Serdar ayağa kalktığında, Tralleis’in gürültüsü bir anlığına uzaklaşmış gibi oldu.
Aslında şehir susmamıştı. Taş ocaklarından gelen keski sesleri hâlâ havayı dövüyor, büyük tekerlekli arabalar güneşte kurumuş toprak yolda gıcırdıyor, hayvanlar kişniyor, hamallar yük altında homurdanıyor, tüccarlar birbirine bağırıyor, çocuklar tozun içinde koşuyordu. Kent yaşıyordu. Nefes alıyor, terliyor, hesap yapıyor, eziliyor ve eziyordu.
Ama Serdar’ın etrafında başka bir sessizlik oluşmaya başlamıştı.
Bu sessizlik, ses yokluğundan değil, bakışların yön değiştirmesinden doğuyordu. Bir pazar yolunun, bir şantiye kenarının, bir taş yığınının ortasında herkesin kendi işinden bir an kopup aynı noktaya bakması… Serdar bunu operasyon bölgelerinden bilirdi. Kalabalık önce sesiyle değil, yönüyle değişirdi. İnsanların omuzları döner, adımları yavaşlar, konuşmalar eksilir, merakla tehlike aynı çizgide buluşurdu.
O çizginin ortasında şimdi kendisi vardı.
Sırtını dayadığı pürüzlü mermer bloğun sıcaklığı, ceketinin yırtık sırtından içeri işliyordu. Sol omzundaki kanama tam durmamıştı. Kuru toz, kanın kenarlarında koyu bir kabuk oluşturmaya başlamıştı ama her hareketinde yara yeniden sızlıyor, kumaşın altında sıcak bir ıslaklık büyüyordu. Sağ dizindeki yanma, adım attığında daha da belirginleşiyordu. Buna rağmen Serdar ayakta kalmayı seçti. Çünkü burada yerde kalmak, ölmeden önce sahiplenilmek demekti.
Önce çocuklar durdu.
Yüzleri toz içindeydi. Gözleri kocaman, ağızları yarı açık. Serdar’ın botlarına, kanlı yüzüne, ceketindeki fermuara, kemerindeki boş kılıfa baktılar. İçlerinden biri cesaret edip daha yakına geldi, sonra Serdar’ın bakışına yakalanınca olduğu yerde dondu. Yanındaki diğer çocuk, onun kolunu çekip bir şey fısıldadı. Kelimeler Serdar’ın kulağına yabancı bir taş sürtünmesi gibi geldi. Anlam yoktu. Ama ton vardı: korku, merak, eğlence.
Sonra hamallar yavaşladı.
Sırtlarındaki küfeler insan boyundaydı. Omuzlarından ter akıyor, yük kayışları derilerinde mor izler bırakıyordu. Çoğu Serdar’a yalnızca bir bakış atıp geçti; hayatları başkasının düşüşüne uzun süre ayıracak kadar kendilerine ait değildi. Fakat bazıları durdu. Durdukları anda kalabalığın ilk halkası oluştu.
Ardından gerçek tehlike geldi.
Pazar yolunun kıyısından, güneşin ve tozun içinde daha karanlık duran üç adam ayrıldı. Yürüyüşleri işçi yürüyüşü değildi. Yük taşımıyorlardı. Bir yere yetişme telaşları yoktu. Kalabalığın nereye bakması gerektiğini bilen, başkalarının merakından kendi fırsatını çıkaran adamların gevşek ve yırtıcı yürüyüşüydü bu.
Serdar onları görür görmez dili dinlemeyi bıraktı.
Anlamadığı kelimelere odaklanmak vakit kaybıydı. İnsanların gerçek niyeti çoğu zaman dilde değil, ağırlık merkezinde, gözün ilk baktığı yerde, elin beklediği hizada ve ayakların çıkış yönünde yazılıydı. Serdar bu dili yıllardır okuyordu.
Tam karşısındaki adam gruba önderlik ediyordu.
Geniş omuzluydu. Yüzü güneşten koyulaşmış, burnunun kenarında eski bir kırık izi kalmıştı. Sakalı düzensizdi ama bakışları dağınık değildi. Serdar’ın yüzüne değil, önce botlarına baktı. Sonra kemerine. Sonra yırtık ceketin iç çizgisine. Adam, yaralı bir insan görmüyordu; sökülebilecek parçalar görüyordu.
Solaktı.
Bunu elinin sürekli sol kalçasına yakın durmasından, bedeninin hafif sağa açık beklemesinden, sağ ayağını değil sol ayağını hamle ayağı gibi yüklemesinden anladı Serdar. Bıçağı ya da kısa sopayı soldan çekecekti. Adam bunu saklamaya çalışmıyordu. Bu dünyada silahını saklamaya gerek duymayan adam, arkasında ya kalabalığa ya da bir güce güvenirdi.
