Şafak, Tralleis’in üzerine birden inmedi.
Önce taşların rengi değişti. Gece boyunca siyaha yakın duran avlu duvarları, yavaş yavaş kül rengine döndü. Sonra bu külün içinden ince bir sarılık sızdı; sanki gün, kentin üstüne değil de taşların içine doğuyordu. Yağ lambasının titrek ışığı hâlâ şifa evinin iç odasında yanıyordu ama artık hükmünü kaybetmişti. Dışarıdan gelen solgun aydınlık, lambanın yorgun sarısını bastırıyor, duvarlardaki bitki gölgelerini küçültüyor, gece boyunca uzayıp büyüyen korkuları daha çıplak ve daha az şiirli hâle getiriyordu.
Serdar o ışığı göz kapaklarının ardında hissetti.
Tam uyumamıştı.
Uyku, onun gibi adamlar için bazen bir nimet değil, denetimin elden çıkmasıydı. Bilinci gecenin geri kalanında derinlere inmiş, sonra tekrar yüzeye çıkmış, sonra yarasının sıcak ağrısı ve dışarıdaki uzak seslerle yeniden gömülmüştü. Arada Leya’nın parmaklarını bileğinde hissetmişti. Nabzını saymıştı. Sargının kenarını kaldırıp kanamayı kontrol etmişti. Tarhun’un kapı yakınındaki yerini değiştirmediğini birkaç kez fark etmişti. Adamın gölgesi, gecenin içinde bir duvar gibi kalmıştı.
Şimdi sabah geliyordu.
Ve sabah, yalnız ışık getirmiyordu.
Hesap getiriyordu.
Serdar gözlerini açtığında başı daha berraktı. Ağrı yerindeydi ama artık tek başına dünyayı kaplamıyordu. Omzundaki zonklama derin ve düzenliydi. Kaburgalarının altındaki batma nefesini hâlâ kısıtlıyor, sağ dizindeki yanma her küçük harekette kendini hatırlatıyordu. Buna rağmen zihni geceye göre daha iyi çalışıyordu. Yaranın, kan kaybının ve düşüşün ardından gelen ilk büyük sis dağılmıştı.
Taş masadan doğrulmaya çalıştı.
Daha omzunu oynatır oynatmaz Leya’nın sesi geldi.
“Hayır.”
Tek kelimeydi.
Yumuşak değildi.
Serdar başını çevirdi. Leya iç odanın girişinde duruyordu. Gecenin sonunda daha yaşlı görünüyordu ama bu yaşlılık yıllarla değil, uykusuzlukla gelmişti. Saçlarının birkaç teli ensesinden kurtulmuş, şakağının yanına düşmüştü. Gözlerinde kırmızı ince çizgiler vardı. Yine de bakışları dağılmamıştı. Bir elinde küçük bir kil kap, diğerinde temiz bez tutuyordu.
Serdar kuru bir sesle konuştu.
“Hava almam lazım.”
“Yaşaman lazım.”
“İkisi çelişmiyor.”
“Sen hareket ettikçe çelişiyor.”
Bu cevap, Aylin’in revirde vereceği cevaplara benziyordu. Kısa. Tartışmaya kapalı. Hastanın asker, komutan ya da yabancı olmasına aldırmayan bir kesinlik. Serdar’ın yüzünde neredeyse görünmeyecek kadar küçük bir ifade geçti. Gülümseme değildi; daha çok tanıma acısıydı.
Leya bunu gördü.
Ve anlamazdan geldi.
“Yaran yeni dikildi,” dedi. “Omzunu zorlarsan dikiş açılır. Açılırsa kan yeniden başlar. Başlarsa bu kez durdurmak için daha az şansım olur.”
Serdar taş masanın kenarını kavradı.
“Burada yatıp tavan lekesi sayarak Morkos’u bekleyemem.”
Leya’nın yüzünde sert bir gölge belirdi.
“Morkos’u beklemeyeceğiz. Ama sen ayağa kalkarak akıllı bir iş yapmış olmayacaksın.”
