Yükleniyor...
Bölüm 1 - Eski Bir Görev Emri Kapak Görseli
Rüzgarın Hafızası II
Bölüm 1 - Eski Bir Görev Emri

Tahir Paşa Konağı’nda Geceye Yerleşmek

3. Sahne 11 dk okuma 23 okunma
Bölüm 1 - 3. Sahne Konak ve Revir - İki Zaman Arasında
Bölüm 1 - 3. Sahne Konak ve Revir - İki Zaman Arasında
Bölüm 1 - 3. Sahne Mevzilenmiş Oda - İçsel Gerilim
Bölüm 1 - 3. Sahne Mevzilenmiş Oda - İçsel Gerilim

Bariyer arkasında kalınca taburun içindeki yol ikiye ayrıldı.

Sağ tarafta idari binalara ve eğitim alanlarına uzanan daha geniş, daha aydınlık bir hat vardı. Sol tarafta ise eski ağaçların arasından geçen, taş döşeli daha dar bir yol, karanlığın içinde usulca kıvrılıyordu. Serdar motoru çalıştırmadan bir süre yürüdü. Tekerleklerin küçük taşların üzerinde çıkardığı çıtırtı, akşam sessizliğinde gereğinden fazla duyuluyordu. Sonra, nöbetçi kulübesinden yeterince uzaklaşınca motoru yeniden çalıştırdı; ama gazı açmadı. Makine, düşük devirde, boğazını temizleyen yorgun bir hayvan gibi homurdandı.

Misafir otoparkı, taburun sert düzeninden biraz dışarıda bırakılmış gibiydi. Çizgiler düzgün çekilmişti, lambalar çalışıyordu, giriş çıkış alanı belliydi. Yine de burada askerî alanın keskin disipliniyle sivil bir konaklama düzeninin yumuşaklığı birbirine tam karışamamıştı. Bir köşede zeytin yeşili resmî araçlar duruyor, diğer köşede kiralık olduğu hemen anlaşılan beyaz bir otomobil bekliyordu. Bir binbaşı plakalı siyah araçla, turistik broşürlerin asılı olduğu küçük yön tabelası aynı ışığın altında yan yana kalmıştı.

Serdar motorunu duvara yakın, çıkışı görebileceği bir noktaya park etti.

Bunu düşünerek yapmadığını sanmak isterdi. Ama yıllar insana bazı seçimleri düşünmeden yaptırırdı. Kaçış yönü, görüş açısı, karanlıkta kalmayan taraf, arkadan yaklaşma ihtimalini azaltan duvar… Bunlar onda artık karar değil, refleks olmuştu. Motorun gidonunu kilitledi, çantasını omzuna aldı, kaskını sol elinde tuttu. Bir an arkasına dönüp nizamiyeye baktı. Girişin ışıkları uzakta daha küçük görünüyordu. Kapıdan içeri girmişti ama hâlâ içeri alınmış gibi hissetmiyordu.

Bazen insan bir yere ancak gece çökünce gerçekten girerdi.

Tahir Paşa Konağı’na giden yol, Arnavut kaldırımlarıyla döşenmişti. Taşların arası yer yer yosun tutmuş, yağmur öncesi nemi içine çekmişti. Serdar’ın botları her adımda farklı bir ses çıkarıyordu. Askerî betonun tekdüzeliğinden sonra bu taş yol, geçmişten kalma bir dil gibi ayağının altında konuşuyordu. Kaldırımın iki yanında yaşlı ağaçlar vardı. Dalları birbirine yaklaşmış, dar yolun üzerine koyu bir kemer kurmuştu. Yaprakların arasından görünen gökyüzü ağır ve gridir; yağmur henüz başlamamış ama havaya kararını çoktan vermişti.

Konak, ağaçların arasından birden değil, parça parça göründü.

Önce taş duvarı seçildi. Sonra cumbalı pencerenin koyu çizgisi. Ardından ahşap saçaklar, işlemeli kapı, restore edilmiş cephenin fazla temiz ama yine de yaşlı kalmayı başaran yüzü… Binanın üzerinde yeni el değmiş bir düzen vardı; derzler yenilenmiş, ahşap parlatılmış, dış aydınlatmalar dikkatle yerleştirilmişti. Ama bütün bu özenin altında zamanın eski sertliği hâlâ duruyordu. Bazı yapılar ne kadar onarılırsa onarılsın gençleşmezdi. Sadece yaralarını daha düzgün taşırdı.

Serdar kapıya yaklaşırken etrafındaki tezat daha da belirginleşti.

