Gece, Tralleis limanının üzerine mürekkep gibi yayıldı.
Gündüzün bütün sesleri yavaş yavaş çekilmişti ama şehir susmamıştı. Liman hiçbir zaman tam susmazdı. Gece de amfora ipleri gerilir, halat halkaları taş babalara sürtünür, su teknelerin karınlarına vurur, uzakta bir zincir ağır ağır yer değiştirir, nöbetçi adımları mermer zeminde kısa ve ölçülü yankılar bırakırdı. Gündüz bunlar kalabalığın içinde kaybolurdu. Gece ise her ses kendi gölgesini büyütürdü.
O gece Tralleis’in gölgeleri fazla uzundu.
Morkos’un malikânesi, limanın üst yamacında, hem depolara hem de şehrin iç sokaklarına bakacak biçimde kurulmuştu. Gündüzleri beyaz taşları ve geniş revaklarıyla zenginlik gösterirdi; gece ise bir karakoldan çok mezara benzerdi. Duvarların üstünde yağ lambaları yanıyor, her kapıda iki muhafız bekliyor, avlunun ortasındaki küçük havuzda su değil karanlık parlıyordu. Koku bile bu eve aitmiş gibi disiplinliydi: zeytinyağı, balmumu, temiz keten, mühür mumu, paslanmamış metal ve kuru defter sayfaları.
Morkos bu kokuları severdi.
Çünkü her biri sahipliği anlatırdı.
Malikânenin iç odasında, ağır ahşap masanın üzerinde listeler duruyordu. Kayıp mal listeleri. Yeniden yazılmış kayıtlar. Flora deposundan eksilen çuvallar. İyi zeytinyağından azalan ölçüler. Reçine kapları. Kantaron yağı. Kekik ve adaçayı demetleri. Kantar görevlilerinin geceye dair verdikleri çelişkili ifadeler. Baygın bulunan muhafızın yetersiz anlatımı. Dumanın nereden çıktığını açıklamaya çalışan iki ayrı rapor. Ve en önemlisi, şifa evine vurulamayan mühür için hazırlanmış ama kullanılmamış balmumu parçası.
Morkos, masanın başında oturuyordu.
Gündüz şifa evinin önünde giydiği düzenli giysilerinin üstüne koyu bir örtü almıştı. Yorgun görünmüyordu. Yorgun görünmek, başkalarının insafına bırakılmış insanların lüksüydü. Morkos yorgunluğunu bile saklamayı bilirdi. Yalnızca sağ elinin parmakları, gümüş saplı asanın üzerinde aralıklı ve sessiz bir ritim tutuyordu.
Bu ritim, o gün ilk kez bozulmuştu.
Serdar’ın fısıltısı hâlâ kulağındaydı.
Sen geçmişi mühürlediğini sanıyorsun Morkos.
Morkos, o cümleyi zihninden kovmaya çalıştıkça cümle daha derine inmişti. Çünkü yabancı, ona güçten ya da ölümden söz etmemişti. Borçtan, kılıçtan, isyandan ya da halktan da değil. Daha tehlikeli bir şeyden söz etmişti.
Hikâyeden.
Soydan.
Gömülü yerlerden.
Morkos’un en güvendiği sırların bir gün açılmış mezar kapıları gibi görüleceğinden.
Bu, kaba bir tehdit değildi. Kaba tehditler satın alınabilir, susturulabilir ya da boğazı kesilerek sonlandırılabilirdi. Bu fısıltı başka bir yerden gelmişti. Yabancının sözlerinde, şehirdeki sıradan adamların cesaret gösterirken kullandığı kör inanç yoktu. Bir kâhin gibi konuşmamıştı. Bir deli gibi de değil. Daha çok bir kayıtçı gibi. Bir defterin son sayfasını görmüş ama ilk sayfaları hâlâ saklayan biri gibi.
Morkos’un parmakları asanın sapında durdu.
Geleceği bilmek diye bir şeye inanmazdı.
Ama bilgiye inanırdı.
Ve yabancının elinde bilgi vardı.
Kapı hafifçe açıldı.