Kapı yanından Tarhun’un sesi geldi.
“Bırak çıksın.”
Leya ona döndü.
Tarhun bütün gece olduğu yerde kalmış gibiydi. Ama daha dikkatli bakınca, gecenin onu da yorduğu anlaşılıyordu. Gözlerinin altı koyulaşmış, sakalına kül ve toz sinmiş, omuzları bir an bile gevşememiş olmaktan taş gibi sertleşmişti. Kılıcı hâlâ yanındaydı. Çekici yoktu ama Tarhun’un eline silah gerekmediği çok belliydi.
“Sen de mi başladın?” dedi Leya.
Tarhun omuz silkmedi. Sadece Serdar’a baktı.
“Yatarsa da durmayacak. Kalkmaya çalışacak. Düşerse dikiş daha kötü açılır. Ben tutarım.”
Bu, kaba bir tavsiye değil, pratik bir değerlendirmeydi. Leya itiraz etmek istedi. Sonra Serdar’ın gözlerine baktı. Orada bir hastanın sabırsızlığından fazlası vardı. Adam dışarı çıkmak istiyordu çünkü şehir haritasını görmeden odada kalamayacaktı. Bunu Leya da anlamıştı. Serdar’ın yarası bedendeydi ama onu içeride tutan şey bedenden büyük değildi.
Leya bezleri tezgâha bıraktı.
“Avluya kadar,” dedi. “Duvara yaslanacaksın. Fazlası yok.”
Serdar başıyla kabul etti.
“Ve benim dediğim anda içeri döneceksin.”
“Dönebilirsem.”
Leya’nın bakışı keskinleşti.
“Döneceksin.”
Tarhun, konuşmayı uzatmadan taş masaya yaklaştı. Serdar’ın sağlam tarafından destek verdi. Bunu yaparken Leya’nın sardığı sargıya dokunmadı; yaralı omuzu boşta bırakacak açıyı kendiliğinden buldu. Serdar dişlerini sıktı ve yavaşça oturdu. Dünya önce yana kaydı, sonra yerine geldi. Midesi bulandı. Başının içinde kısa bir uğultu yükseldi. Kendisini bu zayıflık anında Tarhun’a fazla yaslanmamak için zorladı.
Tarhun homurdandı.
“Gururun ağır. Bedenin değil.”
Serdar nefesini toparladı.
“Bunu Yılmaz da söylerdi.”
Tarhun’un çenesi kilitlendi.
Leya, ikisine de baktı.
“İsimleri avluda birbirinize fırlatırsınız. Şimdi yürüyün.”
Bu kez Serdar itiraz etmedi.
Taş masadan kalkmak, bir düşman hattını geçmek kadar dikkat istiyordu. Ayakları yere değdiğinde sağ dizindeki ağrı hemen yükseldi. Sol omzu sargının içinde yandı. Kaburgalarının altı nefesini kesti. Tarhun ağırlığını aldı ama Serdar ayakta durmak için kendi kaslarını da zorladı. Çünkü bu şehirde, daha ilk sabahtan tamamen taşınan bir adam olarak görünmek istemiyordu.
İç odadan avluya çıktıklarında sabahın serinliği yüzüne değdi.
Serinlik, Aydın sabahı gibi değildi. Tralleis’in sabahı bile taş kokuyordu. Gece boyunca soğuyan duvarların nemi, kurutulmuş bitkilerin acı kokusuyla karışmıştı. Avlunun ortasındaki küçük su haznesinden hafif bir buğu yükseliyor, kil testilerin ağızlarında şafak ışığı ince çizgiler bırakıyordu. Duvar boyunca asılmış bitki demetleri sabahın ilk solgunluğunda daha kırılgan görünüyordu: kantaron, kekik, adaçayı, kuru kökler, reçine torbaları, zeytin yaprakları.
Serdar bir an durdu.
Burası revir değildi.
Ne duvarda sağlık talimatları vardı ne sedye tekerleği ne paslanmış metal dolap ne antiseptik kokusu ne floresan uğultusu. Burada taş vardı, kil vardı, bitki vardı, yağ lambası vardı, sirke vardı, keten bez vardı. Yine de Serdar, avlunun eşiğinde dururken aynı eski duyguyu hissetti.