Sağındaki zayıf adamın gözleri daha sinsiydi.
Kemerinde kısa, kavisli bir bıçak vardı. Bıçağın kabzası ucuz değildi; kemik ya da iyi işlenmiş sert bir ağaçtan yapılmıştı. Sıradan aç bir yağmacının taşıyacağı şey değildi. Adamın sandaletleri de düzgündü. Tabandan yırtılmamış, kayışları yeni sayılırdı. Üçüncü adam daha sessizdi; konuşmuyor, yalnızca çevreyi izliyordu. Onun görevi saldırmak değil, kaçış hattını tutmak olabilirdi.
Serdar sağ tarafı göz ucuyla kontrol etti.
Daha önce gördüğü dar taş boşluğu hâlâ açıktı ama artık iki çocuk ve bir hamal oraya doğru kaymıştı. Bilinçli mi, kalabalığın akışı mı? Fark etmezdi. Kaçış hattı daralmıştı.
Sol taraf açık görünüyordu ama pazar yoluna çıkıyordu. Kalabalık çoktu. Yaralı hâliyle açık alanda koşmak intihar olurdu. Arkasında mermer blok vardı; kısmi koruma sağlıyordu ama aynı zamanda geri çekilme alanını kapatıyordu. Önündeki üç adam tehdit merkeziydi. Çember kapanıyordu.
Serdar nefesini düzenledi.
Bir.
İki.
Üç.
Dizleri kilitleme.
Omzu koru.
İlk hamleyi kısalt.
Kalabalığı öldürme, durdur.
Bu son madde, içinde hâlâ işleyen eski askeri aklın sesiydi. Ne kadar yabancı bir çağda uyanmış olursa olsun, ilk dakikada birini öldürürse bütün şehir onu canavar ya da düşman sayabilirdi. Burada hayatta kalmak yalnızca dövüşmeyi değil, dövüşün dozunu ayarlamayı da gerektiriyordu.
Lider adam bir şey söyledi.
Kelimeler gırtlağın gerisinden çıkan kaba, hızlı ve sert seslerdi. Serdar hiçbirini anlamadı. Ama adam konuşurken eliyle Serdar’ın ceketini işaret etti. Sonra botlarını. Ardından kendi yanında duran adama döndü. Kalabalıktan birkaç kişi güldü. Gülüşlerin anlamı açıktı: onu insan olarak değil, bulunmuş mal olarak tartışıyorlardı.
Serdar sağ elini hafifçe kaldırdı.
“Geri durun.”
Türkçe cümle havada anlamsız kaldı.
Çocuklardan biri irkildi. Hamallardan biri kaşlarını çattı. Solak adam ise kelimeyi anlamadı ama sesin ne olduğunu anladı. Bu bir yalvarma değildi. Pazarlık değildi. Korkuyla söylenmiş bir uyarı hiç değildi. Bu, yıllarca emir vermiş bir adamın kısa ve tavizsiz sesiydi.
Elini yarım karış aşağı indirdi.
Serdar onun bileğinde küçük bir gerilme gördü.
Adam durdu.
Bir saniye.
Kalabalık bu bir saniyeyi hissetti. Ganimetle tehlike arasındaki ince fark, bazen bir adamın elinin havada kalışında görünürdü.
Fakat ganimetin cazibesi korkuya ağır bastı.
Zayıf bıçaklı adam sağdan hamle yaptı.
Serdar onun bıçağı çekmesini beklemedi. Bıçağa giden el henüz kabzaya tam kapanmadan hareket etti. Yaralı omzunu kullanmadı; sağ ayağını kısa bir açıyla içeri aldı, gövdesini yana çevirdi ve adamın bileğini yakaladı. Temas ettiği anda adamın eklem yönünü buldu. Başparmağının altına baskı verdi, bileği dışa çevirdi ve dirseği ters hatta zorladı.
Hareket bir saniyeden kısa sürdü.
Adamın yüzündeki alay, acıya dönüştü. Çığlık attı. Ses mermer tozunda keskin bir çizgi gibi yükseldi. Serdar bileği kırma noktasına kadar getirdi ama kırmadı. Adamı kendi ekseni etrafında çevirip öne itti. Böylece hem onu saldırı hattından çıkardı hem de arkasındakilerle arasında canlı bir engel oluşturdu.
Bu doğru hamleydi.
Ama bedelini hemen aldı.
