Masanın üzerinde iki dosya vardı.
Birbirine değmeden, aralarında birkaç santimlik boşluk bırakarak duruyorlardı. Fakat Serdar’a göre o boşluk, iki karton kapak arasındaki mesafe değildi. Yirmi bir yıldı. Açılmamış sorulardı. O gece revirin önünde kesilen telsiz sesiydi. Bir tutanak cümlesine sıkıştırılmış iki insanın yokluğuydu.
Selçuk konuşmuyordu.
Bu sessizlik, az önceki konuşmanın bitişinden doğan sıradan bir suskunluk değildi. Odanın içine çökmüş, eski demir dolapların pasına, yarım kalmış çayın soğuk buğusuna, evrak kâğıtlarının liflerine karışmış bir ağırlıktı. Floresan lamba başlarının üzerinde hafifçe titreşiyor, ışık her dalgalandığında dosya kapaklarının üzerindeki harfler kısa bir an canlıymış gibi kıpırdıyordu.
KAYIP / FİRAR.
Serdar bu kelimeye bir kez daha baktı.
Bakmaması gerekiyordu. Kelimeler bazen mayın gibiydi; üzerine bastığında değil, gözünü fazla uzun tuttuğunda patlardı. Ama bakışını alamadı. O ibare, resmi bir sınıflandırma gibi yazılmıştı. Soğuk, düz, sorumluluk almayan bir dille. Sanki bir insanın kaderi değil de depoda eksilen bir malzeme, sevk listesinde bulunamayan bir parça, izne ayrılıp dönmeyen sıradan bir personel meselesiymiş gibi.
Serdar’ın elleri dizlerinin üzerinde duruyordu. Parmak uçlarında hafif bir uyuşma vardı. Önce bunun yorgunluktan olduğunu düşündü. Sonra fark etti: Aylin’in dosyasına bakmamak için bütün bedenini geriyordu.
Aylin’in dosyası masanın sağ tarafındaydı.
Kapağı kapalıydı. Üzerindeki isim, Serdar’ın gözünün ucuna takılıp duruyor; o bakmadıkça daha görünür hâle geliyordu. Aylin Ersoy. Resmi kayıtlarda rütbesiyle, siciliyle, doğum tarihiyle, görev yeriyle var olan ama Serdar’ın hafızasında bir çay bardağının buğusunda, revir koridorunun kokusunda, cümlesini bitirmeden önce aldığı kısa nefeste yaşayan Aylin.
O dosyaya dokunmak, yalnızca bir evrakı açmak olmayacaktı.
Dikiş tutmadığını bildiği bir yarayı kendi eliyle yeniden açmak olacaktı.
Bu yüzden Serdar, bilinçli ve korkak bir tercih yaptı.
Elini Yılmaz Demir’in dosyasına uzattı.
Bunu yaparken içinden kendini savunacak bir cümle geçti: Önce askerim. Önce personelim. Önce görev. Bu cümlelerin hepsi eski, tanıdık ve işe yarar siperlerdi. Ama siperin arkasında saklanan adamı, Selçuk çoktan görmüştü. Serdar da biliyordu. Yılmaz’ın dosyasını önce açmasının nedeni yalnızca askerî sıra değildi. Yılmaz’ın kaybı ağırdı; fakat Aylin’in kaybı hâlâ kanayan bir yerdi. Yılmaz’a öfkeyle bakabilirdi. Aylin’e bakarsa, öfkenin altında başka bir şey kalacaktı.

Parmakları dosyanın kenarına değdi.
Karton eskiydi. Kenarları kıvrılmış, bazı yerleri tırnak izi gibi küçük kırıklarla yıpranmıştı. Üzerine yıllar önce yapıştırılmış etiketin köşesi kalkmış, yapıştırıcı sararmıştı. Serdar dosyayı kendine doğru çekti. Kâğıtların içinden eski arşivlere özgü kuru bir koku yükseldi. Toz, mürekkep, kapalı çekmece, beklemiş zaman.
Dosyanın kapağını yavaşça açtı.
İlk sayfada Yılmaz’ın kimlik ve hizmet bilgileri vardı.
