Yukarıdan gelen ses, tünelin içindeki bütün havayı değiştirdi.
Bir an önce Serdar’ın kuşağındaki künyenin ağırlığı, Leya’nın avucundaki sıcak kolye ve Tarhun’un yarı açılmış hafızası aralarında dolaşıyordu. Soru kişiseldi. Güvenle, saklanan bilgiyle, erken açıklanırsa parçalayacak gerçeklerle ilgiliydi. Dar geçitte birbirlerine karşı durmuşlardı; üçü de kendi yarasını korumaya çalışıyordu.
Sonra taş kapağın bulunduğu yönden bir ayak sesi geldi.
Ve bütün kişisel yaralar, aynı anda geri çekildi.
Tehdit, insanı bazen iyileştirmez ama hizaya sokardı.
Serdar bunu yıllar önce öğrenmişti. Tartışan tim, ilk mermi sesiyle tek bedene dönüşebilirdi. Kavgalı iki asker, pusuda aynı kayanın arkasına girince kimin haklı olduğunu değil, hangi yönden ateş geldiğini düşünürdü. Şimdi de öyle oldu. Leya kolyeyi avucunda daha sıkı kapattı. Tarhun’un eli kılıcına gitti. Serdar’ın zihni, kuşağındaki künyeyi, mühürlü odayı, Tarhun’un sorusunu, Leya’nın bakışını ve kendi içindeki sarsıntıyı bir anlığına mühürledi.
Geriye tünel kaldı.
Ses.
Mesafe.
Yön.
Ritim.
Yukarıdan ikinci bir temas duyuldu. Bu kez daha belirgindi. Taşın üzerine tam basmayan, ağırlığını önce yoklayıp sonra veren bir ayak. Acele etmeyen biri. Korkuyla girmeyen biri. Meraklı bir hırsız gibi elleriyle taş aralığını yoklamayan, yolun kendisini dinleyen biri.
Serdar’ın içinden isim geçti.
Rasimon.
Bundan emin değildi.
Ama bedeni, emin olmadan da doğru tepkiyi verecek kadar eğitimliydi.
“Sol hat,” dedi alçak sesle.
Leya fısıldadı:
“Orayı bilmiyoruz.”
“Yukarıyı artık biliyorlar.”
Bu cevap yetti.
Tarhun itiraz etmedi ama kılıcını yarım çekti. Metalin hafif sesi tünelde fazla keskin duyuldu. Serdar elini uzatıp kılıcın sırtına dokundu.
“Ses yok.”
Tarhun’un dişleri sıkıldı.
“Kapıya dayandı.”
“Evet.”
“Burada dövüşmeliyiz.”
“Hayır.”
Tek kelime.
Ama bu kez emirden çok hayatta kalma kuralıydı.
Tarhun’un gözleri karanlıkta ateş gibi parladı.
“Bizi yukarıda kıstırırsa?”
“Yukarı çıkmayacağız.”
“Bizi tünelde yakalarsa?”
“O zaman odayı bulmadan yakalayacak.”
Tarhun’un yüzü değişti.
Serdar devam etti:
“Burada dövüşürsek, mühürlü odanın kokusu üstümüze sinmiş hâlde dövüşürüz. Kan dökülürse iz kalır. Ses çıkarsa yön verir. Ceset bırakırsak soru doğar. Yaralı bırakırsak hikâye taşır. Bu odayı Morkos’un eline veremeyiz.”
Leya, Serdar’ın sesindeki soğuk hesabı duydu. Bu kez itiraz etmedi. Çünkü bu hesap onun da hayatını, şifa evini ve halk ağını koruyordu.
Tarhun kılıcı yavaşça geri indirdi.
“Peki ne yapıyoruz?”
Serdar’ın cevabı tünelin nemli karanlığında keskinleşti.
“Avcıyı avın yanlış yerine götürüyoruz.”
Yukarıdaki ses yeniden geldi.
Bu defa taş kapağın çok yakınından.
Bir el mermer kenarında dolaşıyordu.
Serdar hızlıca etrafı okudu. Önlerinde sol mahzen hattı vardı. Daha önce derinlemesine kontrol edilmemişti. Nemliydi. Eski su yolu kokusu taşıyordu. Muhtemelen orta damar ağının bir parçasıydı ve şehrin başka bir noktasına açılıyordu. Arkalarında sağ geçit, dairesel oda ve açık mühürlü kapı vardı. Yukarıda ana çıkış tutulmuş ya da inceleniyordu.
Bilinen çıkış tehlikeydi.
Bilinmeyen yol ihtimaldi.
Serdar ihtimali seçti.