Burası yaralıların getirildiği yerdi.
Burası insanların korkusunu kapının önünde bırakmaya çalıştığı yerdi.
Burası, kanın, acının ve hakikatin aynı masaya yatırıldığı yerdi.
Revir başka bir çağda da revirdi.
Leya’nın evi, Tralleis’in bütün gürültüsünün ortasında, insan bedeninin dağılmasına karşı kurulmuş küçük bir siperdi. Serdar bunu görmek için modern aletlere ihtiyaç duymadı. Amaç aynıydı. Yarayı açmak. İçinde kalan taşı, kiri, çürümeyi, yalanı çıkarmak. Sonra mümkünse kapatmak. Mümkün değilse, en azından insanın onunla yaşayacağı kadar temiz bırakmak.
“Ne oldu?” diye sordu Leya.
Serdar avlu duvarına yaslandı.
“Burası…”
Cümleyi tamamlamadı.
Leya bekledi.
Serdar devam etti:
“Benim zamanımdaki revir gibi.”
Leya’nın yüzünde bir an okunması zor bir ifade belirdi. Bu sözcüğü tam anlamıyor olabilirdi. Ama Serdar’ın sesindeki anlam ona ulaştı.
“Yaralı yere gelir,” dedi Leya. “Kanayan burada kanar. Bağıran burada bağırır. Ölen burada ölür. Yaşayan buradan çıkar. Bunun için başka çağ mı gerekir?”
Serdar ona baktı.
“Hayır.”
Leya’nın sesi biraz daha yumuşadı ama bakışı hâlâ temkinliydi.
“Öyleyse burası senin dediğin şeydir. Adı değişse de.”
Adı değişse de.
Bu cümle, avlunun serinliğinde ikisinin arasında kaldı. Leya bunu şifa evi için söylemişti. Serdar ise istemeden başka yere bağladı. Aylin. Leya. Yılmaz. Tarhun. Adları değişmişti. Ama her şey değişmiş miydi? Yoksa adlar yalnızca üst kabuk muydu?
Tarhun, avlunun kapısına yakın duruyordu. Gözleri sokaktaydı. Sabahın erken saatinde bile nöbeti bırakmamıştı. Dışarıdan geçen ilk insanların sesleri duyuluyordu: su taşıyan kadınlar, erken kalkan hamallar, kapı açan esnaf, uzaklardan gelen hayvan sesleri. Tralleis uyanıyordu.
Serdar duvarın kenarından dışarı baktı.

Şifa evinin avlusu, kentin biraz yükselti alan bir noktasındaydı. Tam bir hâkim tepe değildi, ama dar sokakların arasından bazı hatları görmeye yetiyordu. Şafak ışığı arttıkça şehir kendini yavaş yavaş ortaya çıkarıyordu.
Uzakta mermer sütunlar vardı.
Bazıları tapınak ya da yönetim binasına ait olmalıydı. Geniş bir meydanın kenarında yükseliyor, sabahın ilk ışığında soğuk beyaz değil, bal rengine yakın bir parıltı taşıyordu. Daha aşağıda büyük depoların geniş çatıları ve kalın duvarları seçiliyordu. Gece karanlığında yalnız gölge olan yapılar, şimdi düzenli ve ağır biçimde ortaya çıkmıştı. Limana inen tozlu yol, depoların yanından geçip zeytinliklere doğru uzanıyor, sonra sabah pusunun içinde kayboluyordu.
Zeytinlikler.
Uzak eğimlerde koyu yeşil çizgiler hâlinde yayılmışlardı. Modern Aydın yollarında gördüğü zeytinliklerden farklı değillerdi aslında. Ağaçların gövdeleri belki daha gençti, bazıları daha düzensizdi, ama toprağa tutunma biçimleri aynıydı. Zeytin, çağ değiştirse de kendi sabrını koruyordu.
Serdar’ın bakışı depolara geri döndü.