Adı, soyadı, rütbesi, sicil numarası, doğum yeri, baba adı, birlik bilgileri, görev geçmişi… Resmi evrakın dili her zamanki gibi kusursuzca eksikti. İnsanı parçalara ayırıyor, sonra bu parçaları satır satır dizerek onu tanımladığını sanıyordu. Hizmet yılı, kurs belgesi, atış notu, disiplin cezası yoktur, fiziki yeterlilik üst düzey, intikal dayanıklılığı yüksek, operasyon sicili olumlu.
Serdar satırları okudukça yüzünde hiçbir ifade değişmedi.
Ama içeride her madde bir kapı açıyordu.
“Fiziki yeterlilik: üstün.”
Bu, kâğıdın diliydi.
Serdar’ın hafızasındaki karşılığı ise Yılmaz’ın sırtında iki askerin yükünü taşıyarak dik bir yamaçtan çıkmasıydı. Ter içindeydi ama nefesi düzenliydi. Kimsenin görmesini beklememiş, kimseden takdir istememişti. Bir er düşmüş, ayak bileğini burkmuş, telsiz bataryası ve mühimmat çantası da onun üzerinde kalmıştı. Yılmaz önce eri kaldırmış, sonra yükünü almış, sonra kendi tüfeğini omzuna daha iyi yerleştirip “Devam” demişti. Komut gibi değil, yolun kendisi gibi söylemişti.
“Disiplin sicili: olumlu.”
Kâğıdın karşılığı buydu.
Serdar’ın hatırladığı ise Yılmaz’ın az konuşan, emri tartışmayan ama körü körüne de hareket etmeyen o sağlam duruşuydu. Yılmaz için disiplin, korkudan doğan bir itaat değildi. Kendi içinde kurduğu bir düzenin dışa vurumuydu. Böyle adamlar emir alırken küçülmez, emir yerine getirirken büyümezdi. Ne oldukları belliydi. Sağlamdılar.
“Takdir belgesi.”
Serdar sayfanın kenarındaki eski imzaya baktı. Kendi imzasıydı.
Bir an, parmaklarının ucunda garip bir soğukluk hissetti. İmzanın tarihine baktı. Olaydan altı ay önce. Yılmaz’ın bir intikal sırasında gösterdiği soğukkanlılık ve personel emniyetini sağlama becerisi nedeniyle verilmişti. Serdar o belgeyi imzalarken belki de yalnızca gerekli bir işlemi tamamladığını düşünmüştü. Şimdi ise o imza, hayatta olan bir adamın ardından bırakılmış son doğru kayıtlardan biri gibi görünüyordu.
Selçuk, masanın karşısında sessizce oturuyordu. Serdar’ın hangi satırda yavaşladığını, hangi sayfada nefesini tuttuğunu fark ediyor ama hiçbir şey söylemiyordu. Bu dosya, Serdar’la Yılmaz arasındaki bir hat gibiydi; Selçuk o hatta girmemesi gerektiğini biliyordu.
Serdar sayfayı çevirdi.
“Aile Bilgileri ve Köken” bölümü geldi.
Sivas / Divriği.
Baba mesleği: Demircilik.
Serdar’ın gözleri bu satırda durdu.
Yılmaz Demir.
Soyadının kaderle bu kadar uyumlu olması, yıllar önce ona yalnızca kaba bir tesadüf gibi gelmişti. Fakat şimdi, o kelime dosyanın içinde başka bir ağırlık taşıyordu. Demir. Ateşte yumuşayan, darbeyle şekil alan, soğuyunca yeniden sertleşen şey. Yılmaz’ın yapısı da biraz böyleydi. Dışarıdan bakınca kaba, sessiz ve sert görünürdü. Ama onu tanıyan biri, o sertliğin içinde ölçülü bir ısı olduğunu bilirdi. Doğru yerde yumuşar, doğru yerde direnirdi.
Serdar’ın zihni motor havuzuna kaydı.
Güneş sertti. Yaz sonuydu. Tabur motor havuzunun beton zemini öğleden beri ısınmış, araçların altından yağ ve toz kokusu yükseliyordu. Bir Unimog’un başında toplanmışlardı. İntikal hazırlığı gecikmişti. Şasi bağlantı parçasında çatlak vardı; küçük gibi görünen ama yolda büyürse aracı ve içindeki personeli tehlikeye atabilecek türden bir arıza. Tamirci erlerden biri telaşla malzeme arıyor, diğeri kaynak makinesinin kablosunu çekiştiriyor, uzmanlardan biri de zamanın daraldığını söyleyip duruyordu.
