İkinci iniş, ilkinden daha sessiz başladı.
İlkinde taşın ne söyleyeceğini bilmiyorlardı. Aşağıdan gelen havanın insanı hangi hatıraya, hangi korkuya, hangi yaraya sürükleyeceğini ölçmemişlerdi. Mermer bloğun altında gerçekten bir yol var mı, kan hattı onları yalnız eski bir su mahzenine mi götürüyor, yoksa daha derinde başka bir düzen mi bekliyor; hiçbirinden emin değillerdi.
Şimdi emin oldukları şey azdı.
Ama yetiyordu.
Sağ hat vardı.
İp halkası işareti gerçekti.
Hava ağırdı.
Uğultu duyuluyordu.
Ve aşağıda, şemanın alt katmanında, henüz adını koyamadıkları mühürlü bir şey bekliyordu.
Demirci dükkânında gün yükselmişti ama içeriye doğrudan ışık girmiyordu. Kapılar kapalı, pencereler yarı örtülüydü. Dışarıda Morkos’un adamları limanda geceki kargaşanın adını değiştirmeye çalışıyor, kayıtçılar eksilen çuvalları yanlış sayım diye yazıyor, halk ise sabahın sıradan hareketlerini yapıyormuş gibi görünerek birbirinin yüzündeki yeni soruyu okumaya çalışıyordu. İçeride ise Serdar, Tarhun ve Leya başka bir sabaha hazırlanıyordu.
Bu kez acele yoktu.
Acele, ilk hatanın kardeşiydi.
Tarhun taş kapağın çevresindeki demirleri daha dikkatli dizdi. Eğer dışarıdan biri içeri bakarsa, o köşe yine sıradan bir hurda yığını gibi görünecekti. Ama içeriden taşın kaldırılması için yeterli boşluk bırakılmıştı. İnce kancalar, kısa keskiler, halatın düğümlenmiş kısmı ve Leya’nın hazırladığı sirke-kekik bezleri sırasına konmuştu. Tarhun her şeyi elinin ulaşacağı mesafeye yerleştiriyor, sonra bir an durup düzeni yeniden değiştiriyordu. Bu, Serdar’ın tanıdığı bir hazırlıktı. Teçhizat kontrolü. Farklı çağ, farklı malzeme, aynı ritim.
Leya bu kez daha az konuştu.
Konuşmadığı için daha az öfkeli değildi.
Sadece öfkesini işe çevirmişti. Filtre bezlerini daha sıkı sardı, küçük bir kil kaba sirke ve ezilmiş kekik koydu, bir başka keseye keskin kokulu reçine parçaları yerleştirdi. Serdar’ın omzunu tekrar kontrol etti. Dikiş hattına baktığında yüzünde hiçbir memnuniyet yoktu.
“Bu inişe bedenin hazır değil,” dedi.
Serdar onun gözlerine baktı.
“Biliyorum.”
“Yine de ineceksin.”
“Evet.”
“Bunu cesaret sanma.”
“Sanmıyorum.”
“İyi. Çünkü bazen aptallık, cesaretin kıyafetini giyer.”
Tarhun araya girmedi.
Çünkü Leya’nın haklı olduğu yerler vardı.
Serdar da bunu biliyordu. Omzundaki yara yeniden açılmamıştı ama sakin de değildi. Basınçlı yeraltı havası, dar geçit ve eğimli taş basamaklar bedenini zorlayacaktı. Eğer düşerse, Tarhun onu çıkarabilirdi; ama Tarhun da dar hatta sıkışırsa, Leya’nın elindeki ip ikisini birden yüzeye çekmeye yetmeyebilirdi. Her şey hesaplıydı. Ama hesaplı olması güvenli olduğu anlamına gelmiyordu.
Leya son düğümü attı.
Halatı Serdar’ın belinden değil, gövdesini sıkmadan ama düşüşte ağırlık alacak biçimde omuz altından geçirdi. Yaralı tarafına baskı yapmaması için düğümü sağ yanına kaydırdı. Sonra aynı hattın ikinci ucunu Tarhun’a verdi.
“Üç düğüm geri çekilme,” dedi.
Serdar başını salladı.
“İki sert çekiş yardım,” dedi Tarhun.
