Yükleniyor...
Bölüm 2 - Revirdeki Uçurum Kapak Görseli
Rüzgarın Hafızası II
Bölüm 2 - Revirdeki Uçurum

Şifa Evinin Sessiz Nöbeti

9. Sahne 14 dk okuma 20 okunma
Bölüm 2 - 9. Sahne Şifa Evindeki Düğüm
Bölüm 2 - 9. Sahne Şifa Evindeki Düğüm
Bölüm 2 - 9. Sahne Nöbetin Gölgeleri
Bölüm 2 - 9. Sahne Nöbetin Gölgeleri

Gece, Tralleis’in üzerine isli ve ağır bir örtü gibi indi.

Gündüzün kavurucu güneşi çekilmişti ama taşlar hâlâ sıcaktı. Dar sokakların duvarları, gün boyu içlerine hapsettikleri harareti yavaş yavaş geri veriyor; mermer tozu akşam serinliğine rağmen havada ince bir sis gibi asılı kalıyordu. Uzakta, liman yoluna inen ana hattın son gürültüleri duyuluyordu. Tekerlek sesleri seyrelmiş, hamalların bağırışları azalmış, pazar yerinin kavgalı uğultusu yerini yorgun ve kısık bir gece homurtusuna bırakmıştı.

Ama şehir tam olarak susmamıştı.

Tralleis, uyurken bile hesap yapan bir şehirdi.

Gecenin içinde hâlâ kapı sürgüleri çekiliyor, depolarda küpler yer değiştiriyor, geç kalan arabaların tekerlekleri taş döşemede inliyor, bir yerlerde köpekler havlıyor, nöbetçiler ya da özel muhafızlar birbirine kısa işaretler veriyordu. Gündüzün açık açgözlülüğü, geceleri daha dikkatli ve daha tehlikeli bir biçime bürünüyordu.

Şifa evinin kalın taş duvarları bu seslerin çoğunu dışarıda tutuyordu.

İçeride, başka bir gece vardı.

Yağ lambasının cılız alevi taş odanın duvarlarında titriyor, kurutulmuş bitki demetlerinin gölgelerini büyütüp küçültüyordu. Kekik ve kantaron kokusu artık ilk andaki keskinliğini kaybetmiş, kaynatılmış suyun buharı, sirke, reçine ve kanla karışıp ağır bir şifa kokusuna dönüşmüştü. Odanın ortasındaki taş masada Serdar yatıyordu. Sol omzu temiz bezlerle sıkıca sarılmış, sargının altından kanın yeniden açılıp açılmadığını belli edecek küçük bir kontrol boşluğu bırakılmıştı. Göğsü düzenli ama zayıf yükselip iniyordu.

Nefes vardı.

Leya, bunu defalarca kontrol etmişti.

Yine de her birkaç dakikada bir gözleri istemsizce Serdar’ın göğsüne kayıyor, nefesin ritmini sayıyor, sonra bileğine dokunup nabzını arıyordu. Nabız zayıftı. Fazla kan kaybetmişti. Düşüşün bedende bıraktığı görünmeyen darbeler de vardı. Kaburgaların altında ezilme, sağ dizde derin sıyrık ve kas zorlanması, omuzda yırtık, başta darbe ihtimali… Bunların hepsini not etmişti zihnine. Kâğıda değil. Bu çağda, çoğu şeyi zihne yazmak gerekirdi.

Serdar derin bir uykuda değildi.

Uyku masum bir şeydi.

Bu, kan kaybı, ağrı ve bedenin kendini kapatma isteğiyle gelen ağır bir bilinç karanlığıydı. Leya bu hâli tanırdı. Böyle insanlar bazen bir anda uyanır, anlamsız şeyler söyler, geçmişteki birini görür, sonra yeniden derine çekilirdi. Bazen de hiç dönmezdi.

Bu yabancı dönecek mi?

Leya bu soruyu kendine sorar sormaz kaşlarını çattı.

Yabancı.

Bu kelime onu koruyordu.

Yabancı yaralı.

Yabancı adam.

Tarhun’un getirdiği yabancı.

Sokakta kan kaybetmiş, tuhaf giysili, bilinmeyen yerden çıkmış yabancı.