Yılmaz, kalabalığın biraz gerisinde sessizce beklemişti.
Serdar onu fark etmişti. Yılmaz’ın bakışı arızalı parçadaydı. Sanki parçayı görmüyor, dinliyordu.
“Ne diyorsun?” diye sormuştu Serdar.
Yılmaz hemen cevap vermemişti. Önce öne çıkmış, parçayı eline almıştı. O kalın, nasırlı parmaklar metalin kırık hattında gezindi. Başparmağını çatlağın ucunda durdurdu. Sonra parçayı ışığa doğru kaldırdı.
“Bu böyle tutmaz komutanım,” demişti.
“Ne lazım?”
“Biraz zaman. Bir de doğru ısı.”
Doğru ısı.
Sanki insanlardan değil, demirden anlayan bir ustanın cümlesiydi bu. Yılmaz kaynak makinesinin başına geçtiğinde kimse ona engel olmamıştı. Çünkü bazı insanlar bir işi eline aldığında, çevresindekiler sessizce geri çekilir. Yılmaz metali ısıtmış, çatlağı temizlemiş, bağlantıyı yeniden kurmuştu. Kaynağın ışığı yüzüne vururken gözlerini kısmamış, yalnızca daha dikkatli bakmıştı. Metalin kızaran kenarı, çekicin ve basıncın altında yavaş yavaş hizaya gelmişti.
İş bittiğinde parça eskisi gibi görünmüyordu.
Daha sağlam görünüyordu.
Serdar o gün Yılmaz’ın yalnızca güçlü bir asker olmadığını anlamıştı. O, kırılan şeyin nereden tutulacağını bilen bir adamdı. Metalde de, insanda da.
Flashback sönünce Serdar yeniden Selçuk’un odasındaydı.
Dosyadaki “Baba mesleği: Demircilik” satırı hâlâ gözlerinin önündeydi. Bu basit bilgi, evrak için yalnızca aile kaydıydı. Serdar içinse Yılmaz’ın bütün varlığını aydınlatan küçük bir aralıktı.
Sayfayı çevirdi.
Karşısına eğitim değerlendirme raporları çıktı. Fiziki dayanıklılık, yakın koruma refleksi, silah hâkimiyeti, takım içi uyum, kriz anı davranışı… Bürokrasi bir adamın güven duygusunu bile puanlamaya çalışmıştı. Serdar’ın dudaklarının kenarı neredeyse acı bir çizgiyle gerildi.
“Kriz anında soğukkanlı.”
Kâğıt bunu yazmıştı.
Serdar’ın zihni hemen başka bir geceye gitti.
Gece intikali eğitimi.
Arazi karanlıktı. Ay yoktu. Sadece bulutların arkasından arada bir sızan solgun ışık ve personelin bastırılmış nefesleri vardı. Acemi erlerin yorgunluğu son sınıra gelmişti. İnsan uykusuz kaldığında önce adımlarını kaybeder, sonra düşüncelerini. Bir er, taşlık zeminde ayağını burkacak gibi olmuş, tökezlemiş, ardından panikle tüfeğini yanlış açıyla kaldırmıştı. Emniyet mandalıyla oynarken namlu sağa sola savrulmuştu.
O an, ölümcül bir hata ihtimali havada belirmişti.
Serdar komut vermek üzere ağzını açmıştı.
Yılmaz ondan önce hareket etmişti.
Koşmamıştı. Koşsa çocuğu daha çok korkutabilirdi. Bağırmamıştı. Bağırsa panik büyüyebilirdi. O iri gövdesiyle iki adımda erin yanına gelmiş, bir eliyle tüfeğin namlusunu aşağı bastırmış, diğer eliyle çocuğun omzunu kavramıştı.
“Bak bana,” demişti.
Sesi alçaktı.
Erin titreyen gözleri Yılmaz’a dönmüştü.
“Silah senden büyük değil. Nefes al.”