Leya ona baktı.
“Bir sürekli çekiş tehlike.”
Tarhun da başını eğdi.
Leya halatın ana ucunu iki eline aldı. Lifler avucuna sertçe bastı. Daha önceki kısa inişte elleri kızarmıştı; şimdi parmaklarının içine ince keten sargı sarmıştı. Yine de halatın yakacağını biliyordu. Bu iyi bir ağrıydı. Kontrol edilebilir, anlamlı, işe yarar bir ağrı.
Serdar taş kapağın başına geçti.
“Bu kez sağ hatta giriyoruz,” dedi.
“Biliyorum,” dedi Leya.
“İlk hedef oda değil. İlk hedef sağ hattın güvenli geçilebilir olup olmadığını görmek.”
Leya’nın bakışı değişmedi.
“Bunu kendine söylüyorsun.”
Serdar cevap vermedi.
Çünkü doğruydu.
Tarhun mermer bloğu kaldırdı.
Taş bu kez daha az direnmedi. Sanki ilk açılışla uyanmış, şimdi geleceklerini beklemişti. Ağır sürtünme sesi dükkânın içinde yayıldı. Açılan boşluktan yeniden o hava yükseldi: rutubet, mineral, pas, ıslak taş ve derinden gelen metalik gerilim. Serdar bu kez sendelemedi. Koku yine 2005’i çağırdı ama hazırlıklıydı. Geçmişin aniden boğazına sarılmasına izin vermedi.
Yine de çukurun başındaki yağmur kokusu bir an burnuna geldi.
Yılmaz’ın elleri.
Aylin’in sesi.
Halat.
Taban yok.
Serdar filtre bezini ağzına ve burnuna çekti.
“İniyoruz,” dedi.
İlk basamak soğuktu.
İkincisi kaygandı.
Üçüncüsünden sonra yukarıdaki ışık küçüldü.
Tarhun arkasından indi. İri gövdesi dar açıklığa sığarken taşın kenarı pelerinine sürtündü ama ses çıkarmadı. Leya açıklığın başında kaldı. Halatı iki eliyle tuttu. Serdar onu son kez yukarıda gördüğünde, yağ lambasının alttan vuran ışığı yüzünün çizgilerini sertleştirmişti. Bir hekimden çok, kapı başındaki nöbetçi gibi duruyordu.
İp onun elindeydi.
Bu kez Serdar bunu daha derinden hissetti.
Aşağı indikçe, tünelin ilk bölümündeki antik su yolu görüntüsü tekrar ortaya çıktı. Yosunlu basamaklar, pürüzlü taşlar, mineral kabukları, eski su izleri. Sonra taş işçiliği değişti. Basamaklar eşitlendi. Duvarlar düzeldi. Havalandırma yarıkları, sanki doğal çatlakmış gibi gizlenmiş yerlerinden hava çekmeye başladı. Su tahliye kanalları karanlıkta ince çizgiler hâlinde ilerliyordu.
Serdar meşaleyi öne tuttu.
Alev titredi.
Sönmedi.
Ama bu kez alevin rengi önceki inişten daha soluktu. Sarının içinde mavimsi bir kenar vardı. Serdar bunu gördü ve zihnine yazdı. Havadaki mineral ya da gaz oranı değişiyor olabilirdi. Ya da aşağıdaki basınç, ateşi normalden farklı besliyordu. Bu çağın kelimeleriyle bunu anlatamazdı ama gözleri veriyi alıyordu.
Tarhun üç adım geriden geldi.
“İp gergin,” dedi.
Serdar halatı yokladı.
Yukarıdan Leya’nın varlığı, liflerin içinden avucuna kadar geliyordu.
“Devam.”
Demir halkaya geldiklerinde ikisi de durdu.
İlk inişte gördükleri ağır halka, duvara gömülü hâlde karanlıkta bekliyordu. Paslı yüzeyinde halatın binlerce kez sürtmesiyle oluşmuş derin aşınma izleri vardı. Serdar bu kez yalnız bakmakla yetindi. Dokunmadı. Çünkü dokunduğunda 2005’in eli onun eline geçiyordu. Buna şimdi izin veremezdi.
Tarhun halkayı uzun uzun izledi.