Onu böyle adlandırmak kolaydı. Meslekiydi. Güvenliydi. Bir hasta için fazla kişisel bir kelime kullanmazsan, elin titremezdi. İsimler tehlikeliydi. Hele bir adam, yüzüne bakıp sana ait olmadığını bildiğin ama içini sarsan bir isim söylediyse.

Bölüm 2 - 9. Sahne Şifa Evindeki Düğüm

Aylin.

Leya gözlerini kapatmadı.

O ismi zihninden kovmaya çalıştı. Kovdukça daha derine yerleşti. Aylin. Ses, taş odanın duvarlarından değil, kendi göğüs kafesinin içinden dönüyor gibiydi. O ismin anlamını bilmiyordu. En azından bilmemesi gerekiyordu. Tralleis’te doğmamış olabilirdi; bunu zaten herkes bilirdi. Leya’nın buraya gelişine dair konuşulmayan, sorulmayan, zamanla suskunlukla kabullenilmiş boşluklar vardı. Ama bu başka bir şeydi. Bu isim, yalnızca uzak bir geçmişi değil, imkânsız bir başka hayatı çağırıyordu.

Masaya uzandı.

Serdar’ın alnına dokundu.

Ateşi çok yüksek değildi ama beden savaşıyordu. Yara iyi temizlenmişti; eğer geceyi atlatırsa yaşama ihtimali artacaktı. Fakat bu kadar kan kaybından sonra ateş ve iltihap her zaman kapıda beklerdi. Leya sargının kenarını hafifçe kaldırıp kontrol etti. Kanama durgundu. Bezi yeniden düzeltti.

Eli çok kısa bir an Serdar’ın omzunun yanında durdu.

Bu adam ona bakıp “Aylin” demişti.

Sonra, onun tamamlayamadığı cümleyi tamamlamıştı.

Bazı yaralar…

Dikiş tutmaz.

Leya’nın parmakları sargının üzerinde kasıldı.

Bu cümle ona ait değildi.

Ona ait olamazdı.

O cümleyi hiç kurmamıştı. En azından bu hayatta kurmamıştı. Böyle bir bank hatırlamıyordu. Çay bardağı hatırlamıyordu. Revir denilen, beyaz ışıklı, soğuk metal kokulu bir yer hatırlamıyordu. Ama Serdar cümleyi tamamladığında, Leya’nın içinde bir duvar değil, daha eski bir kabuk çatlamıştı. Cümlenin eksik yarısı, sanki yıllardır boğazında durmuş da ilk kez başkasının sesiyle dışarı çıkmıştı.

Odanın kapısına yakın, gölgelerin en koyu olduğu yerde Tarhun duruyordu.

Uyumuyordu.

Oturmamıştı bile.

Bir insan bütün gün çalışıp dövüşüp yaralı bir yabancıyı taşıdıktan sonra en azından sırtını duvara verip çömelirdi. Tarhun ise ayaktaydı. Sırtını taş duvara almış, bedenini kapı ile pencereyi aynı hatta görecek biçimde yerleştirmişti. Elinde kısa kılıcı vardı; çekili değildi, ama kabzası avucuna oturmuştu. Çekiç ocağında kalmıştı belki ama Tarhun silahsız durmuyordu. Kılıcın ucu aşağı bakıyor, kolu gevşek görünüyordu. Gevşeklik aldatıcıydı. Leya bunu biliyordu.

Yıllardır onu böyle görmüştü.

Düğünlerden sonra.

Pazar kavgalarının ardından.

Morkos’un adamları mahalleye indiğinde.

Bir doğum gecesi kapıda beklerken.

Şifa evine bıçaklanmış bir işçi getirildiğinde.

Leya bu duruşa alışmıştı. Hatta bir süre sonra onu Tarhun’un huysuzluğu, demirciliğin bedende bıraktığı sertlik, sokaklardan öğrenilmiş ihtiyat sanmıştı. Ama bugün, Serdar’ın o garip ismi söylemesinden sonra aynı duruş başka bir anlam kazanıyordu.

Yılmaz.

Leya bu ismi düşünür düşünmez Tarhun’a daha dikkatli baktı.