Meşalesini tamamen söndürmedi. Bunu yapmak kolay olurdu ama karanlıkta Leya’yı ve Tarhun’u bilinmeyen sol hatta sürüklemek aptallıktı. Onun yerine meşalenin alevini taş duvara bastırarak küçülttü. Alev boğuldu, bir an siyah duman verdi, sonra kor hâlinde kaldı. Tarhun da kendi meşalesini pelerininin ve avucunun arasında perdeledi. Işık artık yol göstermeye yetecek kadar vardı; ama tünelin yukarısına kaçacak kadar değil.
Leya, “Duman kokusu bırakıyor,” diye fısıldadı.
“Biliyorum.”
“Takip eder.”
“Evet.”
Leya onun yüzüne baktı.
Anladı.
Duman kokusu hata değildi.
İzdi.
Ama yanlış yöne götürülecek iz.
Serdar sol hatta ilk adımı attı. Zemin beklediğinden daha kaygandı. Eski su yolu buradan uzun zaman önce geçmişti; taşların üzerinde kurumuş mineral tabakası ve yer yer sümüklü yosun kalıntıları vardı. Hava sağ geçide göre daha az metalik, daha çok toprak ve eski su kokuyordu. Bu iyiye işaretti. Mühürlü odanın steril soğuğunu buraya taşımayacak kadar farklı bir hattı.
“Leya ortada,” dedi Serdar.
Tarhun hemen arkaya geçti.
Bu dizilim artık tartışılmıyordu.
Yukarıdan, çok hafif bir taş sürtünmesi geldi.
Mermer kapak açılmış olmalıydı.
Rasimon tünele bakıyordu.
Rasimon, demirci dükkânına girdiğinde ilk yaptığı şey hiçbir şeye dokunmamak oldu.
Dükkân boş görünüyordu.
Ama boş yerler yalan söylemez sanan adamlar çabuk ölürdü.
Közleri bastırılmış ocakta ince bir kızıllık vardı. Duman yok denecek kadar azdı. Aletler yerli yerindeydi; fazla yerli yerinde. Hurda demirler dağınıktı; ama Rasimon dağınıklığın da düzeni olabileceğini bilirdi. Bir demircinin dükkânında düzensizlik doğal olurdu. Fakat bu köşedeki dağınıklık, gözün belli bir noktada durmasını engellemek için yapılmıştı.
Mermer bloğun çevresi.
Rasimon diz çöktü.
Yerdeki taze kan lekesi artık parlak değildi. Ama mermerin damarına sızan koyu iz hâlâ seçiliyordu. Kan, yalnız birinin yaralandığını değil, birinin burada eğildiğini, acele ettiğini ve korktuğunu söylüyordu. Rasimon bu kanı limanda bulduğu ip lifi ve metal çapakla aynı çizgiye koydu.
Yabancı.
Demirci.
Şifacı.
Ve aralarında zayıf bir halka.
Nikos’un adını henüz yüksek sesle söylememişti. Söylemeye de niyeti yoktu. Korkmuş çocuklar faydalıydı ama üzerlerine erken gidilirse kırılırdı. Kırılan alet işe yaramazdı.
Rasimon, mermer bloğun kenarına eğildi.
Taşın çevresindeki sürtünme izleri tazeydi. Birkaç kez açılıp kapanmıştı. Ağır taş, yerinden tamamen kaldırılmamış; kaydırılmıştı. Bu, tek kişinin yapacağı iş değildi. Demirci gücü. Ama taşın yeniden yerine oturtuluşu kaba değildi. Bu da yabancının aklı. Güç ve ölçü birlikte çalışmıştı.
Rasimon avucundaki küçük metal çapağı çıkardı.
Limanda flora deposunun kilidi çevresinde bulduğu parçaydı. Şimdi onu mermer bloğun kenarındaki taze çiziklere yaklaştırdı. Metal yüzeyi, buradaki demir alet izleriyle aynı aileden kokuyordu.
Tarhun.
Rasimon’un yüzünde yine ifade belirmedi.
Ama zihninde isim yerine oturdu.
Sonra mermerin kenarındaki kokuya eğildi.
Kan.
Kül.
Sirke.
Kekik.
Ve daha derinden gelen tuhaf, paslı, kapalı hava.
Bu son koku, liman depolarında yoktu.
Bu koku, geceki duman düzeneklerinde de yoktu.
Bu koku, yerin altından geliyordu.
Rasimon mermer kapağın aralığını buldu. Parmaklarını taşın kenarına yerleştirdi. Kaldırmaya çalışmadı önce. Sadece ağırlığı yokladı. Sonra küçük bir levye çıkardı. Morkos’un adamları böyle aletleri kapı kırmak için kullanırdı. Rasimon ise dinlemek için.
Taş hafifçe oynadı.
Alttan soğuk hava yükseldi.