“Burası bana bakıyor gibi,” dedi.
Serdar ona döndü.
“Ne demek?”
Tarhun kaşlarını çattı.
“Bilmiyorum. Taş, demir, iz… Bunlar bana bakmaz. Ben onlara bakarım. Ama bu…”
Sustu.
Sonra alçak sesle ekledi:
“Sanki bu halka, benim onu hatırlamamı bekliyor.”
Serdar’ın içi sıkıştı.
“Hatırlıyor musun?”
Tarhun’un cevabı hemen gelmedi.
Demir halkaya baktı, sonra kendi ellerine. Kalın, nasırlı, is tutmuş demirci elleri. Ama Serdar o ellerde başka bir gecenin halat tutan parmaklarını da görüyordu.
“Hayır,” dedi Tarhun.
Sonra düzeltir gibi ekledi:
“Ama ellerim susmuyor.”
Bu cümle tünelin içinde ağırlaştı.
Serdar daha fazlasını sormadı.
İlerlediler.
Çatallanma noktasına vardıklarında sağ geçit onları bekliyordu.
Sol yol yine eski mahzen hattının nemli ve daha anlaşılır kokusunu taşıyordu. Sağ yol ise dar ağzıyla karanlığın içine iniyor, meşale ışığını birkaç adım sonra yutuyordu. Girişteki ip halkası işareti, meşale vurunca belirginleşti. Tek halka. İçinden geçen ince çizgi. Aşağıya inen kısa kuyruk. Aceleyle kazınmıştı ama kararsız değildi.
Serdar işaretin önünde durdu.
Bu kez geri dönmedi.
“Sağ hat,” dedi.
Tarhun filtre bezini yüzüne çekti.
“Sağ hat.”
Serdar halata iki kısa çekiş verdi.
Yön değiştiriyoruz.
Yukarıdan bir cevap geldi. Tek sağlam çekiş.
Anlaşıldı.
Serdar dar geçide girdi.
İlk adımda hava değişti.
Sanki tünelin kendisi nefes alıyordu.
Meşale alevi yukarı değil, geçidin derinliğine doğru yatay biçimde eğildi. Hava onları arkadan itmedi; önden çekiyor gibiydi. Serdar bunu yüzünde, göz kapaklarında, filtre bezinin ıslak dokusunda hissetti. Dar geçit, basit bir iniş yolu değil, aşağıdaki büyük boşluğa açılan bir damar gibiydi. Hava oraya doğru akıyor, küçük bir hayvanı yuvasına çeken karanlık gibi onları içine çağırıyordu.
Tarhun bunu hemen fark etti.
“Hava çekiliyor yabancı,” dedi.
Sesi tuhaf biçimde boğuldu. Üç adım gerideydi ama sanki çok daha uzaktan geliyordu. Tünel sesi emiyor, sonra başka yerden geri veriyordu.
Tarhun meşalesini öne doğru kaldırdı.
Alev yatay bükülmüştü.
“Aşağıda devasa bir boşluk var.”
Serdar cevap vermedi.
Çünkü boşluğun ne olduğunu, adını koyamasa bile, ruhunda hissediyordu.
Bu yalnız bir oda değildi.
Bu, 2005’te tabanı bulunamayan elli metrelik sessizliğin altındaki karşılıktı.
O gece, halatın ucunda zemin aramışlardı. Halat inmiş, inmiş, inmiş; fener ışığı kesilmiş, telsiz cızırtıya boğulmuş, herkes karanlığın dibinde bir taban beklemişti. Ama taban yoktu. En azından onların dünyasında yoktu.
Ya zemin aşağıda değil de zamanda kaymışsa?
Ya o elli metrelik boşluk, aslında bu odaya denk gelen ama başka bir çağdan görülemeyen sessizliğin yüksekliğiyse?
Serdar bu düşünceyi itmedi.
İlk kez, onu tamamen dışlamadı.
Dar geçit daha dikleşti.
Basamaklar basamak olmaktan çıkıp eğimli taş oyuklarına dönüştü. Serdar sol eliyle duvara dayanmak istedi ama yaralı omzu izin vermedi. Sağ eliyle hem meşaleyi tutuyor hem taşın kenarlarını yokluyordu. Tarhun arkasından daha ağır ama daha güvenli iniyordu. Bir noktada tünel o kadar daraldı ki Tarhun yan dönmek zorunda kaldı.