Tarhun’un gözleri kapıda değildi yalnızca. Kapının yanındaki dar gölgeyi, pencerenin küçük açıklığını, odanın içindeki ışığın dışarıdan nasıl görüneceğini, kendisiyle taş masa arasındaki mesafeyi ve Leya’nın çalışma alanını aynı anda tutuyordu. O, yalnızca beklemiyordu. Nöbet tutuyordu.

Bu kelime Leya’nın zihnine yabancı geldi.

Nöbet.

Sanki başka bir dilden düşmüş gibi.

Ama doğruydu.

Tarhun nöbet tutuyordu.

Üstelik bunu bilmeden yapıyordu.

Bölüm 2 - 9. Sahne Nöbetin Gölgeleri

Leya’nın içinden soğuk bir ürperti geçti. İnsan, bildiğini sandığı birini yeniden görmek zorunda kalınca korkardı. Tarhun’u tanıdığını sanmıştı. Demirci. Öfkeli. Sadık ama kapalı. Kendi geçmişinden söz etmeyen, daha doğrusu söz edemeyen adam. Fakat şimdi Leya, onun gölgede tuttuğu kılıçtan çok, gölgeyi seçme biçiminden ürktü.

Taş masadaki Serdar hafifçe kıpırdadı.

Tarhun’un başı hemen ona döndü.

Leya da masaya yaklaştı.

Serdar’ın kirpikleri titredi. Gözlerini aralayacak gibi oldu ama tam açamadı. Dudakları kuruydu. Kısa, boğuk bir nefes verdi. Sonra bakışı kapı eşiğindeki gölgeye kaydı. Leya, onun bilinçli olup olmadığından emin değildi. Fakat Serdar’ın yüzündeki gerginlik bir an için yumuşadı.

Dudakları neredeyse kıpırdamadan bir kelime şekillendirdi.

“Yılmaz.”

Ses çıkmadı belki.

Ama Leya dudaklardan okudu.

Tarhun da gördü.

Gölgedeki adamın çenesi sertleşti. Kılıcı tutan eli sıkıldı. Bir an için cevap verecek sandı Leya. “Tarhun” diyecek, o ismi bir kez daha taş gibi yere koyacaktı. Ama yapmadı. Sessiz kaldı. Gözlerini Serdar’dan kaçırmadı.

Serdar yeniden karanlığa çekildi.

Nefesi zayıf ritmine döndü.

O küçük an, odadaki üç kişiden ikisini sessizce değiştirmişti.

Leya masaya geri döndü.

Tezgâhın üzerinde üç şey yan yana duruyordu.

Solda, ince cerrahi aletleri vardı.

Bu çağda kimsenin böyle adlandırmadığı, çoğunun görse korkacağı, bazılarının büyü aleti sanacağı ince bıçaklar, kıvrık uçlar, iğneler ve küçük tutucular. Bazılarını Tarhun dövmüştü. Bazılarını Leya eski modellerden yola çıkarak yaptırmış, bazılarını defalarca düzelttirmişti. Onların her biri, bu şehirde hayatta kalmasını sağlayan aklın ve el becerisinin uzantısıydı.

Ortada bitki demetleri vardı.

Kantaron. Kekik. Adaçayı. Ezilmiş kökler. Kurutulmuş çiçekler. Reçine. Sirke kabı. Bunlar Tralleis’in ona verdiği dildi. Halkın bildiği, korktuğu, güvendiği ve bazen kutsallaştırdığı dil. Leya bu bilgiyi hor görmemişti. Ama olduğu gibi de kabul etmemişti. Denemiş, ayırmış, işe yarayanı tutmuş, zarar vereni bırakmıştı. Bazı yaşlı kadınlar ona kızmış, bazıları onu daha çok sevmişti. Leya için bilgi, kaynağına göre değil sonucuna göre değerliydi.

Sağda ise kolye duruyordu.

Gümüş hayat ağacı.

Bu odadaki hiçbir şeye benzemiyordu. Ne Tralleis işçiliğine, ne liman tüccarlarının takılarına, ne yerel zanaatkârların desenlerine. İnce zinciri, motifin kesimi, gümüşün kararmış ama farklı parlayan yüzeyi… Bir yabancı madde gibi tezgâhın üzerinde duruyordu. Sanki yanlış çağın küçük ve inatçı bir tanığıydı.

Leya ona bakmamaya çalıştı.

Başaramadı.