Rasimon’un gözleri kısıldı.
Demirci dükkânının altında tünel vardı.
Bu bilgi bile Morkos’a götürülmeye değerdi.
Ama Rasimon, ilk bulduğunu efendisine götüren köpeklerden değildi. O, bulduğu şeyin neye bağlandığını görmek isterdi. Çünkü yarım bilgi efendiyi harekete geçirir; tamamlanmamış bilgi ise avı kaçırırdı.
Meşalesini yakmadı.
Işık, takip edilen adama takip edildiğini söylerdi. Üstelik aşağıdan çok zayıf, boğulmuş bir ışık izi gelmişti. Birileri hâlâ içerideydi.
Yabancı aşağıdaydı.
Rasimon bunu hissetti.
Yanında kim vardı?
Demirci muhtemelen.
Şifacı da olabilir.
Bu düşünce onun için önem kazandı. Leya aşağıdaysa, Morkos’un hikâyesi daha karmaşık hâle gelecekti. Halkın gözünde açıktan hedef yapılması riskli olan kadın, yeraltı sırrının içinde bulunursa, artık yalnız şifacı değil, örgütleyici sayılabilirdi. Ama bunu hemen kullanmak aptallık olurdu. Önce görmek gerekirdi.
Rasimon tünele ilk adımını attı.
Karanlık onu yutmadı.
O karanlığı bekledi.
Ayağını ilk basamağa tam koymadan önce taşın yüzeyini yokladı. Nemli. Kaygan. Kullanılmış. İkinci basamakta daha taze sürtünme vardı. Üçüncüde hafif kül izi. Bir meşale yakın zamanda buradan geçmişti. Ayrıca havada sirke ve kekik kokusu vardı. Şifacı işi.
Leya gerçekten aşağıdaydı.
Rasimon’un zihninde yeni taş yerine oturdu.
Sol mahzen hattı, Serdar’ın beklediğinden daha karmaşıktı.
Bu iyi olabilirdi.
Kötü de.
İyi tarafı, iz saptırmak için seçenek veriyordu. Kötü tarafı, kendilerinin de kaybolmasına neden olabilirdi. Duvarlar sağ geçitteki gibi düz ve işlevsel değildi. Burada eski şehir damarlarının düzensizliği vardı. Bir yerden su sızmış, başka bir yerde taş çökmüş, bazı dar aralıklar genişletilmiş, bazı geçitler sonradan örülmüş gibiydi. Tralleis’in altındaki halk hafızası bu tünellerde yaşıyordu: eski mahzenler, kaçak geçitler, unutulmuş su yolları, zeytin yağı saklama odaları, belki savaş zamanlarında kullanılan dar çıkışlar.
Leya birkaç adım sonra eğildi.
“Burada hava daha temiz,” dedi.
“Yüzeye çıkışı var mı?” diye sordu Serdar.
“Olmalı. Bu kadar temiz akış, kapalı yerden gelmez.”
Tarhun arkadan fısıldadı:
“İyi. Oradan çıkarız.”
“Belki de önce biri oradan girer,” dedi Serdar.
Tarhun cevap vermedi.
Serdar yolun ikiye ayrıldığı küçük bir kavşakta durdu. Sağdaki dar aralık tekrar yukarı eğimliydi. Soldaki daha düz gidiyor, derinden damlama sesi taşıyordu. Düz yol daha kolaydı. Bu yüzden seçilmeyecekti.
Serdar sağdaki eğimli aralığa yönelmek üzereyken bilerek ayağını soldaki taşın üzerine sertçe vurdu.
Tok bir ses çıktı.
Sonra yankı, sol hattın derinlerine doğru koştu.
Tarhun hemen anladı.
Leya’nın kaşları çatıldı ama sustu.
Serdar ikinci bir iz bıraktı. Küçük korlu meşale ucunu soldaki duvarın kenarına sürttü. Çok az is. Fazla değil. Takip eden göz bunu görmeliydi ama tuzak olduğunu hemen anlamamalıydı. Sonra Leya’nın kesesinden aldığı kurumuş kekik kırıntısından bir tutamı soldaki taş çentiğine bıraktı.
Leya fısıldadı:
“Benim kokumu kullanıyorsun.”
“Evet.”
“Bunu sevmiyorum.”
“Ben de.”
“Ama işe yarar.”
“Evet.”
Leya dişlerini sıktı.
“Devam et.”
Sağdaki eğimli aralığa girdiler.
Bu aralık çok dardı. Leya rahat geçti ama Tarhun omuzlarını daraltmak zorunda kaldı. Serdar’ın yaralı omzu taş kenarına sürtecek gibi oldu. Vücudunu son anda döndürdü. Ağrı nefesini kesti ama ses çıkarmadı.