“Bu yolu benim gibiler için yapmamışlar,” dedi.
Serdar nefesini ölçerek cevap verdi:
“Belki de sadece tek kişi için yaptılar.”
“Kim?”
Serdar cevap vermedi.
Çünkü o sorunun cevabı tünelin sonunda duruyor olabilirdi.
Aşağı indikçe uğultu arttı.
Bu artık yalnız kulakla duyulan bir ses değildi. Dişlerde, kaburgalarda, yaralı omzun içindeki iltihaplı sızıda hissediliyordu. Sanki taşın altında çok büyük ama görünmez bir çark dönüyor, her dönüşte zamanı biraz daha sıkıştırıyordu. Meşale ışığı bazı anlarda uzuyor, bazı anlarda kısalıyor, duvarlara düşen gölgeler doğal olmayan biçimde geriye doğru akıyor gibi görünüyordu.
Serdar bir an durdu.
Duvarın yüzeyinde beyaz bir ışık gördüğünü sandı.
Floresan.
Revir koridoru.
Soğuk fayans.
Aylin’in beyaz önlüğü.
Sonra ışık dağıldı.
Yalnız meşale kaldı.
Tarhun’un sesi geldi:
“Serdar.”
Bu kez ona yabancı dememişti.
Serdar bunu fark etti.
Ama dönmedi.
“Devam ediyorum.”
“Yüzün…”
“Devam.”
Tarhun bir an sustu.
Sonra arkasından geldi.
Son birkaç basamak, neredeyse tamamen karanlığa oyulmuştu. Tünel burada bir boğaz gibi daralıyor, sonra aniden önlerinde açılıyordu. Serdar önce boşluğu hissetti. Hava genişledi. Uğultu bir anda yükselmedi; tam tersine, kesildi.
Bu kesilme daha korkutucuydu.
Çünkü çok derin bir sessizlik başladı.
Serdar tünelin ağzından çıktı.
Oda daireseldi.
Yüksek tavanlıydı.
Ve olmaması gereken kadar düzenliydi.
Meşale ışığı ilk anda duvarlara yetmedi. Serdar alevi yukarı kaldırdı. Işık taş yüzeylerin üzerinde yavaşça yayıldı. Daire biçimli geniş odanın duvarları doğal mağara gibi değildi. Kesilmiş, düzeltilmiş, belli aralıklarla oyuklar açılmıştı. Oyukların bazıları boştu, bazıları kapalı. Tavan yükseliyor, merkezde karanlık bir daireye doğru daralıyordu. O dairenin tam üstünde, sanki bir zamanlar açık olup sonra doğal olmayan bir biçimde kapatılmış bir boşluğun izi vardı.
Serdar’ın nefesi kesildi.
Tavanın merkezi.
2005’teki çukurun izdüşümü.
Revir binasının altında taban bulamayan boşluğun, bu çağdaki karşılığı.
Buradaydı.
Tam buradaydı.
Tavandaki dairesel yapı, sıradan bir taş kapama değildi. Etrafındaki kesim izleri, başka taşlardan farklıydı. Orası sonradan kapatılmış gibiydi ama kapatma, bu çağa ait görünmüyordu. Ne tamamen antik ne tamamen yabancı. Taş, kendi zamanını saklıyordu. Merkezdeki kapalı dairenin çevresinde çok ince oyuklar vardı; bazıları ip sürtünmesine, bazıları demir sabitlemeye, bazıları da hiç bilmediği bir mekanizmanın yatağına benziyordu.
Serdar tavana bakarken, zihninde genç teğmen Serdar belirdi.
2005 gecesi.
Yağmur altında çukurun başında duruyordu.
Halat aşağı iniyordu.
Metreler sayılıyordu.
On.
Yirmi.
Otuz.
Kırk.
Elli.
Taban yok.
Şimdi, o halatın hayali ucu gözünün önünde tavandaki kapalı daireden sarkıyor gibiydi. Sanki başka bir zamanda aşağı sallandırdıkları ip, burada yukarıdan inmeyi beklemişti.