Serdar o anı hiç unutmamıştı. Çünkü Yılmaz’ın yaptığı şey yalnızca bir emniyet müdahalesi değildi. O, bir çocuğun panikle kendi kendine ve arkadaşlarına zarar vermesini engellemişti. Üstelik bunu onu kırmadan, utandırmadan, ezmeden yapmıştı. Yılmaz’ın gücü pazılarında değildi yalnızca. Onun gerçek gücü, etrafındaki kaosu kendi sükûnetine mecbur bırakabilmesiydi.
O gece eğitim bitince Serdar kısa bir değerlendirme yapmış, Yılmaz’a herkesin içinde teşekkür etmemişti. Yılmaz bunu sevmezdi. Kalabalık önünde övülmekten rahatsız olurdu. Onun yerine geçerken omzuna hafifçe dokunmuştu.
“İyi iş.”
Yılmaz yalnızca başını eğmişti.
“Görevimiz komutanım.”
Görevimiz.
Serdar dosyanın sayfasına baktı. Bu adamın adının yanına firar yazılmıştı.
İçinde bir şey kıpırdadı.
Öfke değildi yalnızca. Öfke daha basit olurdu. Bu, bir insanın hak ettiği kelimeyle anılmamasına duyulan derin, neredeyse fiziksel bir itirazdı. Yılmaz’ın hayatı boyunca yaptığı her şeyin üzerine yanlış bir mühür basılmıştı. Sadakatle yaşamış bir adamın kaydına kaçış yazılmıştı.
Serdar sayfaları daha hızlı çevirmeye başladı.
Operasyon sicilleri.
Doğu hizmeti notları.
İntikal raporları.
Görev değerlendirmeleri.
Bazı sayfalarda kısa el yazısı notlar vardı. Kimin yazdığı belli olmayan, kenara iliştirilmiş cümleler. “Personel üzerinde güven verici etkisi vardır.” “Zor arazi şartlarında dayanıklıdır.” “Verilen görevi eksiksiz tamamlar.” “Takım bütünlüğünü korur.”
Verilen görevi eksiksiz tamamlar.
Serdar bu cümlede durdu.
Yılmaz bir görevi yarım bırakmazdı.
Bu yalnızca komutan kanaati değildi. Bu, yıllarca yan yana duran insanların birbirine dair geliştirdiği kesin bilgiydi. İnsan bir başkasının nasıl yürüdüğünü, nasıl sustuğunu, ne zaman sinirlendiğini, neyi asla yapmayacağını zamanla öğrenirdi. Serdar Yılmaz’ın neyi asla yapmayacağını biliyordu.
Firar etmezdi.
Sayfaların sonunda kayıp gecesine ait tutanaklar başladı.
Kâğıdın rengi farklıydı. Bazıları fotokopiydi. Bazı bölümler silik çıkmış, bazı cümlelerin altı kurşun kalemle çizilmişti. Resmi dil burada daha da soğumuştu. Sanki yazan kişi olaydan uzak durmak için kelimelerle kendisi arasına mesafe koymuştu.
“Revir binası önünde meydana gelen zemin deformasyonu…”
Serdar kaşlarını çattı.
Zemin deformasyonu.
Çukur bile diyememişlerdi.
Sayfayı gözleriyle taradı.
“Geçici emniyet şeridi oluşturulmuştur.”
“Bölgeye yetkisiz personel yaklaştırılmamıştır.”
“Telsiz haberleşmesinde kısa süreli kesinti bildirilmiştir.”
Kısa süreli.
Serdar’ın zihninde o mekanik parazit yeniden yükseldi. Kısa süreli değildi. Sıradan bir kesinti değildi. Haberleşme, yalnızca teknik bir arıza gibi bozulmamıştı; sesin kendisi anlamsızlaşmıştı. Kelimeler kopmuş, frekans kirlenmiş, emirler hedefe ulaşmadan parçalanmıştı.
Devam etti.
“Pusula değerlerinde anlık sapmalar gözlenmiştir.”
Anlık.
Serdar içinden soğuk bir gülüş hissetti. Pusula iğnesi anlık sapmamıştı. Aynı noktada deli gibi yön aramıştı. Kuzey, o gece kuzey olmaktan çıkmıştı.
Sonra o cümleyi gördü.
“Revir önündeki jeolojik çöküntü sonrası bölgede yoğun manyetik sapma gözlenmiş; personel Uzman Çavuş Yılmaz Demir’in konumu tespit edilememiştir.”
