Yükleniyor...
Bölüm 1 - Eski Bir Görev Emri Kapak Görseli
Rüzgarın Hafızası II
Bölüm 1 - Eski Bir Görev Emri

Konağa Dönüş: Uyku Tutmayan Adam

9. Sahne 12 dk okuma 22 okunma
Bölüm 1 - 9. Sahne Karanlığa Yürüyen Adam
Bölüm 1 - 9. Sahne Karanlığa Yürüyen Adam
Bölüm 1 - 9. Sahne Karanlıkta Revir - Bekleyen Sırlar
Bölüm 1 - 9. Sahne Karanlıkta Revir - Bekleyen Sırlar

Serdar revir binasından çıktığında yağmur henüz tam başlamamıştı.

Ama hava artık yağmurun kendisinden daha ıslaktı. Bulutlar taburun üzerine alçalmış, gökyüzü tek parça koyu bir örtüye dönüşmüştü. Revir kapısının önündeki sarı ışık, nemle ağırlaşmış havada dağılıyor; beton zemini, bahçe yolunu ve ağaçların gövdelerini bulanık bir parıltıyla birbirine bağlıyordu. Serdar kapının eşiğinde bir an durdu. Arkasında Selçuk’un odası, masadaki dosyalar, sarı lamba, boş delil torbası ve yirmi bir yıl saklanmış itiraflar vardı. Önünde ise konak, gece ve henüz tamamlanmamış eski bir görev.

Rüzgâr revirin cephesine çarpıp ağaçların arasından geçti.

Serdar’ın ceketinin içindeki kolye, hareketle birlikte sol göğsüne hafifçe dokundu.

Küçük bir metal parçasının bu kadar ağır olabileceğini daha önce düşünmemişti. Kolyeyi cebine koyduğu andan beri ağırlığı değişmiyordu ama anlamı büyüyordu. Artık yalnızca Aylin’in hatırası değildi. Dosyadan çıkarılmış bir şeydi. Evraktan kurtarılmış bir emanet. Aynı zamanda, Serdar’ın kendi çizgisini aştığının da kanıtı. Buna ne ad vereceğini hâlâ bilmiyordu. Hırsızlık mı, koruma mı, geç kalmış bir sahip çıkma mı?

Adını koymak için erken olduğunu düşündü.

Bazı şeylerin adı, insan onları taşıdıktan sonra belli olurdu.

Konağa giden kısa bahçe yoluna saptı. Adımları istemsizce hızlanmıştı. Bunu fark edince yavaşlamaya çalıştı ama beden onu dinlemedi. Revirden uzaklaştıkça daha rahatlaması gerekirdi. Oysa tam tersi oluyordu. Selçuk’un odasındaki dosyalar, tutanaklar ve soğuk bürokratik dil en azından ona tutunacak bir zemin veriyordu. Kâğıt vardı. Cümle vardı. Saatler, ölçüler, imzalar, raporlar vardı. Eksik de olsa, yanlış da olsa, insanın önüne konmuş bir düzen vardı.

Şimdi o düzen geride kalmıştı.

Konağa yürürken Serdar’ın yanında yalnızca kendi vicdanı vardı.

Bu, dosyalardan daha tehlikeliydi.

Taburun akşam düzeni geceye dönüyordu. Koğuşlardan birkaç kısık ses geldi, sonra kesildi. Yemekhane tarafında son tabak sesleri duyuldu. Nizamiye ışıkları yağmur öncesi pusun içinde daha soluk görünüyordu. Uzakta bir görevli acele etmeden yürüyordu; başı hafif öne eğik, yağmur başlamadan son kontrolünü bitirmeye çalışan bir adamın hareketleriyle. Her şey normaldi. Fazla normal.

Serdar, normal görünen şeylere artık güvenmiyordu.

Revirin içinde okudukları zihninde soğuk bir sıra hâlinde duruyordu: manyetik sapma, telsiz kesintisi, pusula iğnesinin dönmesi, elli metre halat, taban teması yok, saat uyumsuzlukları, personel hareketleri belirsizleştirilmiş, firar ihtimali değerlendirilmiştir.

Firar.