Serdar’ın içinden cümle geçti:
O gece ipin ucunda zemin aramıştık.
Meğer zemin değil, binlerce yıldır bizi bekleyen bu sessiz oda varmış.
Tarhun odaya girdiğinde hemen kılıcına gitmedi.
Bu iyiye işaretti.
Korku kılıca koşmuyorsa, akıl hâlâ çalışıyordu. Tarhun önce duvarlara baktı. Sonra tavana. Sonra zemine. Meşalesini yavaşça çevirdi. Gölgeler dairesel odanın duvarlarında dönmeye başladı. Bazı gölgeler taşın biçiminden değil, insanın zihninden çıkıyormuş gibi büyüyordu.
“Burası…” dedi Tarhun.
Cümleyi tamamlayamadı.
Serdar da tamamlamadı.
Çünkü burası için bildikleri kelimeler yetmiyordu.
Odanın merkezine birkaç adım attı. Zemin taşları düzgün kesilmişti. Daire biçiminde dizilmişlerdi. Tam merkezde çok ince, çıplak gözle zor seçilen bir çatlak halkası vardı. Meşale ışığı bu halkanın üzerinde dolaştığında taş bir an metal gibi parladı.
Sonra Serdar yerde küçük bir şey gördü.
İlk bakışta taş çatlağına sıkışmış kuru bir kök sandı. Eğildi. Meşaleyi yaklaştırdı. Çatlağın arasında, zamanla taşın rengine yaklaşmış ama hâlâ kendi lifli dokusunu koruyan ince bir parça duruyordu.
Halat lifi.
Serdar’ın eli dondu.
Tarhun yaklaştı.
“Ne buldun?”
Serdar cevap vermedi. Lifi iki parmağının arasına dikkatle aldı. Çok küçük, neredeyse değersiz bir parça. Ama parmak uçlarına değdiği anda bedeninden ince bir elektrik geçti. Gerçek elektrik mi, hatıranın şoku mu bilmiyordu. Lif, bu çağa ait olamazdı. Buradaki antik halatların kaba keten ya da kenevir dokusuna benzemiyordu. Daha düzenli, daha sık, daha işlenmişti. Eskimişti, taş tozuyla kaplanmıştı, ama Serdar onu tanıdı.
Elli metrelik halat.
2005’te çukura indirdikleri halat.
Aynı dokunun kırıntısı.
Aynı örgü.
Aynı imkânsızlık.
Serdar lifi avucunda tuttu.
Avucunun içi titredi.

“Bu…” dedi Tarhun.
O da dokuyu görmüştü.
Belki ne olduğunu bilmiyordu ama bunun bu dünyaya ait olmadığını anlamıştı.
Serdar’ın sesi çok alçak çıktı:
“Bizim halat.”
Tarhun’un yüzü karardı.
“Bizim?”
Serdar gözlerini tavandaki daireden ayırmadan cevap verdi:
“Benim geldiğim gecenin halatı.”
Tarhun bir an geri çekildi.
Sonra elini taş duvara koydu.
Bu, denge için yapılmış bir hareketti. Ama eli duvara değdiği anda Tarhun sanki yanmış gibi irkildi ve elini geri çekti.
“Burası…”
Sesi değişmişti.
Bu kez korku vardı.
“Burası canlı.”
Serdar ona döndü.
Tarhun avucuna baktı. Yanık yoktu. Kesik yoktu. Ama yüzünde taşın kendisine dokunmuş gibi bir dehşet vardı.
“Taşın arkasında bir nabız atıyor,” diye fısıldadı.
Serdar odanın sessizliğini dinledi.
Başta uğultu kesilmiş sanmıştı. Şimdi anladı: kesilmemişti. Sadece odanın içine girince ses olmaktan çıkıp basınca dönüşmüştü. Duvarların arkasında bir şey atıyor gibi değildi; daha çok bütün oda, çok büyük bir ritmin içinde kalmıştı. Nefes gibi. Ama canlı nefes değil. Zamanın sıkışıp gevşemesi gibi.
“O nabız değil Tarhun,” dedi.
Lifi dikkatle küçük bir bez parçasına sardı.
“O, zamanın kendisi.”
Tarhun ona baktı.
Artık bu tür cümlelere hemen öfkelenmiyordu.