İçeri giren adam önce görünmedi; yalnız karanlığın şekli değişti. Rasimon, her zamanki gibi kendini duyurmadan odaya girmişti. Ne hızlı yürüyordu ne yavaş. Ne saygısızdı ne de fazla eğik. Morkos’un adamıydı ama masaya yaklaşırken bir köle gibi değil, avdan dönen bir hayvan gibi duruyordu. Sessiz, dikkatli, kendi kanını ve başkasının kanını aynı soğukkanlılıkla taşıyan biri.
Morkos başını kaldırdı.
“Geç kaldın.”
Rasimon cevap vermedi.
Önce masaya yaklaştı. Sonra pelerininin içinden küçük bir deri kese çıkardı. Keseyi açtı ve içindekileri tek tek masanın üzerine bıraktı.
Bir parça halat lifi.
Çok ince bir metal çapak.
Koyu renkli, mermer tozuna benzeyen küçük bir birikinti.
Kanla kararmış bir keten iplik kırıntısı.
Ve taşın içinden kazınmış gibi duran, griyle siyah arasında tuhaf bir toz.

Morkos bunlara hemen dokunmadı.
Önce Rasimon’a baktı.
“Bunlar nedir?”
Rasimon’un sesi alçak ve soğuktu.
“Yabancının geçtiği yerlerden kalanlar.”
“Limanı zaten biliyorum.”
“Liman yalnız başlangıç.”
Bu cümle, odanın havasını biraz daha ağırlaştırdı.
Morkos’un parmakları yeniden asanın sapına kapandı.
“Konuş.”
Rasimon masadaki ilk parçayı gösterdi.
“Bu lif, limandaki muhafızın bağında kalan parçayla aynı tür. Düğüm şehir düğümü değil. Hamal düğümü değil. Denizci düğümü de değil. Kısa, işlevli, yük altında sıkışan ama kesmeden açılabilen bir bağ. Savaş bilen biri böyle bağlar.”
Morkos lif parçasını aldı.
Küçüktü. Neredeyse değersiz görünüyordu. Ama Rasimon’un getirdiği şeyler değersiz olmazdı. Morkos onu iki parmağı arasında çevirdi.
“Savaş bilen yabancı.”
“Evet.”
“Bunu zaten gördük.”
Rasimon ikinci parçayı, küçük metal çapağı işaret etti.
“Bu, flora deposunun kilidinden kopmuş. Demirci işi. Tarhun’un ocağındaki alet izleriyle aynı aileden. Kapı kırılmadı. Susturuldu.”
Morkos’un gözleri daraldı.
“Demirci.”
“Yabancının emrini anlıyor.”
Morkos’un bakışı Rasimon’a keskin biçimde döndü.
“Emrini mi?”
“Evet.”
Rasimon, şifa evi önündeki sahneyi anlatmadı önce. O, olayları sıraya göre değil önem sırasına göre dizmeyi severdi.
“Tünelde gördüm. Demirci geri dönmek istedi. Yabancı tek kelime söyledi. Emir gibi. Demirci itaat etti.”
Morkos’un yüzünde küçümseyici bir gülümseme belirdi.
“Koca Tarhun bir yabancının sözüyle döndü, öyle mi?”
“Döndü.”
“Parayla mı?”
“Hayır.”
“Korkuyla?”
“Hayır.”
Morkos’un gülümsemesi kayboldu.
“Neyle?”
Rasimon kısa süre düşündü.
“Beden hafızasıyla.”
Morkos bu cevabı sevmedi.
“Şair gibi konuşma.”
“Şair değilim.”
Rasimon’un sesi değişmedi.
“Demirci, yabancının işaretlerini düşünmeden anlıyor. Önceden birlikte çalışmış adamların ritmi var aralarında. Ama Tarhun onu tanımıyor gibi davranıyor. Ya gerçekten tanımıyor ya da tanıdığını kendi de bilmiyor.”
Morkos elindeki lif parçasını masaya bıraktı.
Bu bilgi hoşuna gitmedi ama ilginçti.
Tarhun, şehirde kaba kuvvetiyle bilinen bir demirciydi. Başı derde girer, borçlarını zor öder, Morkos’un defterlerine girer ama tamamen satın alınamazdı. Böyle adamlar rahatsızlık verirdi ama yönetilebilirdi. Fakat bir yabancının emrini düşünmeden anlayan bir Tarhun, başka bir şeydi.