Bu kelime artık öfke doğurmakla kalmıyor, onu ileri itiyordu. Çünkü kelimenin arkasındaki korkaklığı görmüştü. Yılmaz’ın sadakatiyle, Aylin’in aklıyla, o gecenin fiziksel imkânsızlıklarıyla hiçbir ilgisi olmayan, yalnızca dosyayı kapatmaya yarayan bir mühürdü. Hakikatin üzerine basılmıştı. Serdar artık o mührün kenarını kaldırmıştı.

Geri koyamazdı.

Konağın taş yolu yağmur kokusunu içine çekmişti. Botlarının altında nemli taşlar kayganlaşmaya başlamıştı. Ağaçların yaprakları rüzgârla birbirine sürtünüyor, her sürtünme yaklaşan fırtınanın alçak bir uyarısı gibi duyuluyordu. Serdar kapıya vardığında, konağın dış aydınlatmaları eski taş duvarları sıcak bir renge boyuyordu. Bu sıcaklık sahte geliyordu ona. İçeride temiz yatak, eski ahşap kokusu, kilitli kapı ve güvenli bir oda vardı. Ama güven dediğin şey bazen yalnızca tehlikenin henüz kapıyı çalmamış hâliydi.

Kapıyı açıp içeri girdi.

Lobide kimse yoktu. Resepsiyon masasının üzerindeki küçük lamba yanıyor, zeytin dalı motifli seramik kâsenin kenarında loş bir halka oluşturuyordu. Duvar saatinin tik takları, ahşap holün içinde olduğundan daha yüksek duyuluyordu. Serdar istemsizce saate baktı. Akrep ile yelkovanın konumunu zihnine kaydetti. 2005 tutanaklarındaki saat uyumsuzlukları hâlâ içindeydi. Bir duvar saatine bakmak bile artık basit bir hareket olmaktan çıkmıştı.

Saat işliyordu.

Şimdilik.

Bölüm 1 - 9. Sahne Karanlığa Yürüyen Adam

Merdivenlerden çıktı. Ahşap basamaklar bu kez daha yüksek gıcırdadı. Konağın gecesi başlamıştı; gündüzün restorasyonla parlatılmış yüzü çekilmiş, eski ev kendi kemik seslerine dönmüştü. Koridorda lambalar sarı ve yorgundu. Bazı kapıların altından ince ışık sızıyor, bazıları tamamen karanlık duruyordu. Serdar kendi odasının önünde durdu. Anahtarı kilide sokmadan önce revir tarafına bakan koridor penceresine göz attı. Karanlıkta binanın yalnızca solgun çizgisi seçiliyordu.

Sonra odasına girdi.

Kapıyı kapattı.

Kilidi çevirdi.

Bu kez kilidin sesi, dış dünyayı değil, onu içerideki sessizliğe kapatmış gibi geldi.

Odanın loşluğu onu bekliyordu. Masa, yatak, sandalye, komodin, açık bırakılmış perde aralığı, pencerenin camında biriken nem… Her şey bıraktığı yerdeydi. Komodinin üzerindeki tabanca da öyle. Metal gövdesi masa lambasından gelen zayıf ışıkta kısa bir çizgiyle parladı. Serdar silaha baktı ama elini uzatmadı. Az önceki tutanaklardan sonra silahın temsil ettiği güven fazla sınırlı görünüyordu. Bazı karanlıklara kurşun işlemezdi.

Doğrudan banyoya geçti.

Işığı açınca aynadaki yüz ansızın karşısına çıktı. Buna hazır değildi. Yine de önce aynaya değil, musluğa yöneldi. Suyu sonuna kadar açtı. Borulardan kısa bir inleme geldi, sonra soğuk su lavaboya sertçe vurdu. Serdar iki avucunu suyun altına tuttu ve yüzüne çarptı.

Soğukluk derisini kesti.

Bir kez daha.

Sonra bir kez daha.

Suyu kapatmadı. Ellerini lavabonun iki yanına dayadı. Parmakları porseleni kavradı. Başını yavaşça kaldırdı.

Aynadaki adama baktı.

Şakaklarındaki kırlar, banyodaki beyaz ışıkta olduğundan daha belirgin görünüyordu. Göz kenarlarındaki çizgiler derindi. Alnında, güneşin, uykusuzluğun, kararların ve pişmanlıkların bıraktığı sert izler vardı. Cildi koyulaşmış, kurumuş, zamanla ve araziyle kavrulmuştu. Yüzünde bir emekli huzuru yoktu. Dinlenmiş bir adamın yumuşaklığı hiç yoktu. Aynadaki yüz, yalnızca yaşlanmış değildi; uzun süre ayakta kalmak zorunda bırakılmıştı.