Sol omzundaki yara sanki içinden kızgın demir geçirilmiş gibi yandı. Serdar’ın görüşü bir an daraldı. Dizindeki ağrı yükseldi. Kanamanın yeniden açıldığını hissetti. Vücut hesabı değişmişti. Tam güçle dövüşemezdi. İkinci ve üçüncü saldırıda hızının düşeceğini biliyordu.
Solak lider bunu da gördü.
Adamın gözlerindeki temkin geri çekildi, yerine daha dikkatli bir açlık geldi. Yaralı yabancı tehlikeliydi ama sınırsız değildi. Kalabalık için bu bilgi yeterdi.
İkinci adam Serdar’ın sağından değil, omzunun kör açısından yaklaştı. İyi seçilmiş bir hattı. Serdar onu geç fark etti. Geri dönmek için omzunu zorlaması gerekti. Acı yüzünden hareketi yarım kaldı. Adamın eli ceketinin kenarını yakaladı.
Serdar dirseğiyle onun kaburgalarına vurdu.
Adam nefessiz kaldı ama düşmedi. Yağlı, kirli parmakları ceketin iç tarafına doğru kaydı. Sol göğsüne. İç cebe. Kolyenin bulunduğu yere.
O an Serdar’ın içindeki ölçü değişti.
Bir saniye önce kalabalığı öldürmeden durdurmayı hesaplayan adam, o elin Aylin’in kolyesine yaklaştığını görünce başka bir şeye dönüştü. Bu dönüş düşünceyle olmadı. Kelimeyle olmadı. İçinde çok daha ilkel, çok daha yaralı bir şey ayağa kalktı.
Dokunma.
Bu kez Türkçe söylemedi.
Beden söyledi.
Serdar yaralı omzunu hiçe sayarak bütün ağırlığını döndürdü ve sağ dirseğini adamın yüzüne indirdi. Darbe kısa mesafeden geldi ama çok sertti. Kemik sesi duyuldu. Adamın burnundan kan boşandı, başı geriye savruldu ve dizleri çözüldü. Serdar onu yere indirmedi; adam zaten kendi ağırlığıyla toza düştü.
Kalabalık bir an sessizleşti.
Sonra uğultu büyüdü.
Bu defa bakışlar yalnızca botlarda ve cekette değildi. Hepsi aynı yere, Serdar’ın sol göğsüne kaymıştı. Adamın elini oradan çektiği, Serdar’ın bu kadar sert tepki verdiği görülmüştü. Kalabalık, içinde bir şey sakladığını anlamıştı. Değerli bir şey. Belki altın, belki kutsal bir işaret, belki silah, belki büyü. Bu dünyanın insanları bilmedikleri şeye ya korkuyla ya açlıkla yaklaşırdı. Buradaki halka açlığı seçti.
Serdar bunu gördü ve durumun kötüleştiğini anladı.
Kolyeyi koruma refleksi, kolyeyi hedefe çevirmişti.
Solak lider bu kez bıçağını çekti.
Kısa, geniş ağızlı bir bıçaktı. Güneşte anlık bir parıltı verdi. Bıçağın bakımı iyiydi; ağzı kör değildi. Serdar bıçakla arasındaki mesafeyi hesapladı. İki adım. Lider solak. İlk hamle muhtemelen dıştan içe kesme, ardından yakın mesafede itme. Yanındaki üçüncü adam eş zamanlı bacaklara girebilir. Arkadakiler de üzerine çullanırsa yerde kalır.
Yerde kalmamak zorundaydı.
Serdar mermer bloğu arkasında hissederek yarım adım yana kaydı. Sağ dizindeki ağrı dengeyi bozdu. Topuk mermer tozunda kaydı ama tuttu. Elinde silah yoktu. Yerdeki taş parçalarına baktı. Birini alacak zamanı yoktu.
Solak adam saldırdı.
Bıçak beklediği gibi dıştan geldi. Serdar gövdesini geri çekti; bıçağın ucu ceketinin önünü çizdi. Aynı anda üçüncü adam alçaktan bacaklara girdi. Serdar dizini çekmek istedi ama yaralı sağ diz gecikti. Adamın omzu kalçasına çarptı. Serdar dengesini kaybetti. Sol eliyle mermer bloğa tutunmaya çalıştı; omuz acı verdi. Bıçaklı lider tekrar hamle etti.
Serdar onu tekmeyle uzaklaştırdı.
Tekme tam kuvvetli değildi ama hedefe yetti. Adamın dizinin üstüne geldi. Lider geriledi. Fakat aynı anda arkadan bir başkası Serdar’ın ceketini tuttu. Bir el boynuna yakın kumaşa yapıştı. Başka biri kemerine uzandı. Kalabalık artık sürü hâline geçmişti. Bire bir hesap değil, üstüne kapanma başladı.