Belki de aşağıda öfkenin tutunacak yeri yoktu.
Serdar odanın sonundaki karanlık bölüme yöneldi.
Dairesel odanın duvarında bir kapı vardı.
İlk anda kapı gibi görünmüyordu. Çünkü menteşe yoktu. Ahşap yoktu. Kapı kanadı yoktu. Duvarın içinde, diğer taşlardan biraz daha koyu ve daha yoğun duran büyük bir mühürlü yüzey vardı. Kenarları neredeyse kusursuz biçimde birleşmişti. Ancak meşale ışığı yana vurduğunda, çevresindeki ince oyuk çizgisi seçiliyordu. Bu, açılması için yapılmış ama açılmaması istenmiş bir kapıydı.
Üzerinde semboller vardı.
Bazıları antik harflere benziyordu. Bazıları mermer şemadaki ip halkası işaretinin daha karmaşık hâlleriydi. Bazılarıysa Serdar’ın zihnine modern uyarı levhalarını çağırdı. Tehlike. Giriş yasak. Basınç. Yetkisiz geçiş. Bunlar aynı semboller değildi elbette. Ama mantık benzerdi. Bu kapı, dua için değil uyarı için işaretlenmişti.
Antik çağın en korkutucu yanı eski olması değildi.
Bu kapı eskiydi ama asıl korkutucu olan bu değildi.
Asıl korkutucu olan, bu kadar tanıdık bir mantıkla tasarlanmış olmasıydı.
Bir askerî tahkimat.
Bir sığınak.
Bir karantina kapısı.
Bir frekans odası.
Serdar hangi kelimenin doğru olduğunu bilmiyordu. Belki hiçbiri. Belki hepsi.

Tarhun kapıya yaklaştı ama dokunmadı.
Bu bile değişimdi.
Normalde kilit gören eli kilide giderdi. Ama burada kapının kendisi, el uzatmayı yasaklayan bir ağırlık taşıyordu. Tarhun parmaklarını yarım kaldırdı, sonra indirdi.
“Bu kapı açılmak için yapılmamış,” dedi.
Serdar kapının çevresindeki taşlara baktı.
“Hayır.”
“Öyleyse neden kapı?”
Serdar, mühür çizgisinin altındaki çok ince aşınmaya eğildi.
“Çünkü bir gün açılması gerekebilir.”
Tarhun’un sesi sertleşti.
“Bugün değil.”
Serdar ona baktı.
Bu cümleyi Tarhun’un söylemesi beklenmedikti.
Demirci, Serdar’ın şaşkınlığını gördü.
“Ne?” dedi. “Senin gibi ben de aptal değilim. Burada taşın arkasında nabız atan bir şey var. Kapıyı açarsak, neyin dışarı çıkacağını bilmiyoruz.”
Serdar kısa bir süre sustu.
Sonra başını salladı.
“Bugün değil.”
Halat bu sırada hafifçe gerildi.
Leya.
Yukarıdan iki kısa çekiş geldi.
Durum?
Serdar halatı aldı. Bir kısa çekiş verdi.
Hayattayız.
Sonra bir duraksama.
İkinci kısa çekiş.
Dönüş hazırlığı.
Leya’nın cevabı hemen geldi. Tek sağlam çekiş.
Anlaşıldı.
Serdar son kez odaya baktı.
Tavandaki kapalı daire.
Zemindeki çatlak halka.
Halat lifinin bulunduğu yer.
Canlı gibi basınç taşıyan duvarlar.
Mühürlü kapı.
İp halkası sembolleri.
Bu oda, Serdar’ın geçmişinde açılan elli metrelik sessizliğin altındaki cevaptı. Ama cevap, kendini tamamen vermemişti. Daha çok ilk cümlesini söylemiş, sonra kapının ardına çekilmişti.
Tarhun geri dönmek için tünele yöneldi.
Serdar kapıdan ayrılmadan önce bir an durdu.
Kapının altındaki taşın yüzeyinde, meşale ışığına tam denk gelince beliren çok ince bir kazıma gördü. Yazı değildi. Tam sembol de değil. Daha çok bir çizgi hatası gibi. Fakat Serdar’ın içi, bunun hata olmadığını söyledi.