Serdar bu yüze bir süre yabancı gibi baktı.

Sonra o genç adamı hatırladı.

2005’te çukurun başında duran Üsteğmen Serdar. Daha hızlı yürüyen, daha sert konuşan, emir verdiğinde dünyanın biraz olsun düzene gireceğine inanan genç adam. Tehlikeyi tanıyordu ama her tehlikenin bir protokolü olduğuna inanıyordu. Halat iner, ölçüm alınır, bölge kapatılır, rapor tutulur, sorumlular belirlenir, kayıplar aranır. Dünya sertti ama anlaşılabilirdi. O genç adam henüz dünyanın bazı yerlerde kendi kurallarını askıya alabileceğini bilmiyordu.

Aynadaki adam biliyordu.

Bu bilgi onu güçlü yapmamıştı.

Yalnızca daha yorgun yapmıştı.

Serdar, aynadaki gençliğine karşı kısa ve karanlık bir öfke hissetti. Neden daha çok zorlamadın? Neden o gece raporlara itiraz etmedin? Neden Aylin’e “gitme” derken nedenini söylemedin? Neden Yılmaz’ın adına sürülen çamuru yirmi bir yıl boyunca sökmeye gelmedin?

Bu soruların kolay cevabı yoktu.

Kolay cevaplar insanı aklar. Serdar aklanmak istemiyordu.

Musluğu kapattı.

Banyoda bir anda sessizlik büyüdü. Aynadaki yüzünden birkaç su damlası çenesine indi. Havluyu aldı ama yüzünü tamamen kurulamadı. Islaklık, uyanık kalmasına yardım ediyordu. Banyodan çıktı. Odanın loşluğu yeniden üzerine kapandı.

Yatağın kenarına oturdu.

Yatak hafifçe çöktü. Eski ahşap zemin, ağırlığını kısa bir çıtırtıyla kabul etti. Serdar bir süre hareketsiz kaldı. Dışarıda rüzgâr güçleniyor, pencere camı ince ince titriyordu. Yağmur hâlâ başlamamıştı ya da çok ince bir serpinti hâlindeydi; bekleyiş uzadıkça gece daha gerginleşiyordu.

Eli ceketinin iç cebine gitti.

Bu kez tereddüt etmedi.

Kolyeyi çıkardı.

Gümüş hayat ağacı, avucunun ortasına düştü. Zincir, parmaklarının arasından kayıp bileğine doğru uzandı. Odanın zayıf ışığında kararmış gümüş, parlaktan çok derin görünüyordu. Hayat ağacının dalları ve kökleri küçük dairenin içinde birbirine yaklaşıyor; sanki yukarı ve aşağı, geçmiş ve gelecek, kayıp ve dönüş aynı çizginin iki ucuymuş gibi duruyordu.

Serdar kolyeyi avucunda tuttu.

Metal yine ılıktı.

Normalde ceketinin içinde beden sıcaklığıyla ısınmış olması gerekirdi. Ama bu ısı yine başka türlüydü. Deriden gelen yüzeysel bir sıcaklık değil, içeriden dışarıya doğru hafifçe atan, kendini belli edip sonra geri çekilen bir titreşimdi. Serdar onu mantıkla açıklamaya çalışmadı. Şimdilik. Bazı belirtiler önce kaydedilir, sonra çözümlenirdi. Sahada acele yorum, yanlış ölüm demekti.

Ama bu saha değildi.

Ya da belki de öyleydi.

Kolyeye baktıkça Aylin’in boynu geldi gözünün önüne. Köprücük kemiğinin hemen altındaki küçük gümüş parıltı. Revir arka bahçesinde çay içerken parmaklarıyla onu düzeltmesi. “Annemindi,” deyişi. O cümlede annesini anlatmaktan çok, kendini fazla açmamaya çalışan bir özen vardı. Serdar o an sormalıydı. Annesini, kolyeyi, hayat ağacını, neden hiç çıkarmadığını sormalıydı.

Sormamıştı.

O hayatı sormamıştı.

Sonra o hayat dosyaya dönüşmüştü.