Tarhun arkasından çok alçak sesle konuştu:
“Omzun?”
“Durmazsak çalışıyor.”
“Durursak?”
“Bağırır.”
Tarhun kısa bir nefes verdi.
“Öyleyse durma.”
Rasimon ilk sahte sesi duyduğunda durdu.
Yankı soldan gelmişti.
Ama yankıların dürüst olmadığı yerlerde sesin geldiği yöne değil, sesin neden oraya gönderildiğine bakılırdı.
Rasimon başını hafifçe yana eğdi. Taşın sesi yutma biçimini dinledi. Sol hat derin ve nemliydi. Ses orada uzun taşınmıştı. Bu, ayak sesi olabilirdi. Bilerek vurulmuş taş da olabilirdi. Ardından çok zayıf bir koku geldi.
Kekik.
Sirke.
Yanık is.
Şifacı.
Fazla düzenliydi.
Rasimon, karanlıkta gülümsedi.
Yabancı paniklememişti.
Bu iyi.
Yabancı onu davet ediyordu.
Bu daha iyi.
Bir avı yakalamak için onun korkusunu takip etmek kolaydı. Ama aklını takip etmek daha öğreticiydi. Serdar’ın bıraktığı sahte iz, Rasimon’a iki şey söylüyordu: Bir, yabancı takip edildiğini biliyor. İki, sakladığı şey takipçiden daha değerli.
Rasimon sol hatta girmedi.
En azından hemen.
Önce tünelin taşlarına baktı. Islak zeminde tam iz seçilmiyordu ama hava başka şey söylüyordu. Solda koku bırakılmıştı; sağda hava hafifçe bozulmuştu. Dar aralıktan bir gövdenin geçtiği yerlerde taş yüzeyindeki nem ince bir çizgi hâlinde silinirdi. Rasimon o çizgiyi gördü.
Demirci iri olduğu için dar yer yalanı zor taşırdı.
Rasimon sağ aralığa baktı.
Oradan geçmek zordu.
Tam da bu yüzden geçilmişti.
Yabancı iyi bir akıldı.
Ama yanında iri bir adam vardı.
İri adamlar, doğru yere saklanmazsa iz bırakırdı.
Rasimon sağ aralığa girmedi.
Bunun yerine sol hatta iki adım attı, yerdeki kekiği ayağıyla biraz dağıttı, sonra geri döndü. Eğer yabancı arkadan kontrol ederse, avcıyı sol hatta gitti sanacaktı. Avcı da avı yanlış yere götürebilirdi.
Sonra Rasimon sağ dar aralığa sessizce girdi.
Serdar, ilk karşı-hamlenin geleceğini tahmin etmişti.
Bu yüzden sağ aralıkta fazla ilerlemediler. Dar geçidin sonunda küçük bir taş odacık vardı. Bel hizasında eski bir su oluğu, karşı duvarda yarım kapanmış bir menfez ve yukarıya çıkan çok dar bir yarık. Burası eskiden suyun yönünü değiştiren küçük bir kontrol noktası olabilir, ya da zeytin yağı mahzenlerinden birine bağlantı veren ara oda. Serdar hemen zemini kontrol etti.
Toz azdı.
Nem fazlaydı.
İz çabuk kaybolabilirdi.
Bu iyi.
Ama odacığın tek gerçek çıkışı yukarıdaki dar yarıktı.
Tarhun baktı ve yüzünü buruşturdu.
“Ben oradan geçmem.”
Serdar yarığa baktı.
“Geçeceksin.”
“Bunu artık fazla söylüyorsun.”
Leya araya girdi:
“Tarhun geçerken sıkışırsa, ikiniz de ses çıkarırsınız.”
Serdar yarığı inceledi. Leya haklıydı. Tarhun geçebilirdi belki ama sessiz geçemezdi. Arkalarında Rasimon varsa, ses ölümcül olurdu. Başka seçenek gerekiyordu.
Odacığın sol duvarında yarı çökmüş taşlar vardı. Arkasından hava sızıyordu. Çok zayıf ama gerçek. Tarhun bunu Serdar’dan önce fark etti. Elini duvara koydu.
“Burada boşluk var.”
Serdar hemen yaklaştı.
“Gürültüsüz açılır mı?”
Tarhun duvarı yokladı.
“Gürültüsüz hiçbir taş açılmaz.”
“Az gürültülü?”
Tarhun’un yüzünde karanlık bir gülümseme belirdi.
“Az gürültülü açılır.”
Leya fısıldadı:
“Ne kadar az?”
Tarhun ince keskilerinden birini çıkardı.
“Dua edecek kadar.”
Leya sertçe baktı.
“Ben dua etmem. Baskı yaparım.”