Bir düzenin parçası.
Ve Morkos, kendi kurmadığı düzenlerden nefret ederdi.
Rasimon, mermer tozuna benzeyen koyu kırıntıyı gösterdi.
“Bu demirci dükkânındaki taşın çevresinden. Mermer. Ama sıradan yüzey tozu değil. Kanla karışmış. Taşın bazı çizgilerini ortaya çıkarıyor.”
Morkos’un bakışı daha da keskinleşti.
“Ne çizgisi?”
“Harita olabilir.”
“Şehir haritası mı?”
“Yalnız şehir değil.”
Oda sessizleşti.
Morkos’un asası artık tamamen hareketsizdi.
“Ne gördün?”
Rasimon ilk kez küçük bir duraksama gösterdi. Bu, bilgi sakladığı için değil; gördüğünü doğru kelimeye dökmek istediği için oldu.
“Tünel hattı,” dedi. “Demirci dükkânının altında. Eski su yollarına bağlı. Zeytinlik yamacına çıkıyor. Şifa evine ulaşabilecek ara hatlar olabilir. Ama daha derinde başka bir koku var.”
“Koku?”
“Rutubet değil. Sarnıç değil. Mezar değil. Demir ve soğuk taş gibi ama ikisi de değil.”
Morkos’un gözlerinde kısa bir rahatsızlık geçti.
Rasimon bunu gördü.
Demek Morkos da bazı derin kokulardan haberdardı.
Ama adını hemen söylemedi.
“Yabancı o derin hattı koruyor,” dedi Rasimon. “Tünelde beni başka çıkışa sürdü. Dövüşmeyi seçti ama öldürmedi. Kan dökmek istemediği için değil yalnız. Kanın iz bırakacağını biliyordu. Beni derinden uzağa çekti.”
Morkos yavaşça arkasına yaslandı.
“Demek sende derin bir şey olduğunu düşündü.”
Rasimon’un yüzü değişmedi.
“Benden çok, benim neyi bulacağımı düşündü.”
“Ve buldun mu?”
“Hayır.”
Morkos’un bakışı sertleşti.
Rasimon devam etti:
“Henüz.”
Bu kelime odada hoş olmayan biçimde durdu.
Morkos’un kulağı, Serdar’ın fısıltısını hatırladı. Gömülmüş yerler. Açılmış mezar kapıları. Geçmiş. Mühür. Soy. Şimdi Rasimon da aynı karanlık hattın kenarında durmuş, henüz diyordu.
Morkos bu kelimeden hoşlanmadı.
“Yabancının kuşağında ne vardı?” diye sordu.
Rasimon’un gözleri çok az parladı.
“Gördünüz mü?”
“Senin gözün gördüyse, benim kulağım da duyar.”
Rasimon başını eğmedi. Sadece onaylar gibi baktı.
“Küçük bir metal nesne. Ne olduğunu görmedim. Hançerim kuşağına yaklaştığında bedenini o bölgenin önüne kapattı. Bir savaşçı canını korur. O, bir an için o nesneyi canından önce korudu.”
Morkos’un parmakları masadaki mühürlü anahtara gitti.
Bu anahtar, şehirdeki en eski depolardan birinin mührünü açardı. Morkos onu çoğu zaman yanında taşımaz, masasında tutmazdı. Ama bugün oradaydı. Çünkü bugün kapı, mühür ve kilit kavramları onun içinde başka türlü dolaşıyordu.
“Metal,” dedi Morkos.
“Evet.”
“Altın mı?”
“Hayır.”
“Gümüş?”
“Sanmıyorum.”
“Mühür?”
“Belki. Ama şehir mührü değil.”
Morkos’un yüzünde ince bir düşünce belirdi.
Şehir mührü değil.
Yabancı mühür.
Kendi adını taşıyan bir metal parçası olduğunu bilmiyordu. Bunu bilseydi, başka türlü tepki verirdi. Ama şimdilik sadece şunu biliyordu: Yabancının kuşağında, onun canından önce koruduğu küçük bir metal sır vardı.
Bilgi.
Morkos için bu kelime altından daha ağırdı.