Eğildi.
Orada, neredeyse silinmiş bir iz vardı.
Bir halka.
Halkanın altında yarım kalmış bir çizgi.
Ve çizginin yanında iki küçük oyuk.
İki nokta.
Serdar bunu anlamadı.
Ama zihni kaydetti.
Sonra geri döndü.
Dar geçide yeniden girdiklerinde odanın sessizliği arkalarında kaldı ama tam kaybolmadı. Sanki mühürlü kapının ardındaki basınç, artık onların kaburgalarının içine yerleşmişti. Yukarı çıktıkça uğultu yeniden ses hâline geldi. Meşale alevi normal yönüne döndü. Hava daha ağır ama daha anlaşılır oldu.
Çatallanma noktasında Serdar bir kez durdu.
Sağ geçidin girişindeki ip halkası işaretine baktı.
Artık bunun ne anlama geldiğini tam bilmiyordu.
Ama bir şey kesindi:
Bu işaret yalnız aşağıya inen yolu göstermiyordu.
Geri dönülmesi gerektiğini de hatırlatıyordu.
İp, karanlığa bağlanmak için değil, karanlıktan çıkmak için vardı.
Yukarıdaki basamaklara ulaştıklarında Leya’nın gölgesi büyüdü. Açıklığın başında diz çökmüş, halatı iki eliyle kavramıştı. Onları gördüğü anda halatı bırakmadı. Tam tersine biraz daha sıkı tuttu. Sanki gözleriyle görse bile, elleri dönene kadar inanmayacaktı.
Serdar açıklıktan çıktı.
Tarhun hemen ardından geldi.
Leya önce Serdar’ın yüzüne baktı. Sonra omzuna. Sonra Tarhun’un ellerine. Sonra ikisinin de arkasındaki karanlığa.
“Kapıya vardınız,” dedi.
Bu bir soru değildi.
Serdar başını salladı.
“Evet.”
“Açmadınız.”
“Hayır.”
Leya’nın omuzları çok az indi.
Bunu hemen gizledi.
“Ne buldunuz?”
Serdar bir an cevap vermedi.
Kuşağından küçük bezi çıkardı. İçine sardığı halat lifini açmadı; sadece avucunun içinde tuttu. Leya, o küçük pakete baktı.
“Bu ne?”
Serdar’ın sesi çok alçak çıktı.
“2005’ten kalan bir parça.”
Leya’nın yüzü gerildi.
Tarhun araya girdi.
“Orada bir oda var. Daire şeklinde. Tavanında kapalı bir boşluk. Duvarlarında… bilmiyorum. Taş gibi değil. Kapı var. Mühürlü.”
Leya gözlerini Serdar’a çevirdi.
“Sen?”
Serdar mermer şemanın yanına çömeldi. Kan hattının alt katmanına baktı. Sonra gözleri boş dairenin merkezine gitti.
“Elli metre aşağısı boş değilmiş,” dedi.
Leya anlamadı.
Ama cümlenin ağırlığını hissetti.
Serdar devam etti:
“2005’te taban bulamamıştık. Çünkü taban bizim zamanımızda değildi.”
Dükkânın içindeki hava değişti.
Tarhun bile bu cümlenin karşısında suskun kaldı.
Leya yavaşça sordu:
“Neredeydi?”
Serdar kapalı taş açıklığa baktı.
“Burada.”
Sonra elindeki halat lifini daha sıkı tuttu.
“Ve bizi bekliyordu.”
Kimse konuşmadı.
Dışarıda Tralleis sabaha bütünüyle uyanmıştı. Morkos’un limanı düzenini yeniden kuruyor, Rasimon izlerin peşine düşüyor, Nikos’un kanı hâlâ bir ihtimal olarak havada asılı duruyor, halkın aldığı şifa sessizce evlerde dolaşıyordu. Bütün bunların altında ise dairesel oda, mühürlü kapısı ve zamanın nabzıyla yeniden karanlığa gömülmüştü.
Serdar o an, 2005’teki çukurun bir düşüş olmadığını ilk kez tam olarak hissetti.
O bir kapıydı.
Yanlış zamandan bakılmış bir kapı.
Ve şimdi o kapının diğer tarafına ilk kez dokunmuşlardı.