Bir yanda nizamiye, kamera, bariyer, nöbetçi kulübesi, emir-komuta zincirinin köşeli dünyası vardı. Diğer yanda tarihî bir konak; taş duvarları, cumbaları, işlemeli ahşap kapısı, turistik bir zarafetle yumuşatılmış koridorlarıyla başka bir zamana ait görünüyordu. Bu iki dünya yan yana duruyor ama birbirine karışmıyordu. Sanki taburun içinde ikinci bir zaman adacığı kurulmuştu. Askerî disiplinin ortasında, geçmiş kendine küçük ve sessiz bir sığınak açmıştı.

Serdar bu uyumsuzluğu yalnızca mimari bir gariplik olarak görmedi.

Kendi içinde de aynı şey vardı.

Bir yanında hâlâ genç bir subayın keskinliği duruyordu: hızlı karar veren, emri kısa kesen, mekânı tehdit ihtimaline göre okuyan, duyguyu sonra düşünmeyi öğrenmiş adam. Diğer yanında ise yılların yorduğu, omuzlarındaki görünmez apoletleri çoktan çıkarmış ama ağırlığını hâlâ taşıyan emekli Serdar vardı. Aynı bedende iki zaman. Aynı hafızada iki ayrı adam. Biri o gece çukurun başında kalmıştı. Diğeri şimdi onun peşinden yürüyordu.

Bölüm 1 - 3. Sahne Konak ve Revir - İki Zaman Arasında

Konağın kapısı ağırdı. Serdar kapıyı itince menteşeler hafifçe inledi. İçeri girer girmez eski ahşap kokusu yüzüne çarptı. Bu koku, dışarıdaki nemli toprak ve askerî bölge kokusundan bambaşkaydı. Daha kapalı, daha sıcak, daha sabırlıydı. Cilalanmış merdivenlerden, eski tavan kirişlerinden, odalara sinmiş zamandan geliyordu. İçinde az da olsa rutubet vardı. Bir de insanın çocukluğunda girdiği eski evleri hatırlatan, açıklaması zor bir mahremiyet.

Lobideki ışıklar loş tutulmuştu. Duvarlarda konağın restorasyon öncesine ait siyah beyaz fotoğraflar, bölgenin tarihine dair kısa bilgilendirme levhaları ve birkaç çerçeveli belge asılıydı. Resepsiyon masası yeni yapılmıştı ama eski dokuya uysun diye koyu ahşaptan seçilmişti. Üzerinde küçük bir zil, kayıt defteri, bir bilgisayar ve zeytin dalı motifli seramik bir kâse vardı.

Resepsiyondaki görevli, Serdar’ın adını listeden buldu.

İşlem kısa sürdü. Kimlik, imza, oda numarası, kahvaltı saati, sıcak su bilgisi… Görevli bunları nazik ve ezberlenmiş bir sesle söyledi. Serdar başıyla onayladı. Fazla konuşmadı. Konuşursa sesindeki yorgunluğun duyulacağını biliyordu.

“İyi istirahatler efendim,” dedi görevli, anahtarı uzatırken.

İstirahat.

Serdar kelimeyi zihninde tarttı. Bu geceyle ilgili en yanlış kelime buydu belki de. Yine de anahtarı aldı.

“Sağ olun.”

Merdivenlere yöneldi. Ahşap basamaklar ağırlığını tanımak ister gibi her adımda hafifçe gıcırdıyordu. Bu ses, ona beklenmedik biçimde askeri koğuşlardaki gece yürüyüşlerini hatırlattı. Uyuyan erleri uyandırmamak için dikkatle atılan adımlar. Koridor sonunda yanan zayıf lamba. Nöbetçi subayın sessiz kontrolü. Birliğin uykuda bile düzenini koruyan görünmez dikkat.

Koridor dar ve uzundu. Duvarlarda taş yüzeyler yer yer açıkta bırakılmış, aralara ahşap kapılar yerleştirilmişti. Tavandaki lambalar sarı bir ışık veriyor, bu ışık koridorun sonuna ulaşmadan yoruluyordu. Serdar odasının kapısına geldiğinde bir süre anahtarı kilide sokmadan bekledi.

Kapının ardında sadece bir oda vardı.

Ama o, kapıları artık böyle görmüyordu.

Anahtarı çevirdi. Ağır, oymalı kapı içeri doğru açıldı.

Oda geniş değildi ama yüksek tavanlı olduğu için ferah görünüyordu. Bir köşede eski tarz bir yazı masası, karşı duvarda demir karyola, yanında komodin, pencere önünde iki sandalye ve küçük bir sehpa vardı. Restore edilmiş ahşap zemin, adımlarını sıcak ve tok bir sesle karşıladı. Duvarlarda açık renk boya kullanılmış, bazı taş bölümler özellikle çıplak bırakılmıştı. Yatak örtüsü temiz, perdeler kalın, masa lambası bakır gövdeli ve eskiyi taklit eden yeni bir parçaydı.

Serdar içeri girer girmez önce durdu.