Altın el değiştirirdi.
Bilgi, el değiştirmeden önce insanı değiştirirdi.
“Şifacı?” diye sordu Morkos.
Rasimon masadaki kanlı iplik kırıntısına baktı.
“Leya halkı arkasına alıyor. Şifa evi bir ev değil. Damar. Dağıtım noktası. Hastalar, borçlular, kadınlar, fırın, kuyu, zeytinlik hattı… Şifa adı altında haber de taşıyabilirler.”
“Taşıyorlar mı?”
“Taşıyacaklar.”
Morkos’un yüzünde çok kısa bir memnuniyet geçti.
“Çünkü Nikos.”
Rasimon cevap vermedi.
Morkos bunu fark etti.
“Nikos işe yaradı.”
“Yarıya kadar.”
Morkos’un bakışı soğudu.
“Yarıya kadar ne demek?”
“Çocuk kırıldı.”
“Elbette kırıldı. Korkmuş çocuklar kırılır.”
“Evet. Ama şimdi kimin elinde kırıldığı belli değil.”
Morkos’un yüzü sertleşti.
Rasimon devam etti:
“Leya onu içeri aldı. Yabancı cezalandırmadı. Demirci öldürmedi. Bu, çocuğu geri kazanmak için yeterli olabilir.”
Morkos gülümsedi.
“Onu geri kazanamazlar. Annesi bizim elimizde.”
“Bedenler elinizde. Korku hâlâ sizin elinizde. Ama çocuk artık yalnız korkuyla hareket etmeyebilir.”
Morkos bu kez rahatsızlığını gizlemedi.
“Sen bana kendi casusumun bana yalan söyleyeceğini mi anlatıyorsun?”
“Evet.”
Oda soğudu.
Muhafızlardan biri kapının dışında kıpırdandı ama içeri girmedi.
Morkos, Rasimon’a uzun uzun baktı.
“Ve sen bunu engellemedin.”
“Engelleseydim bize tek yalan gelirdi. Engellemezsem yalanın nasıl kurulduğunu görürüm.”
Morkos’un öfkesi bir an yönünü kaybetti.
Rasimon’un mantığı çoğu zaman sinir bozucuydu. Ama faydasız değildi. Nikos’un yalan söylemesine izin vermek, yalanın ucundaki eli görmek için daha iyi olabilirdi. Yabancı onu kullanmaya çalışacaktı. Bu belliydi. Leya buna ahlaki bir kılıf verecekti. Tarhun koruyacaktı. Peki sonra?
Sonra yalan bir yere bağlanacaktı.
Morkos’un parmakları masadaki anahtarı aldı.
Ağırdı.
Soğuktu.
Üzerindeki eski işaretler gece ışığında koyu çizgiler gibi duruyordu.
“Onlara yanlış kapıyı gösterelim,” dedi.
Rasimon başını hafifçe kaldırdı.
Morkos’un gözlerinde şimdi başka bir parıltı vardı. Şifa evi önündeki sarsıntı geri çekilmiş, yerini daha tanıdık bir açlık almıştı. Hesap. Sahiplik. Karşı hamle.
“Nikos’un annesi ve kardeşi preslerin altında tutuluyor,” dedi Morkos.
“Evet.”
“Yabancı bunu öğrendi.”
“Muhtemelen.”
“Onları kurtarmaya gelecek.”
“Evet.”
“Gece.”
“Evet.”
Morkos gülümsedi.
“Güzel.”
Rasimon’un yüzü değişmedi.
“Çok kolay.”
Morkos’un gülümsemesi silinmedi.
“Ben kolay demedim.”
“Preslere doğrudan tuzak kurarsanız yabancı bunu koklar. Demirci de. Şifacı da belki.”
“Bu yüzden preslere tuzak kurmayacağız.”
Rasimon ilk kez tam dikkat kesildi.
Morkos anahtarı masaya bıraktı.
Tok bir ses çıktı.
“Onları preslere çağıracağız. Ama beklediğimiz yer presler olmayacak.”
Rasimon’un gözleri daraldı.
