Yükleniyor...
Bölüm 3 - Hind’e Giden Gölge Kapak Görseli
Rüzgarın Hafızası II
Bölüm 3 - Hind’e Giden Gölge

Hazırlık Gecesi: Üç Kişilik Birlik

8. Sahne 17 dk okuma 19 okunma
Bölüm 3 - 8. Sahne İnce Çizgideki Üçlü
Bölüm 3 - 8. Sahne İnce Çizgideki Üçlü
Bölüm 3 - 8. Sahne Sessiz Nöbetin İmzası
Bölüm 3 - 8. Sahne Sessiz Nöbetin İmzası

Gece ilerledikçe Tralleis’in sesi inceldi.

Gündüz, şehir insanın üzerine bütün ağırlığıyla çökerdi. Tekerlekler taş yolları ezer, hamallar yük altında homurdanır, zeytin posası güneşte ekşir, kantar başında kavga büyür, mühür görevlileri soğuk sesleriyle insanların emeğini kalem kalem eksiltirdi. Ama gece olduğunda şehir susmaz; yalnızca sesini değiştirirdi. Taş duvarların arasından daha dikkatli fısıltılar yürür, geç kalan adımlar gölgelerde saklanır, kapı sürgüleri ağır ağır çekilir, liman yönünden gelen demir ve halat sesleri daha uzak ama daha tehditkâr duyulurdu.

O gece de öyle oldu.

Tralleis, büyük bir nefes alıp onu içinde tutmuş gibiydi.

Demirci dükkânında ateş kısılmıştı. Tarhun, ocağın közünü alevsiz bırakmayı iyi bilirdi. Kızıl ışık, taş duvarlarda ve asılı aletlerde loş bir nabız gibi atıyor; her sönüşte dükkân biraz daha kararıyor, her parlayışta örs, çekiçler ve mermer şemanın kapatılmış köşesi yeniden ortaya çıkıyordu. Dışarıdan bakan biri içeride sıradan bir gece işi yapıldığını sanabilirdi. Bir demirci geç vakte kadar çalışıyordu. Belki sabah limana teslim edilecek menteşeleri, kırık bir sabanı, nalı ya da kapı sürgüsünü yetiştiriyordu.

Gerçek, o görüntüden çok daha tehlikeliydi.

Tarhun, ocağın başında diz çökmüş, ince bir demir çubuğu kızıl kor üzerinde döndürüyordu. Demirin ucu nar gibi kızardığında onu ateşten çekti, örsün üzerine aldı ve çekiçle vurdu. Fakat bu gece çekiç darbeleri gündüzkü gibi güçlü ve açık değildi. Ses kısılmıştı. Çekiç, metali dövmüyor; onunla fısıldaşıyor gibiydi. Her vuruş ölçülü, kısa, işlevliydi. Fazlası yoktu. Taş duvarların dışarıya taşıyacağı gereksiz bir gürültüye izin vermiyordu.

Serdar, dükkânın girişe yakın gölgesinde durup onu izledi.

Bunu yapmaması gerektiğini biliyordu.

Tarhun bakıldığını hisseden bir adamdı. Hele bu bakışın içinde yalnız merak değil, eski bir ismin ağırlığı varsa bunu daha derinden sezerdi. Ama Serdar gözlerini alamıyordu. Çünkü Tarhun’un elleri, kendisinin inkâr ettiği bir geçmişi, hiçbir kelimeye ihtiyaç duymadan yeniden kuruyordu.

İlk yaptığı şey kilit aparatlarıydı.

Bunlar kaba maymuncuklar değildi. Tarhun ince uçlu, farklı açılara sahip küçük demir parçaları hazırlıyor; bazılarının ucunu kanca gibi kıvırıyor, bazılarının kenarını yassılaştırıyor, bazılarının gövdesini daha esnek bırakıyordu. Sonra her birini yağlı taşla düzeltiyor, fazla pürüzü alıyor, parmaklarının arasında çevirerek kör noktalarını yokluyordu. Bir kilidi kırmak kolaydı. Sessiz açmak ise başka bir bilgiydi. Tarhun bunun ayrımını kelimeyle anlatmadı; aletlerle anlattı.