Bu üç nesne, taş tezgâhta birbirinden ayrı durduğu hâlde, Leya’nın içindeki üç ayrı yeri gösteriyordu.

Bıçaklar: ellerinin bildiği düzen.

Bitkiler: Tralleis’te kurduğu hayat.

Kolye: adı olmayan kırık.

Leya’nın boğazı kurudu.

Saatlerdir kolyeye bakıyor ama dokunmuyordu. Serdar bilincini kaybetmeden önce onu yerden almıştı. Alırken metal parmaklarına değmiş ve çok kısa bir an için sıcaklık hissetmişti. O anda kendini hemen geri çekmiş, kolyeyi tezgâha bırakmıştı. Sonra Serdar’ın nabzına, yarasına, ateşine odaklanmıştı. İş vardı. Hasta vardı. Kan vardı. Duygu beklemeliydi.

Ama şimdi iş bir anlığına durmuştu.

Hasta nefes alıyordu.

Tarhun nöbetteydi.

Gece derindi.

Ve kolye bekliyordu.

Leya elini uzattı.

Parmakları havada kaldı.

Kendine öfkelendi. Bir metal parçasından korkmak saçmaydı. O, kanayan karınları açmış, irinli yaraları temizlemiş, doğumda ters gelen bebekleri çevirmiş, ateşli çocukların başında sabaha kadar durmuş, çürüyen eti kesmiş, ölmek üzere olan adamların gözlerinin içine bakmıştı. Bir kolyeden korkmazdı.

Ama korkuyordu.

Çünkü kolye ölüm gibi değildi.

Ölüm anlaşılırdı.

Bu, hatırlama ihtimaliydi.

Hatırlamak daha tehlikeliydi.

Parmak uçları gümüşe değdi.

Beklediği soğukluk gelmedi.

Metal aniden ısındı.

Leya’nın nefesi kesildi.

Oda yok oldu.

Taş duvarlar, yağ lambasının titrek ışığı, bitki kokuları, Tarhun’un gölgesi, Serdar’ın zayıf nefesi… Hepsi bir an içinde geri çekildi. Onların yerine bembeyaz bir ışık patladı.

Işık doğal değildi.

Güneş değildi.

Ateş değildi.

Yağ lambası hiç değildi.

Soğuk ve keskin bir beyazlıktı bu. Gözleri yakıyordu ama sıcak değildi. Leya kendini metal bir masanın yanında gördü. Hayır, masa değil. Sedyeydi. Soğuk, pürüzsüz, parlak. Kendi elleri o sedyenin kenarındaydı. Elleri aynıydı ama üzerinde başka bir şey vardı: ince, tuhaf, ele yapışan saydam bir deri gibi. Eldiven. Bu kelime zihnine nereden geldiğini bilmeden düştü.

Sonra yeşil kumaş gördü.

Sert, desenli, kamuflajlı.

Kamuflaj.

Bu kelime de ona ait değildi ama zihninde patladı. Kumaşın dokusu, Tralleis’teki hiçbir kumaşa benzemiyordu. Sertti, işlevseldi, kendini saklamak için tasarlanmış gibiydi.

Bir erkek sesi duydu.

Derinden.

Yorgun.

Kendini tutan.

“Aylin.”

Leya geriye çekilmek istedi ama görüntü izin vermedi.

Telsiz paraziti yükseldi. Tiz, metalik, kulak tırmalayan bir ses. Sonra karanlık bir çukur gördü. Yağmur. Fener ışığı. Kırmızı beyaz bir şerit. Bir adamın geniş omuzları. Sarı bir halat. Genç bir yüz, fenerin arkasında gölgelenmiş. Aylin mi? Hayır, Leya mı? Kendisi mi? Bir çay bardağının buğusu. İnce belli cam. Parmaklarının arasında küçük gümüş bir kolye. Dudaklarından çıkan cümle:

“Bazı yaralar…”

Leya çığlık attı.

Oda geri geldi.

Parmakları kolyeden kopar gibi ayrıldı. Gümüş hayat ağacı tezgâhın üzerine tok bir sesle düştü. Leya iki eliyle taş tezgâha tutundu. Dizleri titriyordu. Göğsü sanki uzun süre su altında kalmış da yüzeye yeni çıkmış gibi hızlı hızlı inip kalkıyordu. Alnından soğuk ter süzüldü. Nefesi boğazına takıldı.