Morkos devam etti:
“Nikos’a annesiyle kardeşinin preslerde olduğu söylenecek. Zaten öyle. Yalan değil. Ama gece vardiyasında onları güvenlik için eski yağ mahzenine taşıyacağımız haberini de sızdıracağız.”
“Eski yağ mahzeni?”
Morkos masasındaki listelerin altından küçük bir parşömen çıkardı. Bu parşömen yeni değildi. Kenarları koyulaşmış, bazı yerleri yağ lekesiyle yarı saydam olmuştu. Morkos onu masaya açtı. Rasimon eğildi.
Harita, liman depolarının eski bir alt bölümünü gösteriyordu. Zeytinyağı küplerinin saklandığı mahzenler, yangın zamanında kapatılan taş odalar, kullanılmayan drenaj hattı ve bir çıkış tüneli. Ama haritanın kenarında, ana hatlardan ayrılan ince bir çizgi vardı. Çizgi doğrudan demirci dükkânı hattına gitmiyordu. Ona paralel iniyor, sonra eski bir kapalı depo boşluğunda kesiliyordu.
Rasimon çizgiye baktı.
“Bu yol kayıt dışı.”
Morkos’un gülümsemesi derinleşti.
“Kayıt benim elimdeyse, kayıt dışı olan da benimdir.”
Rasimon parmağını haritanın kenarındaki kapalı bölgeye yaklaştırdı.
“Burada ne var?”
“Eski mühür odası.”
“Depo mu?”
“Bir zamanlar. Sonra kapatıldı.”
“Neden?”
Morkos hemen cevap vermedi.
Bu duraksama, Rasimon’un dikkatinden kaçmadı.
“Çünkü bazı taşlar nem tutar,” dedi Morkos sonunda.
Bu yalandı.
Ya da yalanın çok küçük bir doğruya sarılmış hâliydi.
Rasimon yalanı duydu ama şimdilik üstüne gitmedi. Efendiler de bazen takip edilirdi. Ancak doğru anda.
Morkos anahtarı parşömenin üstüne koydu.
“Yabancı preslere bakacak. Orada iz bulacak. İz onu eski yağ mahzenine götürecek. Rehineleri orada bulacağını sanacak. Demirci kapı açmaya çalışacak. Şifacı çocuğun annesi için acele edecek. Yabancı da kendini gösterecek.”
“Ya kuşağındaki metal?”
Morkos’un gözleri karardı.
“Onu orada alacağız.”
“Öldürmeden mi?”
Morkos bir süre sustu.
Serdar’ın fısıltısı yine kulağındaydı.
Ben gömülmüş yerlerden geldim.
En güvendiğin sırlar benim için açılmış mezar kapıları.
Bu adam ölürse, sözleri de onunla ölür müydü?
Hayır.
Belki de tam tersine, cesedi halkın elinde bir hikâyeye dönüşürdü. Üstelik üzerindeki metal alınmadan öldürülürse bilgi kaybolabilirdi. Künye, kimlik, mühür her neyse; önce alınmalı, okunmalı, anlaşılmalıydı.
“Öldürmeden,” dedi Morkos.
Rasimon başını hafifçe eğdi.
“Bu zor.”
“Sen zoru sevmez misin?”
“Severim. Ama doğru zoru.”
Morkos ona baktı.
“Doğru zoru anlat.”
Rasimon haritadaki eski yağ mahzenine baktı.
“Yabancı dar alanda iyi dövüşüyor. Yaralı ama bunu telafi ediyor. Demirci güçlü ve kapı konusunda hızlı. Şifacı beklenenden daha tehlikeli; çünkü insanları hareket ettiriyor. Nikos artık çift taraflı olabilir. Pres hattına açık tuzak kurarsak geri dönerler.”
“Bu yüzden eski mühür odası.”
“Evet. Ama orada da kaba kuvvet yetmez.”
Rasimon parmağını haritadaki drenaj hattına koydu.
“Yol ikiye ayrılmalı. Rehinelerin kokusu bir hatta. Asıl bekleme diğer hatta. Yabancı, rehineleri kurtardığını sandığı anda kuşağındaki metali korumayı bırakır.”
Morkos’un gözlerinde memnuniyet belirdi.
“Devam et.”
“Anne ve kardeş gerçekten orada olmalı mı?”