Sonra keskiler geldi.

Birinin ağzını dar tuttu. Taş aralığına girecek, baskıyı küçük noktaya toplayacak bir keskiydi bu. Bir diğerinin ağzı daha genişti; ahşap sürgüyü ayırmak ya da eski taş kapağı zorlamak için. Üçüncü küçük ve neredeyse zarifti. Tarhun onu ayrı bir bezin üzerine koydu. Serdar bu ayrımı fark etti.

“O ne için?” diye sordu.

Tarhun başını kaldırmadan cevap verdi.

“Kilit dili kırmadan oynatmak için.”

“Kırmadan?”

“Kırarsan ses çıkar. Ses çıkarsa kilit artık kapı değil, çan olur.”

Serdar başını çok az salladı.

Bu cevap, bir demircinin cevabıydı.

Ama aynı zamanda bir sızma uzmanının cevabıydı.

Tarhun bunu bilmiyordu.

Beden biliyordu.

Daha sonra metal kancalar yaptı. Çok büyük değillerdi. Tırmanma için kullanılacak ana kanca değil; dar bir taş aralığına tutunacak, ipi yönlendirecek, yükü kısa süre taşıyacak küçük kancalar. Her birinin sırtını farklı açıda bıraktı. Kimi yukarı yük alacak, kimi yana çekişe dayanacak, kimi yalnız geçici bağlama için kullanılacaktı. Serdar bu ayrımları görünce boğazında eski bir düğüm hissetti.

2005’te, gece intikalinden önce Yılmaz’ın malzemeleri dizdiği görüntü geldi aklına.

Halatlar ayrı.

Karabinalar ayrı.

Düğümler kontrol edilmiş.

Kesici aletler sağda.

Yedek parça solda.

Kişisel malzeme en son.

“Görev öncesi teçhizat kontrolü” denilen şey, çoğu insanın gözünde basit bir düzen sayılırdı. Oysa düzen, korkuyu yönetme biçimiydi. Nereye uzanacağını bilmeyen el paniğe yenilirdi. Tarhun şimdi tam bunu yapıyordu. Aletleri rastgele yığmıyordu. Temiz bir bezin üzerine işlevlerine göre diziyordu. Sessiz açılacak kilitler bir sırada. Zorlanacak taşlar için keskiler başka sırada. Bağlama kancaları bir kenarda. Fitil düzenekleri ayrı. Kısa ipler boylarına göre katlanmış. Daha uzun ip, düğümü içe gelecek biçimde sarılmış.

Serdar’ın içinden istemsizce geçti:

Düğüm sağlam komutanım.

Ses o kadar canlıydı ki, bir an için Tarhun’un değil, Yılmaz’ın diz çökmüş olduğunu sandı.

“Bunu sana ben öğretmedim,” dedi Serdar alçak sesle.

Tarhun’un eli eğenin üzerinde durdu.

Ocağın kısık kızıllığı yüzünün bir tarafını aydınlatıyor, diğer tarafını karanlıkta bırakıyordu. Başını kaldırdı.

“Neyi?”

Serdar gölgeden biraz çıktı.

“Aletleri dizme biçimini. Önce kilit, sonra keski, sonra bağlama. En son taşıma. İşlev sırası. Gürültü sırası. Risk sırası.”

Tarhun’un bakışı aletlere kaydı.

Sanki onları ilk kez görüyordu.

Bir an için odadaki ateşin sesi bile azaldı. Tarhun’un yüzünde öfke hemen belirmedi. Önce boşluk geldi. Sonra rahatsızlık. Ardından onu kapatmak için alışılmış sertlik.

“Demirci, aletini nereye koyacağını bilir.”

“Demirci bilir,” dedi Serdar. “Ama sen bunları bir ocağın değil, bir görevin sırasına göre diziyorsun.”

Tarhun ayağa kalkmadı.