Serdar’ın gözleri cümlenin üzerinde kaldı.
Yoğun manyetik sapma.
Konumu tespit edilememiştir.
Bir insan, bir anda “konumu tespit edilemeyen” bir kayda dönüşebilir miydi? Az önce yanında duran, halatı kontrol eden, düğümü eliyle yoklayan, bakışıyla “Bu iş normal değil” diyen adam nasıl olur da bu kadar soğuk bir edilgenlikle kâğıda geçirilirdi?
Serdar o geceyi gördü.
Yılmaz’ın eli halattaydı. Kalın ip avuçlarının içinde güvenli görünüyordu. Çukurun kenarında diz çökmüş, bağlantıyı son kez kontrol etmişti. Demir ağırlık aşağı bırakılmadan önce Serdar’a bakmıştı.
“Düğüm sağlam komutanım.”
“Bırak.”
Halat karanlığa akmıştı.
Bir noktadan sonra halatın ağırlığı değişmişti. Serdar bunu hatırlıyordu. Yılmaz’ın bileklerinde küçük bir gerilim olmuş, sonra kaşları çatılmıştı. Sanki halat aşağı inmiyor da bir yer tarafından çekiliyordu. Ya da boşluğun içinde ağırlığını kaybediyordu. O anda telsiz cızırdamış, Aylin bir adım öne çıkmış, Selçuk geriden bir şey söylemişti.
Sonrası parça parçaydı.
Fener ışığı.
Rüzgâr olmayan yerde kıpırdayan emniyet şeridi.
Bir erin “Komutanım…” diye başlayıp tamamlayamadığı cümle.
Yılmaz’ın gölgesinin çukurun karanlığına yakın duruşu.
Serdar başını hafifçe eğdi. Anının devamını zorlamadı. Dosyadaki cümleye geri döndü. “Konumu tespit edilememiştir.”
Bu cümle, bürokrasinin korkudan nasıl inceldiğini gösteriyordu. İnsan kaybolmaz; konumu tespit edilemez. Telsiz susmaz; haberleşmede kesinti olur. Karanlık açılmaz; zemin deformasyonu meydana gelir. Ağırlık zemine değmez; ölçüm sonucu alınamaz.
Kelimeler hakikati anlatmak için değil, hakikatin etrafından dolaşmak için seçilmişti.
Serdar’ın nefesi ağırlaştı.
Selçuk bunu fark etti.
“Devamında ek rapor var,” dedi alçak sesle.
Serdar cevap vermedi. Sayfayı çevirdi.
Ek raporda Yılmaz’ın son görüldüğü nokta belirtilmişti. Revir önü, güvenlik şeridinin iç hattı, çukurun kuzeybatı kenarı. Saat belirsizdi. Bir raporda 23.40 yazıyordu. Diğerinde 23.47. Bir tanık ifadesi 23.35 civarı diyordu. Zaman bile o gece tek bir çizgide kalamamıştı.
Serdar zaman çelişkilerine baktı.
“Burada saatler tutmuyor,” dedi.
Selçuk çay bardağını eline aldı, içmedi.
“Tutmadı zaten.”
Serdar başını kaldırdı.
“O gece saatler de mi?”
Selçuk bir an cevap vermemek istedi. Sonra vazgeçti.
“Revirin duvar saatinin pili bitmiş sanmıştık. Sonra benim kol saatim de geri kalmış. Bir erin dijital saati ileri atmış. Telsiz kayıt saatleriyle nöbetçi defteri birbirini tutmadı. Bunların hiçbiri ana rapora girmedi.”
“Niye?”
Selçuk’un yüzünde acı bir yorgunluk belirdi.
“Çünkü bir kayıp vakasına zaman sapması eklersen, dosya başka yere gider. Kimse o başka yere gitmesini istemedi.”
Serdar sayfaya yeniden baktı.
Yılmaz’ın son kaydı, saatleri tutmayan bir gecenin içinde bırakılmıştı.
Birkaç satır aşağıda şu ifade vardı:
“Personelin görev bölgesini izinsiz terk etmiş olabileceği değerlendirilmiştir.”
Serdar’ın elindeki sayfa hafifçe buruştu.