Geniş kapılar.
Mühür noktaları.
Muhafız hareketleri.
Yolun daraldığı yerler.
Arabaların beklediği alanlar.
Zeytinyağı küplerinin sabah erken saatte bile sıraya alındığı nokta.
Bir şehir, kendini en çok sabah işe başlarken ele verirdi. Kimin kapısı önce açılıyor, kim erken yola çıkıyor, kim geceyi depo başında geçiriyor, kim geçiş noktasını tutuyor… Serdar’ın zihni otomatik olarak çalışmaya başladı. Ağrı biraz geriye çekildi. Yerini tanıdık bir soğuk dikkat aldı.
Harita.
Bu şehir bir haritaydı.
Ve her harita, gücün nereden geçtiğini gösterirdi.
Zeytinlikler: kaynak.
Liman yolu: damar.
Depolar: boğaz.
Mühür: kilit.
Muhafızlar: diş.
Şifa evi: halkın kalbi.
Demirci ocağı: direnç kası.
Morkos bütün boğazları tutmuştu. Zeytinin akışını, yağın saklanmasını, limana inen yolu, geçiş iznini, belki tartıyı ve mührü. Bir şehri aç bırakmak için tarlaları yakmaya gerek yoktu. Depoyu tutmak yeterdi. Bir halkı korkutmak için her eve adam göndermeye gerek yoktu. Yaralıyı tedavi eden otu kayda almak, doğumda kullanılan bezi vergilendirmek, limana giden küpe mühür basmak yeterdi.
Serdar, bu düzeni Murat Erkmen’in yüzünde görmüştü.
Yalnız isim değişmişti.
Yöntem değil.
Geçmişi sahiplenen bugünü yönetir.
Erkmen’in sesi, binlerce yıl geriden ya da ileriden değil, aynı anda iki yerden geliyordu sanki. Morkos’un gölgesiyle birleşmişti. Biri modern çağda dosyaları, arazileri, hatıraları ve korkuları mühürlüyordu. Diğeri burada zeytini, limanı, şifayı ve şehirde kimin yaşayacağına dair hakkı mühürlüyordu.
Serdar’ın içinde soğuk bir kesinlik oluştu.
Bu yalnızca Aylin’i ve Yılmaz’ı bulma meselesi değildi artık.
Bu, aynı yöntemin kökünü görme meselesiydi.
Leya onun yüzüne baktı.
“Ne görüyorsun?” diye sordu.
Serdar gözlerini şehirden ayırmadı.
“Bir yerleşim yeri değil.”
“Ne?”
“Boğaz.”
Leya anlamadı.
Serdar elini kaldırmak istedi ama omzu izin vermedi. Sağ eliyle, çok küçük hareketlerle gördüğü hatları işaret etti.
“Orası zeytin. Orası depo. Orası liman yolu. Orada muhafız var. Orada mühür var. İnsanlar oradan geçmeden yağını satamaz. Otunu satamaz. Demirini taşıyamaz. Hastasına merhem alamaz.”
Tarhun kapıdan döndü.
“Bunları bir bakışta mı gördün?”
“Bir bakışta değil,” dedi Serdar. “Bütün gece anlattılar. Damos söyledi. Sen söyledin. Şehir söyledi.”
Tarhun’un yüzünde istemediği bir dikkat belirdi.
Serdar devam etti:
“Morkos yalnız zengin değil. Akışı tutuyor. Akışı tutan adam, kimin aç kalacağına, kimin şifa bulacağına, kimin borçlanacağına, kimin susacağına karar verir.”
Leya’nın gözleri depolara kaydı.
“Bunu biz de biliyoruz.”
“Biliyorsunuz. Ama ayrı ayrı biliyorsunuz.”
Bu cümle, avluda yeni bir gerilim yarattı.
Tarhun kaşlarını çattı.
“Ayrı ayrı ne demek?”
Serdar yavaşça ona döndü.