Morkos düşündü.
“Olmazsa yalan kokar.”
“Tamam. Ama görünür yerde değil. Sesleri duyulacak. Ulaşmaları zor olacak. Şifacı sesi takip edecek. Demirci kapıya yüklenecek. Yabancı ise yolu kontrol edecek. O an bölünürler.”
Morkos’un gülümsemesi genişledi.
“Ve sen?”
Rasimon cevap verdi:
“Ben yabancının yolunda değil, geri döneceği yerde beklerim.”
Morkos başını çok hafif salladı.
“Çünkü geldiği yerden çok gitmek zorunda kaldığı yer önemlidir.”
“Evet.”
Bu cümle, Serdar’ın kendi mantığına benziyordu. Morkos bunu fark etti mi, Rasimon bilmiyordu. Ama kendisi fark etti. Yabancıyı yakalamak için onun kaçtığı yeri değil, korumak zorunda olduğu şeyi bulmak gerekiyordu.
Serdar’ın korudukları belliydi.
Leya.
Tarhun.
Kuşağındaki metal.
Halkın nefesi.
Ve adı henüz konmamış derin hat.
Morkos sandalyesinden kalktı.
Odadaki lambalar yüzünün bir yanını aydınlatıyor, diğer yanını karanlıkta bırakıyordu. Gümüş saplı asasını aldı. Sonra masadaki mühürlü anahtarı avucuna koydu. Anahtarın ağırlığını ölçtü.
“Ben yıllardır limanı kilitledim,” dedi. “Depoları kilitledim. Borçları kilitledim. İnsanların umutlarını bile vade tarihine bağladım.”
Rasimon sessiz kaldı.
Morkos’un sesi alçaldı.
“Bugün o yabancı bana kapıdan söz etti. Mühürden. Gömülü yerlerden. Sırlarımdan.”
Anahtarı yumruğunda sıktı.
“Demek kilitlenecek şey artık yalnız kapılar değil.”
Rasimon’un gözleri ona döndü.
Morkos karanlık bir gülümsemeyle konuştu:
“İpi bulacağız Rasimon.”
“Yabancının tuttuğu ipi mi?”
“Evet.”
“Ya gerçekten bir ip yoksa?”
Morkos anahtarı masaya sertçe bıraktı.
Ses, odanın duvarlarına çarptı.
“O zaman ip dediği şeyi bulacağız. Adamın nereden geldiğini bulamıyorsak, nereye gitmek zorunda olduğunu buluruz. Orada bekleriz.”
Rasimon yavaşça başını salladı.
Bu mantık doğruydu.
Bir avın doğduğu yer bilinmeyebilir.
Ama susadığı su, koruduğu yuva, döndüğü iz, kurtarmak zorunda kaldığı kişi bulunabilirdi.
Morkos devam etti:
“Pres hattına haber gidecek. Nikos’a da. Ama Nikos haberin bize ait olduğunu bilmeyecek.”
“Bilir.”
“Bilsin. Korkuyla saklamaya çalışsın. Yabancı bunu tersine çevirdiğini sansın.”
Rasimon’un yüzünde belli belirsiz bir ifade belirdi.
Bu, neredeyse takdir sayılabilirdi.
Morkos, Rasimon’un kurduğu avın içine kendi tuzağını koyuyordu. Nikos’a gidecek bilgi hem gerçek olacak hem eksik olacak hem de Serdar’ın karşı-istihbarat hamlesini besleyecek kadar inandırıcı olacaktı. Serdar, yalanı kendi kontrol ettiğini sanacaktı. Oysa Morkos, kontrol edilen yalanın içine başka bir yalan saklayacaktı.
İyi tuzaklar bazen doğru bilginin içine konurdu.
Morkos bunu biliyordu.
“Şifa evi?” diye sordu Rasimon.
“Mühür yarın.”
“Yarın beklerler.”
“Beklesinler.”
“Geleceklerse gece gelirler.”
Morkos gülümsedi.
“Ben de mühür için gündüzü beklerim. Ama av için geceyi.”
Oda sessizleşti.
Dışarıdan limanın gece sesi geldi. Uzakta bir gemi halatı gerildi. Zincir taşta sürtündü. Bir nöbetçi öksürdü. Sonra yine karanlık.