Serdar’ın avucu kolyenin etrafında kapandı. Bu kez titremedi. Titremenin yerini daha ağır bir şey almıştı. Karar henüz tam adını bulmamıştı ama şekilleniyordu. İçinde uzun cümleler yoktu. Serdar uzun iç konuşmalara güvenmezdi. İnsan kendine fazla konuştuğunda, çoğu zaman yapması gereken şeyi ertelemek için konuşurdu.

Onun iç sesi kısa, sert ve yaralıydı.

Yılmaz firar etmezdi.

Bu ilk cümleydi.

Bir hüküm. Bir tanıklık. Bir borç.

Aylin kaçmazdı.

İkinci cümle, daha derinden geldi.

Bir savunma değil; onu gerçekten tanımış olmanın kesinliği.

Ben de unutmadım.

Üçüncü cümle, diğer ikisinden daha sessizdi. Ama en çok o acıttı. Çünkü unutmadığını söylemek, neden bu kadar geç geldiğini de kabul etmek demekti. Serdar unutmadığı hâlde uzak durmuştu. Hatırladığı hâlde susmuştu. Yaşadığı hâlde dönmemişti.

Bu üç cümle odada ses olarak çıkmadı.

Ama Serdar onları yemin gibi duydu.

Tam o sırada cama ilk damla vurdu.

Kısa, ince bir tık.

Sonra ikincisi.

Üçüncüsü.

Birkaç saniye içinde yağmur düzenli bir ritim kazandı. Damlalar önce camı yokladı, sonra daha kararlı vurmaya başladı. Gökyüzü sonunda kararını vermişti. Rüzgâr, yağmuru pencereye çapraz sürüyor; camın yüzeyinde kırılan damlalar, dışarıdaki ışıkları dalgalandırıyordu.

Serdar kolyeyi avucunda tutarak ayağa kalktı.

Pencereye gitti.

Perde aralığından dışarı baktı. Revir binası karanlığın içinde, yağmur perdesinin arkasında daha uzak ve daha yakın görünüyordu aynı anda. Işıklar bulanıklaşmıştı. Bahçe yolu ıslanmaya başlamış, beton yüzeyler koyulaşmıştı. Ağaçların dalları rüzgârla eğiliyor, yapraklar yağmurun altında titriyordu.

Serdar’ın zihni bugünkü görüntüyü kaydetti.

Sonra hafıza araya girdi.

Bir an için, revirin önündeki beton alanda kırmızı beyaz emniyet şeridinin çırpındığını gördü. Yağmurda ağırlaşmış şerit, fener ışıklarında parlıyor, sonra karanlığa karışıyordu. Çukurun çevresinde yağmurluklu personel vardı. Bir er, halatın kalan kısmını tutuyor, başka biri telsize eğilmiş bir şey duymaya çalışıyordu. Selçuk gençti; yüzü daha gergin, gözleri daha açıktı. Yılmaz çukurun kenarında duruyor, omuzlarıyla rüzgârı keser gibi geniş görünüyordu.

Ve Aylin.

Fener ışığının vurduğu yerde, yüzü solgun ama gözleri canlıydı. Yağmur saçlarının kenarına yapışmıştı. Beyaz önlüğünün üzerine aceleyle geçirilmiş koyu renk bir mont vardı. Çukura bakıyordu. Korkuyla değil yalnızca; anlamak ister gibi. Sanki toprağın açtığı şey ona bir şey söylemiş de, o cümlenin geri kalanını duymaya çalışıyordu.

Görüntü bir saniye sürdü.

Sonra yağmur camı tamamen kapladı.

Serdar gözlerini kırptı.

Dışarıda artık yalnızca bugünün karanlığı vardı. Revir binası, yağmurun ardında sessizce duruyordu. Ama Serdar ne gördüğünü biliyordu. Bunun bir halüsinasyon mu, yorgun zihnin oyunu mu, yoksa geçmişin bugüne sızan ilk gerçek işareti mi olduğunu bilmiyordu. Henüz bilmiyordu.

Ama artık fark etmiyordu.

Çünkü gidecekti.

Kolyeyi yavaşça yeniden ceketinin iç cebine koydu. Bu kez saklar gibi değil, yerine yerleştirir gibi yaptı. Sol göğsünün üzerine, kalbine yakın bir noktaya. Zincir kumaşın içine kaydı. Gümüş motif, küçük bir ağırlık olarak göğsüne yaslandı.