Tarhun kısa bir an ona baktı.
Sonra keskisini taşların arasına soktu.
Serdar bu sırada geri hatta küçük bir tuzak kurdu. Tuzak öldürmek için değildi. Ses üretmek içindi. Odacığın girişine, gevşek bir taş parçasını çok hassas dengeye koydu. Birinin ayağı geçidin dar yerinden içeri girdiğinde, taş aşağıdaki su oluğuna düşecek ve ses çıkaracaktı. Rasimon bunu fark edebilir, hatta özellikle atlatabilirdi. Ama fark etmesi bile onu yavaşlatacaktı.
Zaman gerekiyordu.
Bazen tuzağın amacı yakalamak değil, düşündürmekti.
Tarhun taşları gevşetirken yukarıdan, daha doğrusu arkalarındaki dar hattan çok hafif bir sürtünme sesi geldi.
Rasimon sağ hattı bulmuştu.
Serdar’ın yüzü değişmedi.
Ama içindeki saat hızlandı.
“Tarhun.”
“Biliyorum.”
“Daha hızlı.”
“Daha hızlı daha sesli olur.”
“Daha sessiz daha ölü oluruz.”
Tarhun cevap vermedi.
Keskisini bir kez çevirdi.
Taş içeriden çökmek ister gibi kıpırdadı. Leya hemen iki eliyle parçayı tuttu. Serdar da sağlam koluyla destek verdi. Üçü taşı yere düşürmeden indirdiler. Arkasında dar bir boşluk açıldı. Eski zeytin preslerinin bulunduğu vadiye giden hava buradan geliyordu. Açıklık küçük ama geçilebilirdi.
Önce Leya geçti.
Sonra Serdar.
Tarhun en sona kaldı. Geniş omuzlarını sıkıştırdı, nefesini boşalttı, gövdesini yan çevirdi. Taş kenarı kolunu çizdi. Ses çıkarmadı. Geçti.
Tam o anda arkalarındaki denge taşı düştü.
Tok bir ses, küçük odacığı doldurdu.
Rasimon kapıya gelmişti.
Rasimon, odacığın girişindeki taşı görmüştü.
Görmesine rağmen geçerken ona dokundu.
Çünkü bazen avın bıraktığı tuzağı tetiklemek, avın senden ne beklediğini anlamanın en hızlı yoluydu. Taş su oluğuna düştü. Ses tünelde yankılandı. Üç kişinin birkaç adım ötesinde olduğunu artık biliyordu.
İyi.
Çok uzak değillerdi.
Ama yanlış yerde de değillerdi.
Rasimon odacığa girdiğinde, çökmüş duvardaki yeni açıklığı gördü. Kenarlardaki taş yüzeyleri tazeydi. Demirci işi. Hızlı, kontrollü, gürültüsü azaltılmış. Açıklıktan temiz hava geliyordu. Demek tünel dışarı açılıyordu. Yabancı, Rasimon’u mühürlü odaya değil, dış hatta sürüyordu.
Bu da bilgi idi.
Mühürlü oda.
Rasimon bu adı bilmiyordu.
Ama tünelin daha derininde, yabancının korumak için dövüşmekten kaçındığı bir şey olduğunu artık biliyordu.
Onları takip edebilirdi.
Açıklıktan geçip vadide peşlerine düşebilirdi.
Ama önce durdu.
Çünkü avın yönünü öğrenmek bazen avın kendisinden daha değerliydi. Onları yakalarsa, belki iki ceset ve bir şifacı elde edecekti. Ama tünelin ne sakladığını bilmeden bunu yapmak Morkos’a eksik hediye götürmek olurdu.
Yine de çıkışa kadar gitmeye karar verdi.
Tam eşiğe yaklaştığında, karanlığın içinden Serdar geri döndü.
Serdar, Rasimon’un peşlerinden geleceğini biliyordu.
Ama ne kadar yaklaşacağını ölçmek zorundaydı.
Açıklıktan geçtikten sonra dar dış koridor bir süre eğimli ilerliyor, sonra eski su kemerinin altındaki yamaç çıkışına bağlanıyordu. Leya’yı öne gönderdi. Tarhun’a el işaretiyle onu takip etmesini söyledi.
Tarhun itiraz edecekti.
Serdar onun gözlerine baktı.
“Emir.”
Bu kez kelime fısıltıydı.
Ama yeterli oldu.
Tarhun Leya’yı çıkışa doğru götürdü.
Serdar ise iki adım geri döndü.
Kılıç çekmedi.
Tarhun’un hazırladığı kısa, ağır metal keski-levye karışımı aleti aldı. Tünelde kılıç uzun kalırdı. Hançere karşı dar alanda kılıçtan çok bilek, dirsek, taş ve ağırlık çalışırdı. Serdar’ın modern yakın dövüş refleksleri, antik tünelin darlığında kendine yeni bir beden buldu.