Serdar ilk adamın bileğini yakaladı, başını öne çekip dizine çarpmak istedi ama sağ dizi buna izin vermedi. Hareket yarım kaldı. Adam yalnızca sendeledi. İkinci bir el omzundaki yaraya bastı. Serdar’ın gözleri beyazladı. Acı, düşünceyi kısa bir an kesti.
Bu kısa an pahalıya patladı.
Üç kişi aynı anda üzerine yüklendi.
Serdar sırtını mermer bloğa verdi, ayakta kalmaya çalıştı. Birinin boğazına ön koluyla baskı yaptı, diğerinin bileğini çevirdi, üçüncüyü omzuyla itti. Ama kan kaybı ve düşüşün hasarı onu yavaşlatıyordu. Nefesi ağırlaştı. Güneş tepeden vuruyor, toz ağzına doluyor, kulaklarında kan sesi uğulduyordu.

Bir darbe kaburgasına geldi.
Nefesi kesildi.
Başka bir darbe yanağına sıyırdı.
Görüşü bir an kaydı.
Serdar dizlerinin çözülmeye başladığını hissetti.
Hayır.
Düşme.
Yerde bitersin.
Ama bedenin sınırı vardı. Sol omuz yanıyordu. Sağ diz zayıflamıştı. Kaburga ağrısı her nefeste büyüyordu. Bir adam ceketinin iç cebine yeniden uzandı. Serdar o eli yakaladı ve parmaklarından birini geriye büktü. Adam çığlık attı. Ama bu kez başka biri Serdar’ın bileğini tuttu.
Kalabalık onu aşağı çekiyordu.
Mermer bloğun dibine doğru çöktü.
Bir dizinin üzerine düştü. Toz kalktı. Kan tadı ağzında çoğaldı. Yine de başını eğmedi. Gözleri hâlâ tehdit merkezlerindeydi. Solak lider birkaç adım ötede duruyor, yaklaşmak için doğru anı bekliyordu. Liderler bazen ilk darbeyi vurmazdı. Avın yorulmasını beklerdi.
Serdar nefes alamadı.
Bir an için, gerçekten burada bitebileceğini düşündü.
Tralleis’in mermer tozunda, adını kimsenin anlamadığı, geldiği yerin hiçbir kaydının olmadığı, Aylin’in kolyesi göğsünden sökülüp alınırken. Bu düşünce, ölüm korkusundan daha keskin geldi. Ölümden çok, görevin daha başlamadan bitmesi ihtimali acıttı.
Kolyenin sıcaklığı göğsünde yeniden yükseldi.
Serdar son gücüyle bir adamın çenesine baş attı. Adam geriye savruldu. Fakat hemen yerine bir başkası geldi. Eller çoğaldı. Toz yükseldi. Çocuklar bağırdı. Bir kadın çığlık attı mı, yoksa kalabalığın uğultusu mu onu öyle duyurdu, bilemedi.
Tam o anda sokağın başından bir ses yükseldi.
Gök gürültüsü gibi değildi yalnızca.
Demire inen büyük bir çekicin sesi gibiydi.
Tek bir kelimeydi.
Serdar anlamadı.
Kalabalık anladı.
Ses, kalabalığın üzerine görünmez bir balyoz gibi indi. Serdar’ın ceketine uzanan eller havada kaldı. Bıçaklı liderin omuzları gerildi. Çocuklar geriye kaçtı. Hamallardan biri yükünü yere bırakacak gibi oldu, sonra vazgeçti. Tozun içindeki halka bir anda sertliğini kaybetti. İnsanlar dağılmadı ama vücutları yön değiştirdi; tehdit Serdar’dan sokağın başına kaydı.
Serdar dizinin üzerinde, sırtı mermer bloğa yaslı hâlde başını kaldırdı.
Güneş gözlerini yaktı. Toz görüşünü kesti. Yine de sokağın başında geniş bir gölge gördü. Gelen adamın yüzünü seçemedi. Yalnızca duruşunu gördü.
Ayaklar zemine sağlam basıyordu.
Omuzlar gerideydi.
Kalabalığa değil, tehdit merkezlerine bakıyordu.
Boş eli mesafeyi ayarlıyordu.
Serdar’ın içinden, daha yüzünü görmeden eski ve imkânsız bir tanıma duygusu geçti.
Kalabalığın içinden gelen tek kelimeyi anlamadı Serdar; ama o sesin emir vermeye alışkın bir adamdan çıktığını hemen anladı.