Serdar yatağın kenarına döndü.

Botları oradaydı.

Gündüz çıkardığında sıradan bir eşya gibi bırakmıştı. Şimdi onlara baktığında, kararın biçim almış hâlini gördü. İnsan bazen büyük kararlarını büyük sözlerle değil, bot bağcığını sıkarken verir. Bir kapıyı sessizce açarken. Cebindeki metali son kez kontrol ederken. Silahının yerini bilip elini uzatmadan geçerken.

Botlarını ayağına geçirdi.

Bağcıkları sıkıca çekti. Düğümü sağlam attı. Önce sağ, sonra sol. Hareketleri yavaş değildi ama aceleci de değildi. Her hareketin amacı belliydi. Pantolon paçasını düzeltti. Ceketini giydi. İç cebindeki kolyenin yerini hissetti. Komodindeki tabancaya baktı.

Bir an düşündü.

Sonra silahı aldı, kontrol etti ve kılıfına yerleştirdi.

Bunun onu neye karşı koruyacağını bilmiyordu. Belki hiçbir şeye. Ama Serdar hazırlıksız çıkmazdı. Tehlikenin biçimi bilinmiyorsa, insan bildiği tedbirleri eksiksiz alırdı.

Masadaki kaskına baktı.

Almadı.

Bu kez motorla gitmeyecekti. Revir birkaç dakikalık mesafedeydi. Motor sesi gereksizdi. Geceye yürüyerek girmek daha doğruydu. Daha sessiz. Daha eski. Daha kişisel.

Odanın ışığını kapatmadı hemen. Pencereye son kez baktı. Yağmur artık iyice hızlanmıştı. Revirin önündeki alan, camın ardında karanlık bir leke gibi duruyordu.

Serdar içinden zamanı kontrol etti.

Gece yarısını geçmişti.

Taburun düzeninde bu saat, uykuyla nöbet arasındaki en keskin çizgiydi. Çoğu insanın savunmasının düştüğü, nöbetçilerin ise duymak istemedikleri küçük sesleri bile fazla büyüttüğü zaman. Gece yarısından sonra bazı yerler gündüzün mekânı olmaktan çıkar, başka bir anlam kazanırdı.

Serdar kapıya yürüdü.

Elini kapı koluna koymadan önce bir an durdu.

Geri dönme ihtimali hâlâ vardı. Yatağa uzanabilir, sabahı bekleyebilir, Selçuk’la yeniden konuşabilir, resmi bir yol arayabilir, kendi yaşına ve aklına uygun davranabilirdi. Bunların hepsi makul seçeneklerdi.

Ama hakikat çoğu zaman makul seçeneklerin sonunda bulunmazdı.

Özellikle yirmi bir yıl bekletilmişse.

Serdar kapıyı açtı.

Koridor karanlık ve sessizdi. Konağın eski ahşabı yağmurun sesini içine almış, basamaklar uzaktan gelen bir su uğultusuyla birlikte hafif hafif inliyordu. Serdar odadan çıktı, kapıyı arkasından sessizce çekti. Kilitlemedi. İçeri döneceğinden emin değildi belki. Ya da dönmenin artık önemli olmadığını biliyordu.

Koridorda birkaç adım attı.

Ceketinin içindeki kolye kalbine yakın duruyordu.

Yılmaz’ın dosyasındaki fotoğraf, Aylin’in vesikalığı, Selçuk’un “boşluk bile yoktu” diyen sesi, elli metrelik halat, dönmeyen pusula, duran saat, yağmur altındaki emniyet şeridi… Hepsi aynı hatta birleşti. Serdar artık yalnızca geçmişe bakmaya gitmiyordu. Geçmişin kapattığı yere bakmaya gidiyordu.

Merdivenlerin başında durdu.

Aşağıdaki loş hol, dış kapıya kadar uzanıyordu. Kapının ardında yağmur, revir ve cevap vermekten kaçınılmış karanlık vardı.

Serdar basamaklara indi.

Saat gece yarısını geçerken Serdar, hiçbir emir almadan göreve çıktı.

Bölüm 1 - 9. Sahne Karanlıkta Revir - Bekleyen Sırlar