Rasimon açıklıktan çıkarken karşısında Serdar’ı gördü.
İlk kez tam anlamıyla karşı karşıya kaldılar.

Aralarında bir meşalenin ölü koru kadar ışık vardı. Rasimon’un yüzü yarı karanlıktaydı. Keskin kemikli, sakin, yorgun değil ama sabırlı. Gözleri, Serdar’ın yüzüne değil, omzuna, duruşuna, sağ elindeki alete, kuşağındaki ağırlık noktasına ve geri çekilme hattına baktı.
Bu adam insanın yüzünden önce ritmini okuyordu.
Serdar bunu hemen anladı.
Rasimon’un elinde kısa bir hançer vardı.
Hançer süslü değildi. Öldürmek için yapılmıştı. Serdar’ın taşıdığı levye-keski ise öldürmek için değil, durdurmak, yön değiştirmek, alan kapatmak ve gerektiğinde kemik kırmak için uygundu.
Rasimon konuşmadı.
Serdar da.
İlk hamle Rasimon’dan geldi.
Gölge gibi değil; gölgenin karar verdiği an gibi.
Dar açıklıktan çıkarken vücudunu alçak tuttu, hançeri doğrudan göğüs hattına değil, Serdar’ın sağlam tarafına yönlendirdi. Yaralı omzu fark etmişti. Oraya saldırmadı. Bu beklenmedikti. Acemi düşman yaranın üzerine giderdi. Rasimon sağlam tarafı hedef aldı; çünkü yaralı adam sağlam tarafını korumaya daha çok güvenir, oradan dengesini kaybederdi.
Serdar levyeyi çapraz indirdi.
Çelik, metal levyenin kenarına çarptı.
Kıvılcım çıkmadı.
Ama ses tünelin içinde kısa ve sert patladı.
Serdar hemen geri çekilmedi. Aksine bir adım içeri girdi, Rasimon’un bileğine baskı verdi, hançerin hattını duvara sürdü. Hançer taşta çizik bıraktı. Rasimon dirsek darbesiyle cevap verdi. Serdar başını yarım çevirdi. Darbe elmacık kemiğine sürtündü, tam oturmadı. Acı geldi ama görüşünü bozmadı.
İkinci hamlede Rasimon diz hedefledi.
Serdar dizini geri çekip levyenin sapıyla Rasimon’un ön koluna vurdu. Kemik sesi bekledi. Gelmedi. Rasimon darbeyi etle aldı, kemiği kurtardı. İyi eğitimliydi. Ya da çok fazla hayatta kalmıştı.
Arkadan Tarhun’un sesi geldi:
“Serdar!”
Serdar bağırmadan cevap verdi:
“Git!”
Tarhun’un adımı durdu.
Serdar bunu hissetti.
“Emir!”
Bu kez kelime tüneli yardı.
Tarhun küfretti ama uzaklaştı.
Leya da onunla birlikteydi.
Rasimon bunu duydu.
Gözlerinde küçük bir değişim oldu.
Komuta.
İtaat.
Demirci, yabancının emrini dinliyordu.
Bu da bilgi idi.
Rasimon üçüncü hamlede Serdar’ı öldürmeye çalışmadı.
Onu konuşturmaya çalıştı.
Hançeri geri çekti, sonra Serdar’ın kuşağına yakın bir kesme hamlesi yaptı. Bu hamle ölümcül değildi. Ama kuşaktaki küçük keseye çok yakındı. Serdar’ın bedeni anında cevap verdi. Levyeyi sertçe aşağı indirdi, Rasimon’un hançerini yana bastırdı ve kendi gövdesini kesenin önüne kapattı.
Rasimon bunu gördü.
Serdar da gördüğünü gördü.
Bir hata.
Küçük.
Ama hata.
Avcı artık yabancının kuşağında koruduğu bir şey olduğunu biliyordu.
Rasimon’un yüzünde ilk kez belli belirsiz bir ifade belirdi.
Zafer değil.
Soru.
Serdar bunu telafi etmek zorundaydı.
Bir adım geri kaçmak yerine ileri atıldı. Levye-keskiyi Rasimon’un hançer koluna değil, tünelin yanındaki gevşek taş çıkıntıya vurdu. Taş çatladı. Küçük parçalar Rasimon’un yüzüne ve göğsüne dağıldı. Bu ölümcül değildi ama görüşü kesti. Aynı anda Serdar omzunu kullanmadan, sağ dirseğiyle Rasimon’un gövdesini yana itti.
Rasimon savrulmadı.
Ama yarım adım kaydı.