Belki kalksaydı konuşma kavgaya dönerdi. Bunun yerine elindeki eğeyi yavaşça bezin üzerine bıraktı. Aletin ucu tam diğerlerinin hizasına geldi. Bu bile Serdar’ın söylediğini kanıtlıyordu. Tarhun bunu fark etti. Parmakları bir an havada kaldı.

“Bana yine o adamı giydirme,” dedi.

Sesinde öfke vardı.

Ama öfkenin altında yorgunluk da vardı.

Serdar ilk kez geri adım attı.

“Giydirmiyorum.”

“Bakışın öyle demiyor.”

Serdar susmadı.

“Bakışımı her zaman yönetemiyorum.”

Tarhun bu cevaba hazırlıklı değildi.

Serdar devam etti:

“Ben de öğreniyorum.”

Tarhun’un gözleri kısıldı.

“Neyi?”

“Seni, onda aramamayı.”

Cümle dükkânın içinde ağır kaldı.

Tarhun’un yüzündeki sertlik tamamen çözülmedi ama yön değiştirdi. Bu, kabul değildi. Barış hiç değildi. Fakat Serdar ilk kez onu yalnız kayıp bir adamın kabuğu olarak değil, kendi başına duran biri olarak görmeye çalıştığını açıkça söylemişti. Tarhun buna ne yapacağını bilemedi.

Sonunda eğeyi yeniden aldı.

“İş bitmedi,” dedi.

Serdar başını salladı.

“Bitmedi.”

Tarhun tekrar çalışmaya döndü.

Ama odanın havası değişmişti.

Serdar gölgede kalmayı sürdürdü. Tarhun kilit aletlerini, kancaları ve keskin uçları tek tek tamamladı. Sonra hepsini temiz bezin üzerine yeniden dizdi. Bu kez dizilişe bakarken kendi ellerini de izliyordu. Sanki parmaklarının bildiği şeyi zihni geriden yakalamaya çalışıyordu. Hazırlığı bittiğinde, beklenmedik biçimde ayağa kalktı.

Serdar ona baktı.

Tarhun da Serdar’a.

O an, hiçbir operasyon planında yazmayan bir şey oldu.

Tarhun’un ağzından tek kelime çıktı:

“Emir?”

Kelime, dükkânda küçük bir patlama gibi duyuldu.

Tarhun söylediği anda dondu.

Yüzündeki ifade Serdar’ın boğazını sıktı. Bu bir rol değildi. Bu bir oyun değildi. Tarhun, kendi ağzından çıkan kelimeyi kendisi duymuş ve ondan ürkmüştü. Kaşları çatıldı. Çenesi sertleşti. Bir adım geri çekilecek gibi oldu ama çekilmedi. Gözlerinde dehşetle öfke birbirine karıştı.

Serdar’ın kalbi ağırlaştı.

Yılmaz’ın sesi değildi.

Ama o kelime Yılmaz’ın dünyasından gelmişti.

Emir.

Komuta zinciri.

Görev.

Hazır ol.

Bekle.

İcra et.

Serdar, karşısındaki adamın duvarını o kelimeyle yıkmak istemedi. İstese şimdi “Yılmaz” diyebilir, o boşluğu zorlayabilir, geçmişin kapısını tırnaklarıyla kazıyabilirdi. Yapmadı. Çünkü artık öğrenmeye başlamıştı: Bazı kapılar çok sert vurulursa içeriden kapanır.

Sesini yumuşattı.

Ama komutan çizgisini tamamen bırakmadı.

“Henüz değil,” dedi.

Tarhun’un gözleri Serdar’da kaldı.

Serdar ekledi:

“Birazdan.”

Bu iki kelime Tarhun’u geri getirdi. Tam olarak rahatlatmadı; ama düşmek üzere olduğu iç boşluktan çekip çıkardı. Tarhun, gözlerini kaçırdı. Eğeyi, hazırladığı aletlerin yanına koydu. Sonra çok alçak sesle, neredeyse kendi kendine konuşur gibi söyledi:

“Ben neden böyle konuştum?”