“Sen onun adamlarını sokakta durduruyorsun. Leya onların yaraladığı insanları yaşatıyor. Halk size güveniyor. Ama Morkos yolun, mührün, deponun ve korkunun bütününü tutuyor. Siz onun darbelerini karşılıyorsunuz. O ise sistemi kuruyor.”
Leya’nın yüzü sertleşti.
“Şimdi bize eksik savaştığımızı mı söyleyeceksin?”
Serdar başını çok az salladı.
“Hayır. Nasıl hayatta kaldığınızı söylüyorum.”
Bu cevap Leya’yı bir an durdurdu.
Serdar devam etti:
“Sen vicdanı ve bilgiyi tutuyorsun. İnsanlar kapına geliyor çünkü ölmek istemiyorlar. Tarhun gücü ve disiplini tutuyor. İnsanlar onun yanına geliyor çünkü ezilmek istemiyorlar. Ama bunlar birleşmezse Morkos ikinizi de ayrı ayrı çevreler.”
Tarhun’un sesi alçaldı.
“Birleştirmek kolay söz.”
“Kolay olduğunu söylemedim.”
“Sen kimsin de bunu söylüyorsun?”
Serdar bu soruya hemen cevap vermedi.
Çünkü cevabın en kolay biçimi kendini yüceltmek olurdu. Komutanım. Askerim. Savaş gördüm. Kayıp gördüm. Dosya okudum. Geçmişten geldim. Bunların hepsi doğruydu ama bu şehirde henüz bir değeri yoktu.
“Ben,” dedi sonunda, “sizin başınıza ne geldiğini anlamaya çalışan adamım.”
Tarhun sertçe baktı.
“Benim başıma ne geldiğini bilmiyorsun.”
“Hayır,” dedi Serdar. “Henüz bilmiyorum.”
Bu dürüstlük Tarhun’un beklediği saldırıyı bozdu.
Serdar’ın sesi daha da alçaldı:
“Ama seni tanıyan bir adamdım. Ya da senden önceki adamı. Bilmiyorum. Adını ne koyarsak koyalım, bende kalan kayıt şu: o adam firar etmedi.”
Firar kelimesi Tralleis’in sabahına yabancıydı.
Yine de taşıdığı anlam avluda kendine yer buldu. Kaçmak. Görev yerini bırakmak. Sadakati bozmak. Kendi canını kurtarmak için başkalarının yükünü terk etmek. Tarhun bu kelimenin tam karşılığını bilmeyebilir, ama Serdar’ın ağzındaki ağırlığı anladı.
Tarhun’un gözleri daraldı.
“Beni gerçekten tanıyor musun?”
Soru sessiz çıktı.
Az önceki sertliğinden farklıydı. İçinde öfke vardı ama öfkenin altında başka bir şey de vardı. Korkulu bir merak. Bir insanın kendinden habersiz gömülü kalmış tarafına ilk kez bakmaya zorlanmasının rahatsızlığı.
Serdar şehirden gözlerini ayırdı ve Tarhun’a baktı.
“Evet.”
Tarhun bekledi.
Serdar, kelimeleri dikkatle seçti.
“Firar etmeyecek kadar sadık bir adamdın. Korktuğunu belli etmeyecek kadar inatçıydın. Emir almadan da doğru yerde duracak kadar askerdin.”
Tarhun cevap vermedi.
Ama bu sözler ona ulaştı.
Serdar bunu yüzünden değil, bedeninden anladı. Tarhun’un omuzları milimetrik bir hareketle değişti. Çenesi sertliğini korudu ama gözlerinde bir anlığına uzak bir yorgunluk belirdi. Sanki içinde biri, bu tarifin kendisine ait olmadığını söylemek istiyor; başka biri ise onu çoktan tanıyordu.
“Ben demirciyim,” dedi Tarhun.
“Evet.”
“Bütün bildiğim bu.”
“Bütün hatırladığın bu.”
Tarhun’un yüzü yeniden kapandı.
Ama bu kez öfke hemen gelmedi.
Leya kapının yanında belirdi.