Selçuk’un bakışı onun parmaklarına kaydı ama uyarmadı.
“Değerlendirilmiştir,” dedi Serdar.
Sesi alçaktı.
“Evet.”
“Kim değerlendirmiş?”
“Üst kurul.”
“Yılmaz’ı tanıyan kim vardı o kurulda?”
Selçuk cevap vermedi.
Serdar başını yavaşça kaldırdı.
“Kim vardı Selçuk?”
“Tanıyan yoktu,” dedi Selçuk.
Serdar’ın gözlerinde öfkenin gölgesi koyulaştı.
“Tanımadıkları adamın sadakatini kâğıt üzerinde harcamışlar.”
Selçuk bu kez itiraz etmedi. Çünkü itiraz edecek bir şey yoktu.
Serdar dosyanın içinden bir başka sayfa çıkardı. Yılmaz’ın fiziki tanımının yapıldığı formdu. Boy, kilo, göz rengi, saç rengi, ayırt edici izler. Sağ el sırtında eski yanık izi. Sol omuzda eski operasyon yarası. Diş kaydı. Kan grubu.
İnsan bedeni, kayıp ihtimaline karşı parçalara ayrılmıştı.
Serdar sağ el sırtındaki yanık izini hatırladı. Bir kış gecesi sobanın devrildiği er koğuşunda, Yılmaz eliyle kızgın metali tutup kenara çekmişti. Önce içerideki erleri çıkarmış, sonra kendi eline bakmıştı. “Bir şey yok” demişti. Oysa deri kabarmıştı. Revirde Aylin pansuman yaparken Yılmaz’ın yüzü bile değişmemişti.
Aylin’in sesi o an hafızadan sızdı.
“Acı eşiğiniz yüksek diye dokunuzun yanmadığını sanmayın Uzman Çavuş.”
Yılmaz mahcup gibi başını eğmişti.
“Alışığız komutanım.”
Aylin kızmıştı.
“Ben sizin komutanınız değilim. Hastanıza bakan tabibim. Elinizi uzatın.”
Serdar o sahneyi kapının yanında izlemişti. Yılmaz’ın iri elinin Aylin’in ince parmakları arasında nasıl itaatkâr biçimde durduğunu hatırladı. Güç, şefkatin karşısında küçülmemişti; yalnızca sakinleşmişti.
Serdar’ın bakışı istemsizce Aylin’in dosyasına kaydı.
Hemen geri çekti.
Selçuk bunu gördü ama yine sustu.
Dosyanın son bölümünde “Kayıp Sonrası İşlemler” başlığı vardı.
Arama faaliyeti.
Çevre kontrolü.
Personel sorgusu.
Aile bilgilendirme süreci.
İç yazışmalar.
Her satır, bir şey yapılmış gibi görünmesi için yazılmıştı. Fakat Serdar okudukça boşluk büyüyordu. Yılmaz’ın gerçekten nereye gittiğini anlamaya çalışan bir akıl yoktu bu evraklarda. Daha çok, olayın hangi başlık altında kapatılacağını arayan bir telaş vardı.
“Arama bölgesi neden bu kadar dar tutulmuş?” diye sordu.
Selçuk dosyaya eğilip ilgili satıra baktı.
“Çünkü resmi değerlendirme, personelin bölgeden kendi iradesiyle ayrıldığı yönüne çekildi.”
“Yani çukurun içine bakmak yerine dışarı kaçtığını varsaydılar.”
“Evet.”
“Halat?”
Selçuk’un yüzü gerildi.
“Halat raporu ayrı dosyadaydı.”
“Burada yok.”
“Bu kopyada yok.”
Serdar Selçuk’a baktı.
“Sen de yok mu?”
Selçuk cevap vermeden önce pencereye döndü. Cam kararmıştı. Dışarıda revir bahçesinin ışıkları yanıyor, camın üzerinde odanın içini yarım yansıtıyordu. Selçuk’un yüzü bu yansımada daha yaşlı görünüyordu.
“Bazı şeyler var,” dedi. “Ama hepsini bir anda önüne koyarsam dosyayı okuyamazsın.”
Serdar’ın sesi sertleşti.
“Buna sen karar vermeyeceksin.”
“Belki.”
Selçuk ona döndü.