Serdar cevap vermedi.

Çünkü doğru cevap, Tarhun’un şu an taşıyabileceğinden ağırdı.

Demirci dükkânından şifa evine geçerken sokaklar daha da kararmıştı.

Bölüm 3 - 8. Sahne İnce Çizgideki Üçlü

Serdar pelerinini omzuna dikkatle aldı. Yaralı tarafını soğuktan korumaya çalıştı ama asıl soğuk dışarıda değildi. İçinde, az önce Tarhun’un söylediği tek kelimenin açtığı yerdeydi. Emir. Yılmaz’ın bütün kaybı, bütün suskunluğu, bütün firar yalanı o kelimenin içinde yeniden ayağa kalkmıştı.

Ama gece beklemezdi.

Şifa evi, demirci ocağından farklı bir sessizlik taşıyordu.

Burada ateş kısık değil, su sürekli sıcaktı. Taş odanın bir köşesinde kaynatılmış su buharı yükseliyor, sirke ve kekik kokusu havayı temiz ama keskin hâle getiriyordu. Leya masanın başında çalışıyordu. Önünde kalın bez parçaları, küçük kil kaplar, reçine, ezilmiş kekik, adaçayı, sirke ve ince ipler vardı. Gümüş hayat ağacı kolyesi ise masanın sağ tarafında, bir bez kesenin ağzı açık bırakılmış hâlde duruyordu.

Leya kolyeyi takmamıştı.

Ama artık uzak da tutmuyordu.

Bu bile bir değişimdi.

Serdar içeri girdiğinde, Leya başını kaldırmadı.

“Tarhun hazır mı?”

“Hazır.”

“Sen?”

Serdar kısa bir süre sustu.

“Hazır olmaya çalışıyorum.”

Leya’nın eli bezin üzerinde durdu. Sonra yeniden çalışmaya devam etti.

“Bu daha doğru bir cevap.”

Serdar masaya yaklaştı.

Leya’nın hazırladığı bezler sıradan sargı değildi. Kalın katlanmışlardı. İçleri sirkeyle, kekik özüyle ve bazı reçineli karışımlarla doyuruluyordu. Sonra hafifçe sıkılıp kenara alınıyor, hava almayacak biçimde başka bir bezle sarılıyordu. Kokuları keskin ve yoğundu. Serdar birini burnuna yaklaştırdı, hemen geri çekildi.

“Ciğer yakar.”

“Duman daha çok yakar,” dedi Leya. “Bunu ağzınıza ve burnunuza bağlayacaksınız. Tam korumaz. Ama sisin içine girerken birkaç nefes kazandırır.”

“Ne kadar?”

“Dumanın yoğunluğuna bağlı.”

“Yaklaşık.”

Leya ona baktı.

“Senin sevdiğin kesin cevapları bu dünyada her zaman bulamayacaksın.”

“Yaklaşık,” diye tekrarladı Serdar.

Leya iç çekti.

“Üç, belki dört derin nefes. Sonra dışarı çıkmanız gerekir. Bez ıslanırsa işe yaramaz. Çok sıkı bağlarsanız nefes alamazsınız. Gevşek bağlarsanız duman içeri girer.”

Serdar başını salladı.

“Yani bu, kalkan değil. Zaman.”

“Her şey zaman,” dedi Leya. “Yara temizlerken de. Doğumda da. Ateşte de. Sen bunu operasyon diye söylüyorsun. Ben hayat diye.”

Bu cümle Serdar’ın içinde bir yere yerleşti.

Leya bir sonraki bezi hazırlarken devam etti:

“Ele geçireceğiniz malzemelerin hepsi aynı yere gelmeyecek. Bunu konuştuk. Ama dağıtımı yapacak kişiler henüz bilmiyor. Bilmeyecekler. Ben işaretleri hazırladım.”

Küçük ip düğümlerini gösterdi.

Kırmızı ip: acil ateş.

Sarı ip: yara ve yanık.

Yeşil ip: solunum ve buhar.

Siyah düğüm: saklanacak, hemen açılmayacak malzeme.