Rasimon masadaki kanlı iplik kırıntısını aldı.
“Yabancı sizi bugün geri adım attırdı.”
Morkos’un yüzü soğudu.
“Kelime seçerken dikkatli ol.”
“Geri çekildiniz.”
“Geri çekilmek yenilgi değildir.”
“Bunu o da biliyor.”
Morkos’un bakışı Rasimon’a çakıldı.
Rasimon devam etti:
“Bu yüzden tehlikeli.”
Morkos bir süre sessiz kaldı.
Sonra asanın sapını yavaşça masaya dayadı.
“Ben de tehlikeli adamları severim,” dedi. “Çünkü pahalı olurlar.”
“Bu adam satılık değil.”
“Her adam satılmaz.”
Morkos’un sesi daha da alçaldı.
“Ama her adam bir şey uğruna hareket eder. O şeyi bulursan, adamın fiyatını değil yönünü alırsın.”
Rasimon bu cümleyi kabul etti.
Çünkü avcılığın özü buydu.
Av her zaman yem için gelmezdi.
Bazen yavrusu için gelirdi.
Bazen yarası için.
Bazen kaybettiği iz için.
Bazen de kendi geçmişinden gelen bir ses için.
Yabancı hangi ses için geliyordu?
Rasimon bunu hâlâ bilmiyordu.
Ama öğrenmek istiyordu.
Morkos parşömeni katladı. Anahtarı eline aldı. Sonra masadaki toz parçalarına tekrar baktı.
“Mermer tozunu sakla,” dedi.
“Emredersiniz.”
“Lifi de.”
Rasimon başını salladı.
“Metal çapağı?”
“Tarhun’un ocak kokusunu taşıyorsa kalsın. Gerekirse onun üzerine yazılacak suç hazır olur.”
“Demirciyi hemen almayacak mısınız?”
“Hayır.”
Morkos’un gözleri karanlıkta parladı.
“Bir demirci, kapı açarken daha faydalıdır. Kapalıyken değil.”
Rasimon bunu da kabul etti.
Morkos’un planı büyüyordu. Şifa evi gündüz mühürle baskılanacak, gece rehin hattı yem olarak kullanılacak, Nikos hem casus hem sahte sızıntı hâline getirilecek, Tarhun kapı açmaya zorlanacak, Leya rehine sesinin peşine çekilecek, Serdar ise korumak zorunda olduğu her şey arasında bölünecekti.
Ve o bölünme anında kuşağındaki metal alınacaktı.
Morkos’un asıl hedefi buydu artık.
Şifa malzemeleri değil.
Liman zararı değil.
Bir günlük geri çekilmenin intikamı bile değil.
Yabancının tuttuğu ip.
Rasimon keseyi yeniden topladı. Mermer tozunu ayrı bir bez parçasına sardı. Halat lifini başka bir küçük kaba koydu. Metal çapağı avucunda bir süre tuttu.
“Bir şey daha var,” dedi.
Morkos ona baktı.
“Ne?”
“Yabancı sizi sadece tehdit etmedi. Sizi yokladı.”
Morkos’un yüzü ifadesizleşti.
Rasimon devam etti:
“Fısıltısında bilgi vardı ama ölçülüydü. Tam söylemedi. Sizin neye tepki vereceğinizi görmek istedi. Siz soy, hikâye ve gömülü sır kelimelerine tepki verdiniz.”
Odadaki hava dondu.
Morkos’un eli asaya gitti.
“Beni mi okuyorsun Rasimon?”
“Hayır,” dedi Rasimon.
Sonra çok kısa bir duraksamayla ekledi:
“Onun sizi nasıl okuduğunu söylüyorum.”
Bu fark, ikisinin de yaşaması için gerekliydi.
Morkos uzun süre sustu.
Sonra yavaşça gülümsedi.
“İyi.”
Rasimon’un gözlerinde küçük bir belirsizlik geçti.
Morkos devam etti:
“Bırak okusun. Okuduğu her şey, ona bir sayfa daha çevirdiğini sandırır. Biz kitabı değiştireceğiz.”
“Kitabı mı?”
“Mühür, kayıt ve borç kitabını.”