“Ama şu anda hâlâ Aylin’in dosyasına bakamayan adamla konuşuyorum. Komutanla değil.”
Cümle odada açık bir yara gibi kaldı.
Serdar itiraz etmedi. Etse yalan olacaktı.
Yılmaz’ın dosyasındaki son sayfaya geldi. Bu bir sonuç yazısıydı. İfadeler, olayın üzerini örten bütün resmî soğukluğu taşıyordu. “Personelin kayıp statüsünde değerlendirilmesi”, “firar ihtimalinin açık tutulması”, “dosyanın gerekli mercilere sevki”, “takibin devamı”. Devam eden hiçbir şey olmamıştı. Dosya gitmiş, dönmüş, beklemiş, sararmıştı. Yılmaz’ın adı ise iki kelimenin arasında asılı kalmıştı.
Serdar kapağı kapatmadı hemen.
Son sayfada Yılmaz’ın fotoğrafı vardı.
Vesikalık. Resmî. Düz fon. Ciddi bakış. Saçları kısa, çenesi sert, gözleri doğrudan objektife dönük. Fotoğraf çoğu insanda yalnızca kimlik görüntüsü olarak kalırdı. Yılmaz’da öyle değildi. O bakışta Serdar, tanıdığı adamı gördü. Fazla konuşmayan, fazla gülmeyen, verilen görevi kişisel gurura çevirmeden yapan adamı.
Firar etmezdi.
Serdar içinden bu cümleyi bir kez daha söyledi.
Bu kez bir duygu gibi değil, karar gibi.
Dosyanın kapağını yavaşça kapattı.
Sert kapatmak istedi. Kapağı masaya vurmak, o yalanı en azından fiziksel olarak susturmak istedi. Ama yapmadı. Çünkü Yılmaz’ın dosyası öfkeyle kapanmayı hak etmiyordu. Öfke, dosyayı yazanlara aitti. Yılmaz’ın kaydı, saygı istiyordu.
Kapağın kenarını düzeltti.
Parmaklarını birkaç saniye üzerinde tuttu.
“Yılmaz firar etmedi,” dedi.
Selçuk’un cevabı hemen geldi.
“Etmedi.”
“Kaçmadı.”
“Kaçmadı.”
“Görev yerini terk etmedi.”
Selçuk’un sesi bu kez biraz daha kısıldı.
“Hayır.”
Serdar başını kaldırdı.
“Öyleyse o gece görev hâlâ bitmedi.”
Selçuk bu cümleye cevap vermedi. Ama yüzündeki ifade değişti. Belki de tam olarak bunu duymaktan korkmuştu. Çünkü bir dosyayı açmak başka, kapanmamış bir görevi yeniden kabul etmek başka bir şeydi.
Odanın dışında revir koridorundan hafif bir ayak sesi geçti. Bir kapı kapandı. Sonra sessizlik geri döndü. Floresan lambanın uğultusu duyulur oldu.
Serdar’ın eli Yılmaz’ın dosyasının üzerinde kaldı.

Aylin’in dosyası masanın diğer ucunda bekliyordu.
Kapağı kapalıydı ama artık daha sessiz değildi. Yılmaz’ın dosyası açılıp kapanınca, o dosyanın etrafındaki hava değişmişti. Sanki sıranın kendisine geldiğini biliyordu. Serdar onu görmemeye çalıştıkça, Aylin’in adı odanın içinde daha belirgin hâle geliyordu.
Selçuk bunu da gördü.
“Devam edebilecek misin?” diye sordu.
Serdar cevap vermedi.
Cevap verirse ya “evet” diyecek ve yalan söylemiş olacaktı ya da “hayır” diyecek ve yirmi bir yıldır kurduğu bütün savunma çökecekti. Bunun yerine Yılmaz’ın dosyasını yavaşça masanın sol tarafına itti. Dikkatle. Saygıyla. Sanki bir askeri son görevinden sonra yerine bırakıyordu.
Sonra eli havada kısa bir an asılı kaldı.
Aylin’in dosyasına gitmedi.
Henüz.
Odada sessizlik olmadı.
Yılmaz’ın dosyası kapanınca odada bir sessizlik olmadı; sadece Aylin’in dosyası daha yüksek sesle beklemeye başladı.