Beyaz ışık.

Metal sedye.

Yeşil kumaş.

Aylin.

Telsiz.

Çukur.

Çay.

Bazı yaralar.

Bunlar hatıra değildi.

Hatıralar bir düzene sahip olurdu. En azından insan, onların kendisine ait olup olmadığını bilirdi. Bu gelen şeyler kırık cam parçaları gibiydi. Keskin, parlak, birbirine uymayan ama aynı yerden kırıldığı belli parçalar.

Tarhun’un sesi gölgelerin içinden yükseldi.

“O nesne seni korkuttu.”

Sesinde yargılama yoktu.

Sadece tespit.

Tarhun böyleydi. Korkuyu küçümsemezdi. Onu isimlendirir, yerini belirlerdi. Leya bunu yıllardır bilirdi. Fakat şimdi Tarhun’un tespitindeki sakinlik bile onu rahatsız etti. Çünkü odada korkan yalnızca kendisi değildi. Tarhun da gölgede dururken farklı bir şeyden korkuyordu. Serdar’ın söylediği isimden. Kendi bedeninin verdiği tepkilerden. Leya’nın kolyeye dokununca gördüklerinden.

Leya kolyeye baktı.

Sesini bulması birkaç saniye sürdü.

“Hayır,” dedi.

Kelime neredeyse fısıltıydı.

Sonra daha derin, daha çıplak bir cümle geldi:

“Beni hatırladı.”

Bu cümle, söylendiği anda odayı değiştirdi.

Leya kendi sesinden ürktü. Çünkü cümleyi kurarken, kolyenin onu hatırladığını söylemek istemişti. Ama cümlenin başka bir anlamı daha vardı: Sanki hatırlayan kolye değil, kendi içinde kapalı duran bir yerdi. Nesne, yalnızca o yeri uyandırmıştı.

Tarhun gölgeden çıkmadı.

Ama başını hafifçe Serdar’a çevirdi.

Taş masadaki yabancı hâlâ bilinçsiz yatıyordu. Zayıf nefesi odanın en kırılgan sesi olarak sürüyordu. Yüzü solgundu. Kan kaybı onu derinlere çekmişti. Ama geldiği yer, söylediği isimler, taşıdığı kolye ve tamamladığı cümle, uykuda bile odayı yönetiyordu.

Leya kolyeyi yeniden almak istemedi.

Aynı zamanda onu tezgâhta bırakmak da istemedi.

Bu, onunla nesne arasındaki savaş değildi yalnızca. Eğer Morkos’un adamları buraya girerse, ilk bakacakları şeyler belliydi: yabancı adam, Tarhun, kan, sıra dışı giysiler ve tezgâhtaki garip gümüş parça. Kolyeyi görürlerse soru sorarlardı. Sorular, Morkos’a giderdi. Morkos’un soruları ise hiçbir zaman yalnız soru olarak kalmazdı.

Leya uzanıp kolyeyi almak üzereyken dışarıdan ses geldi.

Önce taş avluda bir ayak sesi.

Sonra ikinci.

Sonra birkaç tane daha.

Ağır deri sandaletlerin ya da çizmelerin taş üzerinde çıkardığı tok ritim. Birbirine değen metal kınlar. Kısa, bastırılmış erkek sesleri. Kapıya doğru yaklaşan kararlı bir grup. Rastgele gelen hasta yakını değildi bu. Gece yarısı yardım isteyen telaşlı komşular değildi. Adımlarında acil korku değil, yetki vardı.

Leya’nın yüzü değişti.

Az önce kolyenin açtığı kırılgan şaşkınlık bir anda geri çekildi. Yerine, Tralleis’te hayatta kalmayı öğrenmiş Leya geldi. Gözleri daraldı. Nefesi düzene girdi. Eli hızla kolyeye uzandı. Bu kez tereddüt etmedi. Gümüş hayat ağacını avucuna aldı, metalin yeniden ısınmasına fırsat vermeden giysisinin iç kıvrımına sakladı. Parmakları kumaşı düzeltti. Tezgâhın üzerindeki aletleri bir hareketle daha doğal bir düzene getirdi. Sanki biraz önce orada olağandışı hiçbir şey durmamıştı.