Bu yarım adım yeterliydi.
Serdar açılmış dış koridora geri çekildi.
Tarhun ve Leya ileride, yamaç çıkışına yakındı. Tarhun dönmek üzereydi. Leya onu zorla tutuyor gibiydi. Serdar onların gölgelerini gördü.
“Çıkın!”
Tarhun bu kez döndü.
Ama çıkışı açmak için.
Dar taş kapağı tekmeledi. Kapak dışarı doğru direnç gösterdi. İkinci darbede açıldı. İçeri taze hava girdi.
Zeytinlik kokusu.
Gece nemi.
Toprak.
Canlı hava.
Serdar bir an bunun ne kadar değerli olduğunu fark etti.
Sonra Rasimon yeniden geldi.
Bu kez konuştu.
Sesi alçaktı.
“Kaçmıyorsun.”
Serdar nefesini düzenledi.
“Sen de kovalamıyorsun.”
Rasimon’un hançeri karanlıkta soluk bir çizgi oldu.
“Bir şeyi saklıyorsun.”
“Sen de onu bulmak için geç kaldın.”
Rasimon’un bakışı Serdar’ın kuşağına bir an kaydı.
“Kuşağındaki şey mi?”
Serdar’ın yüzü değişmedi.
“Yanlış soru.”
Rasimon’un gözleri daraldı.
“Doğru soru ne?”
Serdar bir adım geriledi. Dışarıdan gelen hava artık arkasındaydı.
“Bunu kimin sormanı istediği.”
Bu cümle Rasimon’u yarım nefes durdurdu.
Çünkü Serdar onu doğrudan Morkos’a bağlamıştı. Rasimon Morkos’un adamıydı ama kendini yalnız onun uzantısı saymazdı. Avcılar, sahiplerinin verdiği etle yaşasa bile avı kendi gözleriyle görmek isterdi. Serdar’ın cümlesi bu küçük gurura dokundu.
Yarım nefes.
Yeterli.
Serdar dışarıya fırladı.
Tarhun kapağı içeriden tamamen açmıştı. Leya dışarı çıkmış, hemen yan duvara yaslanmıştı. Serdar geçer geçmez Tarhun kapağı geri çekti. Tam kapanmadı; Rasimon’un hançeri araya girdi. Tarhun kükredi ve kapağa omzuyla yüklendi.
Serdar da sağlam koluyla destek verdi.
Hançer içeride sıkıştı.
Rasimon geri çekti.
Kapak kapandı.
Tarhun hemen taşın yanındaki eski kilitleme çubuğunu indirdi. Bu kapak uzun süre tutmazdı. Ama takip etmeyi durduracak kadar zaman verirdi.
Üçü kendilerini zeytinliklere bakan ıssız yamaçta buldu.
Sabah ışığı artık doğmuştu ama bu taraf hâlâ gölgede kalıyordu. Uzakta Tralleis’in üst sokakları, daha uzakta liman yönündeki meşale ve duman izleri seçiliyordu. Zeytin ağaçları rüzgârla çok hafif kıpırdıyor, yaprakları gümüş yeşili titreşimler hâlinde sabahı tutuyordu.
Leya ilk nefeste öksürdü.
Sonra Serdar’ın yüzüne baktı.
“Yaralandın mı?”
“Hayır.”
Tarhun hemen baktı.
“Yalan söylemiyor. Bu kez.”
Leya’nın gözleri Serdar’ın kuşağına kaydı.
O da Rasimon’un kuşağa baktığını görmüştü.
“Gördü,” dedi.
Serdar başını salladı.
“Evet.”
“Künyeyi bilmiyor.”
“Hayır.”
“Ama orada bir şey olduğunu biliyor.”
“Evet.”
Tarhun taş kapağa baktı.
“Peşimizden gelir mi?”
Serdar zeytinliklerin arasından şehre inen patikaya baktı.
“Şimdi değil.”
“Neden?”
“Çünkü ceset değil, soru buldu.”
Bu cevap yamacın sessizliğinde ağırlaştı.
Aşağıdaki kapak kapanmıştı ama Rasimon içerideydi. Tünel ağının varlığını öğrenmişti. Mühürlü odanın tam yerini bulmamıştı. Ama orada korunan bir şey olduğunu biliyordu. Serdar’ın kuşağında sakladığı bir nesne olduğunu da görmüştü. Tarhun’un Serdar’ın emrine uyduğunu duymuştu. Leya’nın aşağıda olduğunu muhtemelen anlamıştı.
Bu yeterince kötüydü.
Ama daha kötüsü vardı.
Rasimon artık onları hırsız olarak görmeyecekti.
Soru olarak görecekti.
Ve bazı avcılar, soruların peşinden cesetlerden daha sabırlı giderdi.