Morkos masasındaki balmumu parçasını aldı. Henüz kullanılmamıştı. Şifa evinin kapısına vurulması için hazırlanmış, sonra geri getirilmişti. Balmumunu başparmağıyla ezdi. Yumuşaktı. Isı görünce şekil alacaktı. Soğuyunca sertleşecekti.
“İnsan da balmumu gibidir Rasimon,” dedi. “Doğru yerde ısıtırsan istediğin mührü alır.”
Rasimon cevap vermedi.
Buna inanıp inanmadığı belli değildi.
Morkos balmumunu küçük tabağa bıraktı.
“Bu gece hazırlık yap.”
“Kaç adam?”
“Az.”
“İyi adamlar mı?”
“Sen seç.”
Rasimon başını salladı.
“Gürültüsüz.”
“Evet.”
“Rehineler canlı kalacak mı?”
Morkos ona baktı.
“Yabancı gelene kadar.”
Rasimon’un yüzü değişmedi.
Ama bu cevap odada soğuk kaldı.
Morkos, onun yüzündeki en küçük tepkiyi bile aradı. Bulamadı. Rasimon’un en faydalı yanı buydu. Merhameti olsa bile, görev sırasında yüzüne çıkmazdı. Merhameti yoksa zaten sorun yoktu.
“Git,” dedi Morkos.
Rasimon keseyi aldı. Kapıya yöneldi. Tam çıkacakken Morkos onu durdurdu.
“Rasimon.”
Avcı döndü.
Morkos’un sesi bu kez daha alçaktı.
“Yabancıyı küçümseme.”
Rasimon’un cevabı hemen geldi:
“Zaten küçümsemiyorum.”
“Beni de.”
Bu kez Rasimon kısa bir süre sustu.
Sonra başını eğdi.
“Etmiyorum.”
Kapı açıldı.
Rasimon karanlığa karıştı.
Morkos odada yalnız kaldı.
Masanın üzerinde kayıp listeleri, mühür mumu, anahtar, eski harita ve Serdar’ın fısıltısının bıraktığı görünmez çizik duruyordu. Morkos yavaşça parşömeni yeniden açtı. Eski yağ mahzeni hattına baktı. Sonra haritanın kenarındaki kapalı bölgeye.
O kapalı bölgeyi uzun zamandır düşünmemişti.
Ya da düşünmemeyi seçmişti.
Eski mühür odası.
Nemli taş.
Derin soğuk.
Bazı kapıların ardında yağ değil, başka şeyler saklanırdı. Morkos bunu babasından duymuştu. Babası da kendi babasından. Ailede bazı odalar açılmaz, bazı taşlar sayılmaz, bazı anahtarlar miras listelerine yazılmazdı. Morkos bu tür hikâyeleri çocukken dinlemiş, gençken gülmüş, güçlendikçe saklamıştı.
Şimdi bir yabancı, gömülü yerlerden söz etmişti.
Morkos’un gülümsemesi kayboldu.
Belki de av sadece şifa evinde, preslerde ya da tünelde değildi.
Belki de yıllardır kendi evinin altında unuttuğu bazı şeyler, başkasının hafızasında uyanmaya başlamıştı.
Bu düşünce onu korkutmadı.
Korku kelimesini kendine yakıştırmazdı.
Ama dikkatini keskinleştirdi.
Morkos, mühürlü anahtarı avucuna aldı.
Bu kez ona bir depo anahtarı gibi bakmadı.
Bir kilidin dişi gibi de değil.
Bir zaman parçası gibi baktı.
Sonra yavaşça, neredeyse zevkle gülümsedi.
“İpi bulacağız,” diye fısıldadı.
Odadaki lambanın alevi titredi.
Dışarıda gece limanı yeniden ses verdi. Halat gerildi. Zincir sürtündü. Su, taş duvara vurdu.

Morkos anahtarı kapattığı avucunda sıktı.
İlk kez limanı değil, zamanı kilitlemek isteyen bir adam gibi gülümsüyordu.
Ve Tralleis’in altında, henüz kimsenin tam anlamıyla sahip olmadığı mühürlü karanlık, yeni tuzağın kokusunu çoktan almaya başlamıştı.