Tarhun da hareket etti.

Gölgelerin içinden çıktı.

Tek kelime söylemedi. Kılıcının kabzasını kavrayan parmakları sıkılaştı. Bedeni kapı ile taş masa arasına yerleşti. Bu kez duruşunu saklamadı. Devasa gövdesi, sönmüş bir ocağın içinde yeniden kızarmaya başlayan demir gibi ağır ve tehlikeli görünüyordu. Leya, onun yüzüne bakmadan bile öfkesini hissetti.

“Kapıda kim var?” diye sordu fısıltıyla.

Tarhun başını hafifçe eğdi, dinledi.

Adımlar avluda durdu.

Bir metal kabza kapıya vurmadı henüz.

Ama bekleyişi bile tehdit gibiydi.

Tarhun’un cevabı kısaydı:

“Morkos’un adamları.”

Leya’nın midesi soğudu.

Bunu bekliyordu. Yine de bu kadar hızlı beklemiyordu. Sokaktaki kavga haber olmuştu. Yabancı görülmüştü. Tarhun’un müdahalesi görülmüştü. Belki depo önündeki görevli, belki pazar leşçileri, belki Morkos’un her yerdeki kulaklarından biri haberi taşımıştı.

Serdar’ın yarası henüz yeni dikilmişti.

Ateşi çıkabilir, kanaması yeniden başlayabilirdi. Taş masadan kaldırılamazdı. Saklanamazdı. Modern giysileri, botları, yüzü ve konuştuğu garip sözler onu sıradan bir yaralıdan ayırıyordu. Kolyeyi saklamıştı ama adamı saklayamazdı.

Leya bir an Serdar’a baktı.

Yabancı.

Hasta.

Aylin diyen adam.

Dikiş tutmaz cümlesini tamamlayan adam.

Taşıdığı nesneyle Leya’nın zihninde beyaz ışıklar yakan adam.

Şimdi bu adam, Morkos’un ilgisini şifa evinin tam ortasına çekmişti.

Tarhun kapıya doğru bir adım attı.

Leya hemen fısıldadı:

“Kan dökme.”

Tarhun başını çevirmedi.

“Onlar dökerse?”

“Önce konuşacağım.”

Tarhun kısa bir nefes verdi. Bu itiraz sayılırdı. Ama geri çekilmedi. Kapının biraz solunda durdu; doğrudan giriş hattının önünde değil, içeri girenin ilk adımda karşısında bulacağı açıda. Yine alan kapatıyordu. Yine nöbet tutuyordu.

Leya, tezgâhtaki ince bıçaklardan birini aldı.

Saldırmak için değil.

Elinin altında olması için.

Kendi çalışma alanında, kendi aletleriyle, kendi düzeni içinde kalmak istiyordu. Bıçak küçük ve inceydi. Morkos’un adamlarını durdurmazdı belki. Ama Leya’nın elinde, bir şeyleri kesmekten çok kararını keskinleştiren bir ağırlığı vardı.

Kapının dışında biri konuştu.

Ses, kapıdan değil, sanki taş duvarın içinden geçti. Sert, resmi ve alışmış bir sesti. Leya kelimeleri anladı. Tarhun zaten anlamıştı.

Kapıyı açın.

Leya taş masadaki Serdar’a son kez baktı.

Onun zayıf nefesi hâlâ devam ediyordu.

Tarhun kapıda bekliyordu.

Kolyenin saklandığı kumaş, Leya’nın göğsünde küçük bir ağırlık yapıyordu.

O anda odada üç ayrı hafıza vardı.

Serdar’ın bilinçsiz bedeni, yirmi bir yıl öteden getirdiği isimleri ve kolyesiyle yatıyordu.

Tarhun, bilmediği bir geçmişin nöbet alışkanlığıyla kapıyı tutuyordu.

Leya ise kendi zihninde açılan beyaz ışıklı yarayı bastırıp, Morkos’un adamlarına karşı yüzünü yeniden şifacı maskesine çeviriyordu.

Dışarıdaki ayak sesleri bir kez daha yer değiştirdi.

Kapı tokmağı ağır ağır kalktı.

Ve şifa evinin sessiz nöbeti, bir sonraki darbeyi bekledi.