Odayı gözleriyle taradı.

Kapı. Pencere. Banyo. Dolap. Perdenin arkası. Yatak altı. Masanın konumu. Elektrik prizleri. Telefonun yeri. Çıkış hattı. Kör nokta.

Sonra kapıyı kapattı ve kilitledi.

Bu hareket, sivil bir konuk için sıradan bir tedbirdi. Serdar için ise mekânı teslim alma ritüelinin ilk adımıydı. Çantasını yatağın ayakucuna bıraktı. Kaskı masanın üzerine yavaşça koydu. Kaskın sert kabuğu ahşaba değince kısa, tok bir ses çıktı. Bu ses odada beklenenden uzun kaldı. Ceketini çıkardı, sandalyenin sırtlığına astı. Omuzları ceketten kurtulunca hafiflemedi. Bazı yükler kumaşla taşınmazdı.

Eli beline gitti.

Beylik tabancasını kılıfından çıkardı. Şarjörü dikkatle düşürdü. Fişek yatağını kontrol etti. Metalin tanıdık sesi, odanın eski ahşap kokusuyla garip bir uyumsuzluk yarattı. Bir anlığına konak odası, misafirhane olmaktan çıkıp geçici operasyon odasına dönüştü. Serdar silahı komodinin üzerine, uzandığında tek hamlede alabileceği bir yere bıraktı. Namlunun yönünü kapıya çevirdi; bilinçli, ölçülü, yılların öğrettiği kadar doğal bir hareketle.

Sonra bu hareketin farkına vardı.

Kendi kendine acı bir tebessüm etmedi. Serdar kolay tebessüm eden bir adam değildi. Ama içinden kısa ve kuru bir düşünce geçti.

Dinlenmeye gelmişsin.

Cevap da hemen arkasından geldi.

Hayır. Beklemeye geldin.

Odanın içinde birkaç adım attı. Zeminin hangi tahtasının daha çok ses çıkardığını, pencereye yaklaşırken hangi noktada gölgenin dışarıdan görülebileceğini, kapının altından ışık sızıp sızmadığını fark etti. Bunları yapmak için özel bir çaba harcamıyordu. Beden, zihnin inkâr ettiği şeyi çoktan kabul etmişti: Serdar burada misafir değildi. Mevzilenmişti.

Yağmur öncesi basınç odanın içine de girmişti. Hava ağırdı. Sanki duvarlar nefes alıyor ama aldığı nefesi geri vermekte zorlanıyordu. Uzaklardan, eğitim alanı tarafında metalik sesler duyuldu. Bir silah bakım sehpasına bırakılan parçanın ince tınısı, bir kapının kapanışı, bir aracın rölantide çalışıp susması… Bunlar taburun olağan geceye hazırlanma sesleriydi. Düzenin sesleri.

Koridorda biri yürüdü.

Adımlar ağırdı. Ahşap zemin, her basışta kısa bir iniltiyle cevap verdi. Ses odasının önünden geçip uzaklaştı. Sonra konak yeniden sessizleşti.

Serdar pencereye yöneldi.

Perdeyi önce parmaklarının ucuyla araladı. Dışarıdan bakıldığında odada bir hareket seçilmesin diye bedenini pencerenin tam önüne koymadı; yan durdu. Bu da eski bir alışkanlıktı. Perdenin arasından dışarı baktığında, göğsünde beklenmedik bir sertlik hissetti.

Bölüm 1 - 3. Sahne Mevzilenmiş Oda - İçsel Gerilim

Revir binası tam karşısındaydı.

Beklediğinden çok daha yakında.

Arada yalnızca küçük bir bahçe yolu, birkaç yaşlı ağaç, bodur çalılar ve düşük çatılı küçük bir yapı vardı. Gündüz olsa belki mesafe daha sıradan görünecekti. Ama akşamın kararan ışığında revir, pencerenin karşısında bekleyen bir tanık gibi duruyordu. Tek katlı gövdesi karanlığa yaslanmış, pencereleri kapalı gözler gibi susmuştu.

Serdar’ın bakışları otomatik olarak binanın önündeki beton alana kaydı.

Orası.

Kelime zihninde yüksek sesle söylenmiş gibi yankılandı.

O nokta buradan tam seçilmiyordu ama Serdar’ın seçmesine gerek yoktu. Biliyordu. Emniyet şeridinin nereden çekildiğini, halatın hangi açıyla indirildiğini, Aylin’in çukurun hangi tarafında durduğunu, Yılmaz’ın ona kaç adım mesafede beklediğini biliyordu. Aradan yirmi bir yıl geçse de bazı sahneler hafızada solmaz. Aksine, insan onları unutmaya çalıştıkça çizgileri keskinleşir.

Bir an için odanın sıcaklığı değişti.