Serdar kuşağındaki keseye dokunmadı.
Dokunmak artık riskliydi.
Ama künye oradaydı.
Küçük, paslı, ağır.
Kıyamet hâlâ patlamamıştı.
Sadece iz bırakmıştı.
Tarhun zeytinliklere doğru yürümek istedi.
Serdar onu durdurdu.
“Doğrudan gitmiyoruz.”
Tarhun başını çevirdi.
“Yine mi iz?”
“Evet.”
Leya yorgun biçimde gözlerini kapattı.
“Bir gün düz bir yoldan yürüyecek miyiz?”
Serdar zeytin ağaçlarının arasında uzanan dar patikalara baktı.
“Düz yol, Morkos’un tuttuğu yoldur.”
Leya cevap vermedi.
Tarhun ise taş kapağın olduğu yamaca son kez baktı.
“Onu öldürebilirdik.”
“Evet.”
“Öldürmedin.”
“Ceset bırakmak istemedim.”
“Bizi buldu.”
“Yanlış yeri buldu.”
Tarhun’un yüzü karanlıklaştı.
“Şimdilik.”
Serdar başını salladı.
“Şimdilik.”
Bu kelime artık üçü için de aynı anlama geliyordu.
Süre kazanıldı.
Güvenlik kazanılmadı.
Yaşam uzadı.
Savaş bitmedi.
Rasimon, kapanan taş kapağın arkasında bir süre hareketsiz kaldı.
Hançerini kınına koymadı. Önce kapağın iç yüzeyine baktı. Eski, nemli, dışarıdan neredeyse görünmez bir çıkış. Demek tünel yalnız demirci dükkânına bağlı değildi. Zeytinliklere de açılıyordu. Bu, halk ağı demekti. Şifa dağıtımının nasıl bu kadar hızlı kaybolduğunu açıklayan bir damar.
Ama asıl cevap bu değildi.
Yabancı onu bilinçli olarak buraya çekmişti.
Mühürlü olan şeyden uzağa.
Rasimon bu kelimeyi henüz bilmiyordu. Mühürlü oda. Ama hissediyordu. Tünelin daha derininde, yabancının dövüşmekten kaçınacak kadar koruduğu bir merkez vardı.
Üstelik yabancının kuşağında bir şey bulunuyordu.
Küçük.
Metal olabilir.
Ağırlık hareketinden öyle görünmüştü.
Yabancı, hançer o bölgeye yaklaştığında kendini gereğinden fazla kapatmıştı. Dövüşçüler bedenlerini değil, değer verdikleri şeyi ele verirdi. O an Serdar kendi hayatından çok kuşağını korumuştu.
Rasimon bu bilgiyi zihnine yazdı.
Kuşakta metal nesne.
Demirci itaat ediyor.
Şifacı tünelde.
Derin hat korunuyor.
Duman, şifa, tünel ve yabancı aynı örgünün parçaları.
Morkos’a ne götürecekti?
Ceset yok.
Yakalanmış hırsız yok.
Çalınan malın tam hesabı yok.
Ama bir soru vardı.
Ve Morkos, doğru soruyu bazen doğru cesetten daha çok severdi.
Rasimon başını kaldırdı.
Tünelin karanlığında hâlâ Serdar’ın sesi asılıydı:
Bunu kimin sormanı istediği.
Bu cümle canını sıktı.
Çünkü hedefini bir anlığına değiştirmişti.
Rasimon Morkos’un adamıydı.
Ama Morkos’un gözleri değildi yalnızca.
Kendi avını kendi gözleriyle görürdü.
Taş kapağı yeniden yokladı. Dışarıdan kapanmıştı. Zorlayabilirdi. Gürültü çıkarırdı. Zaman alırdı. Av çoktan zeytinliklere yayılırdı. Buna gerek yoktu.
Geri döndü.
Demirci dükkânına çıkan yola yöneldi.
Her adımda tünelin kokusunu hafızasına aldı.
Rutubet.
Kekik.
Sirke.
Demir.
Ve daha derinde, çok silik bir soğukluk.
Bu soğukluğu Morkos’a anlatmayacaktı.
Henüz.
Bazı sorular, efendiye verilmeden önce avcının kendi elinde biraz daha tutulmalıydı.
Rasimon karanlıkta kaybolurken ilk kez kendi kendine çok hafif gülümsedi.
Yabancı kaçmamıştı.
Yabancı öldürmemişti.
Yabancı onu yanlış çıkışa sürmüştü.
Bu, korkak işi değildi.
Bu, savaş bilen birinin işiydi.
Ve Rasimon artık onun peşinden yalnız Morkos’un emriyle değil, kendi merakıyla gidecekti.