Ne zamandır oradaydı, Serdar fark etmemişti. Elinde küçük bez kese vardı. Dün gece kolyeyi içine koyduğu kese. Şimdi keseyi açmış, gümüş hayat ağacını parmaklarının arasında tutuyordu. Sabah ışığında kolye daha farklı görünüyordu. Gece yağ lambasında kül gibi parlayan gümüş, şimdi solgun ama inatçı bir parlaklık taşıyordu.

Leya birkaç adım attı.
Avlunun ortasında durdu.
Kolyeyi Serdar’a uzatır gibi yaptı.
Sonra parmakları sıkıldı.
Bırakmadı.
Serdar bunu gördü ve istemsizce nefesini tuttu.
Kolyeyi geri istemek içinden geçti. O, Aylin’in annesinden kalan şeydi. Delil torbasından aldığı, göğsünde taşıdığı, çukurun kenarında onu çağıran, düşüş boyunca tek sabit noktası olan nesneydi. Fakat Leya’nın parmaklarındaki direnç, artık kolyenin yalnızca onun geçmişine ait olmadığını söylüyordu.
Leya’nın gözleri Serdar’a çevrildi.
“Aylin dediğin kadın…”
Cümle yarım kaldı.
Söylemesi bile zor geliyordu. Bu adı kendi ağzında taşımak istemiyor ama artık tamamen reddedemiyordu. Kolyenin açtığı beyaz ışık, Serdar’ın tamamladığı cümle, gece boyunca zihninde bir türlü kapanmayan görüntüler… Hepsi onu bu soruya getirmişti.
“Beni tanır mıydı?” diye sordu.
Serdar hemen cevap vermedi.
Çünkü ilk gelen cevap çok kolaydı.
Evet.
Seni tanırdı.
Ben seni tanıyorum.
Ama artık kolay cevaplardan şüphelenmeyi öğreniyordu. Leya’nın yüzüne baktı. Bu kadını dün tanımıştı. Aylin’in gölgesi onda yaşıyordu, ama Leya kendi hayatını, kendi ellerini, kendi yaralarını, kendi öfkesini ve kendi halkını taşıyordu. Serdar onu Aylin’e indirgerse, ikinci kez kaybedecekti.
“Ben onu tanıdığımı sanıyordum,” dedi.
Leya’nın bakışı değişti.
Serdar devam etti:
“Asıl şimdi aramaya başlıyorum.”
Bu cevap avludaki havayı değiştirdi.
Leya, beklediği türden bir sahiplenme duymamıştı. Serdar “evet, seni tanırdı” dememişti. Onun yerine kendi cehaletini kabul etmişti. Tanıdığını sandığı Aylin’i, şimdi Leya’nın karşısında yeniden aramaya başlayacağını söylemişti. Bu, Leya’yı rahatlatmadı. Ama saldırılmış gibi de hissettirmedi.
“Aramak,” dedi Leya, “bulmak değildir.”
“Biliyorum.”
“Beni bulduğunu sanma.”
“Sanmıyorum.”
“Onu da bulduğunu sanma.”
Serdar’ın içi sızladı.
“Artık sanmıyorum.”
Tarhun ikisine baktı.
Yüzünde sabırsızlıkla rahatsız bir dikkat arasında gidip gelen bir ifade vardı. İsimler onu hâlâ öfkelendiriyordu ama artık bu konuşmaların boş bir delilik olmadığını anlayacak kadar çok şeye tanık olmuştu.
Tam o sırada, uzak liman yolundan keskin bir boru sesi yükseldi.
Ses sabahın ince sessizliğini paramparça etti.
Tek bir uzun nefes gibi başladı, sonra kentin taş duvarlarına çarpıp yayıldı. Kuşlar kısa bir telaşla havalandı. Uzak sokaklarda bazı kapılar açıldı. Avlu duvarının ötesinde bir kadın çocuğunu susturdu. Tarhun anında gerildi. Eli kılıcının kabzasına gitti. Leya kolyeyi avucunda kapattı. Serdar ise duvara yaslanmış hâlde başını liman yoluna çevirdi.
Toz yükseliyordu.