Ahşap kokusu geri çekildi. Yerine ıslak beton, çamur, fener ışığında ısınan plastik emniyet şeridi ve telsiz bataryasının metalik kokusu geldi. Serdar gözünü kırpmadı. Anıyı bu kez tamamen kovmadı. Sadece sınırda tuttu. Gelmesine izin verdi ama içeri girmesine değil.

Kaldığı oda artık oda değildi.

Masa, rapor hazırlanacak bir yüzeydi. Pencere, gözetleme noktasıydı. Komodin üzerindeki silah, emniyet tedbiriydi. Yatak, uyku için değil, kısa süreli bekleme içindi. Kapı, tek giriş hattıydı. Koridor, muhtemel temas yönüydü. Pencerenin karşısındaki revir ise hedef değilse bile, bütün soruların toplandığı merkezdi.

Serdar bunu fark edince perdeyi biraz daha araladı.

Dışarıda rüzgâr hafifledi. Sonra yön değiştirdi.

Bu değişim küçük ama belirgindi. Ağaçların yaprakları önce nizamiye tarafına doğru yatarken şimdi revirden konağa doğru kıpırdadı. Hava, revirin önündeki boş beton alandan, eski ağaçların arasından ve küçük bahçe yolunun üzerinden geçip pencereye kadar geldi.

Serdar camın mandalını çevirdi.

Pencereyi yavaşça açtı.

İçeri giren hava soğuk değildi. Ama içinde serin bir damar vardı; toprağın altından gelen, yüzeye çıkarken taşla, nemle ve eski köklerle karışan bir koku taşıyordu. Buna revirin kendine özgü soluk kokusu da ekleniyordu sanki. Antiseptik. Eski duvar. Kapalı dolap. Çay. Yağmur bekleyen beton.

Serdar’ın midesi hafifçe kasıldı.

Aylin bu kokunun içinde bir yerlerdeydi.

Hayır, dedi kendine.

Bu sadece hafıza.

Ama hafıza bazen ölülerden daha ısrarlıydı.

Pencerenin açık kanadı hafifçe titredi. Uzakta bir eğitim alanından tekrar metal sesi geldi. Koridorun sonunda bir kapı kapandı. Nizamiye tarafında telsize benzeyen kısa bir konuşma duyuldu, sonra kesildi. Bütün bu sesler taburun yaşayan tarafına aitti.

Revir tarafında ise hiçbir şey yoktu.

Sessizlik orada doğal durmuyordu. Bir binanın gece sessiz olması olağandı; ama revirin çevresindeki suskunluk, yalnızca ses yokluğu değildi. Daha çok, seslerin oraya yaklaşınca zayıfladığı, emildiği, geri dönmediği hissini veriyordu. Serdar bunu mantığıyla açıklayamadı ama askeri sezgisiyle kaydetti. Bazı tehlikeler önce kulağa değil, deriye çarpardı.

Pencerenin önünde uzun süre hareketsiz kaldı.

Gökyüzü gri ağırlığını yavaş yavaş siyaha bırakıyordu. Bulutlar alçalmıştı. Yağmurun başlaması artık bir ihtimal değil, gecikmiş bir karar gibiydi. Revir binasının duvarları karanlıkta daha düz, daha sessiz, daha sabırlı görünüyordu. Serdar oraya baktıkça, binanın da ona baktığı duygusundan kurtulamadı.

O anda konağın tarihî güzelliği, restore edilmiş ahşap işçiliği, misafirhane düzeni, resepsiyondaki nazik görevli, kahvaltı saati ve temiz yatak örtüsü anlamını kaybetti.

Burası konak değildi artık.

Burası, revirin karşısındaki mevziydi.

Serdar perdeyi tamamen kapatmadı. İnce bir aralık bıraktı. Sonra komodindeki silaha, masadaki kaska, yatağın ucundaki çantaya baktı. Her şey yerli yerindeydi. Ama bu yerleşme, huzurun değil tetikte beklemenin düzeniydi.

Dışarıdan ilk uzak gök gürültüsü geldi.

Henüz yağmur başlamamıştı. Fakat hava, fırtınanın sınırına gelmişti. Serdar pencerenin önünden ayrılmadan önce revirin önündeki karanlık beton alana son kez baktı. Orada bir şey görmedi. Ne hareket ne ışık ne de insan.

Yine de içinde eski bir nöbet duygusu uyandı.

Nöbet çizelgesinde adı yoktu.

Kimse ona emir vermemişti.

Ama bazı görevler kâğıda yazılmazdı. Bazıları yıllarca insanın içinde bekler, zamanı gelince kendiliğinden devreye girerdi.

Rüzgâr revir tarafından estiğinde, Serdar odanın değil, yirmi bir yıl önce yarım kalmış bir nöbetin içine yerleştiğini anladı.