini kurmaya çalışan acımasız tiran Morkos’a karşı da savaşmak zorundadır.
Zamanın büküldüğü, zeytin dalının barut kokusuyla sınandığı bu amansız ölüm kalım savaşında, Serdar’ın cebinden düşen gümüş bir hayat ağacı kolye, unutulmuş tüm yeminleri yeniden hatırlatacaktır.
Modern bir mermi, antik bir tiranı devirebilir mi? Yoksa düşmanın eline geçen bir "isim", binlerce yıllık bir laneti mi başlatır?
Rüzgârın Hafızası serisinin bu çarpıcı durağında, nefesinizi tutarak okuyacağınız bir zaman, sadakat ve direniş destanına davetlisiniz.
Mizaç: Az konuşan, çevresindeki her sızıntıyı ölçen, rüzgâr yemiş sert bir yüze ve derin bakışlara sahip biridir. Dışarıdan bir "antik çağ savaşçısı" gibi görünse de içeride modern bir stratejistin soğukkanlı hesabıyla yaşar.
Mizaç: Soğukkanlı, akılcı ve mesafeli. Gözleri bir yarayı saniyeler içinde "teşhis" eder.
Mizaç: Modern kimliğini hatırlamasa da Serdar'ın her emrini bir "içgüdüyle" yerine getirir.
Mizaç: Kurşundan (veya kılıçtan) önce dili ve parayı bir silah olarak kullanır.