Uzakta, depolara yakın hatta, sabah daha tam başlamadan hareketlenen bir kafile vardı. İlk başta yalnız toz bulutu seçiliyordu. Sonra gölgeler belirdi: arabalar, hayvanlar, muhafızlar, mızrak ya da uzun sopalar taşıyan adamlar. Depo kapısında bekleyen muhafızlar düzen değiştiriyor, bazıları yolu açıyor, bazıları kalabalığı geriye itiyordu.
Boru sesi ikinci kez çaldı.
Bu kez daha kısa.
Daha emredici.
Tarhun’un yüzü sertleşti.
“Morkos’un adamları,” dedi Leya.
Sesindeki öfke, alışkanlıkla bastırılmıştı. Bu, yeni bir korkunun sesi değildi. Her sabah bir yerlerden yeniden çıkan, halkın hayatına kendini hatırlatan eski bir zorbalığın sesiydi.
Serdar gözlerini toz bulutundan ayırmadı.
“Kim bu Morkos?”
Tarhun, liman yoluna bakarak cevap verdi.
“Bu şehirde aç kalıp kalmayacağına karar veren adam.”
Leya ekledi:
“Ve kimlerin şifa bulacağına karışabileceğini sanan adam.”
Serdar’ın zihninde taşlar yerine oturdu.
Zeytinlikler.
Depolar.
Mühür.
Liman yolu.
Bitki stokları.
Şifa evi.
Tarhun’un demiri.
Leya’nın halk üzerindeki güveni.
Morkos’un borusu.
Murat Erkmen’in sesi, modern çağın temiz odalarından, sözleşmelerinden, dosyalarından ve soğuk gülümsemesinden kopup bu antik sabahın içine geldi: Geçmişi sahiplenen bugünü yönetir.
Serdar, Morkos’u henüz görmemişti.
Ama yöntemini görmüştü.
Önce hafızayı al.
Sonra ekmeği mühürle.
Sonra şifayı satın al.
Sonra geriye yalnız itaat kalsın.
Serdar’ın omzundaki ağrı birden geri döndü. Fazla ayakta kalmıştı. Dizleri zayıfladı. Tarhun bunu fark edip kolunu uzattı ama Serdar tamamen çökmemek için avlu duvarına biraz daha yaslandı.
Leya sertçe konuştu:
“İçeri.”
Serdar itiraz etmek istedi.
Leya izin vermedi.
“Şehri gördün. Düşmanı duydun. Şimdi içeri.”
Tarhun bu kez Leya’nın yanında durdu.
“Yürüyemezsen taşırım.”
Serdar ikisine baktı.
Bir an için çok garip bir şey hissetti. Yirmi bir yıl önce kaybettiği iki insan, şimdi onu farklı isimlerle, farklı beden hafızalarıyla ve farklı yaralarla içeri çağırıyordu. Biri şifa adına, diğeri güvenlik adına. İkisi de kendisi olduğunu kabul etmiyordu. Ama ikisi de onu hayatta tutmak için aynı anda hareket ediyordu.
Bu yeterli değildi.
Ama başlangıçtı.
Serdar nefesini toparladı.
“Tamam,” dedi.
Tarhun onu destekledi. Leya önden yürüdü. İçeri girerken Serdar son kez liman yoluna baktı. Toz bulutu büyüyordu. Boru sesi kesilmişti ama etkisi hâlâ şehirde dolaşıyordu. İnsanlar yavaş yavaş yerlerini alıyor, sabah daha başlamadan Morkos’un düzenine göre hizalanıyordu.
Şifa evinin eşiğinden geçerken Serdar içinden tek bir cümle kurdu.
Bu savaş yalnız kılıçla kazanılmaz.
İçeri döndüğünde taş odanın serinliği onu yeniden sardı. Leya kolyeyi bez keseye koymadı. Bu kez avucunda tuttu. Tarhun kapının yanına geçti. Serdar taş masaya dönerken, bedeninin sınırını kabul etmek zorunda kaldı.
Ama zihni artık şehrin haritasını görmüştü.
Ve haritayı gören adam, yalnız yaralı sayılmazdı.