Bunlar kelimeden daha güvenliydi. Yakalanan biri okuma bilmese bile düğümü tanırdı; ama bütün sistemi bilmezdi. Serdar bunu görünce Leya’ya başka gözle baktı. O gerçekten yalnız hekim değildi. Halkın içinde çalışan bir gizli ağ kuruyordu. Üstelik bunu savaşa hazırlanmış biri gibi değil, yıllardır hayatta kalmaya zorlanmış biri gibi doğal yapıyordu.

“Bunu daha önce de yaptın,” dedi Serdar.

Leya’nın eli kolyenin yanından geçti ama değmedi.

“Ne sandın? Morkos bugün başlamadı. Ben de bugün öğrenmedim.”

“Kaç kişi güvenilir?”

“Gerektiği kadar az.”

“İsim?”

“Hayır.”

Serdar başını hafifçe kaldırdı.

Leya’nın bakışı netti.

“Bana güvenmiyor musun?” diye sordu Serdar.

“Güveniyorum,” dedi Leya. “Ama sen yakalanırsan konuşmamak için kendini öldürmeye kalkacak bir adama benziyorsun. Ben senin ölmeni istemiyorum. Bu yüzden sana bilmen gerekmeyen isim vermeyeceğim.”

Serdar sustu.

Cevap sertti.

Aynı zamanda doğruydu.

Leya onu okumuştu.

Hem de acımasız bir doğrulukla.

“İyi,” dedi sonunda.

“İyi değil.”

Serdar, Leya’nın ağzından bu düzeltmeyi artık bekliyordu.

“Gerekli,” diye tamamladı.

Leya’nın dudaklarında çok küçük bir kıpırtı oldu. Gülümsemedi. Ama o kelime artık aralarında ortak bir geçit gibiydi.

Sonra sessizlik çöktü.

Leya’nın eli, masanın sağındaki kolyeye gitti.

Bu kez onu yalnız bakmak için değil, almak için tuttu. Gümüş hayat ağacı parmaklarının arasında durdu. Kolyeye dokunduğunda yüzü gerildi ama geri çekilmedi. Serdar bunu gördü. Kolyenin ona hâlâ acı verdiğini, zihninde beyaz ışıklı kırık görüntüler açtığını biliyordu. Ama Leya artık ondan kaçmıyordu.

“Bu nesne bana aitse,” dedi Leya, bakışlarını kolyeden ayırmadan, “neden bana hâlâ bu kadar yabancı geliyor?”

Soru, Serdar’ın beklediğinden daha çıplaktı.

Bir savunma cümlesi değildi.

Gerçek bir soruydu.

Serdar önce eski alışkanlıkla cevap vermek istedi. Çünkü Aylin diyecekti. Çünkü sana ait. Çünkü hatırlamıyorsun. Çünkü zaman seni kırdı. Ama bunların hiçbiri yeterli değildi. Leya artık basit bir açıklamayla yetinecek noktada değildi.

“Çünkü bazı şeyler geri gelmeden önce insanı sınar,” dedi.

Leya başını kaldırdı.

“Aylin mi sınar? Kolyen mi? Sen mi?”

Serdar bu kez onun adını düzeltmedi.

“Hatıralar,” dedi. “Sadece görüntü değildir. O görüntülerin taşıdığı acı da hatırlanır. Belki bedenin, o acıya henüz hazır değildir.”

Leya kolyeyi avucunda kapattı.

“Sen hep böyle mi konuşursun? Bir bilmece gibi?”

Serdar’ın yüzünde, Tralleis’e düştüğünden beri ilk kez gerçek bir gülümsemeye benzeyen yorgun bir çizgi belirdi.

“Hayır.”

“Nasıl konuşursun?”

“Genelde susarım.”

Leya’nın bakışı biraz yumuşadı.

Serdar devam etti:

“Ama bu dünya beni konuşmaya zorluyor.”

“Bu dünya mı?”

Serdar kolyeye baktı.

“Bu dünya. Sen. Tarhun. Morkos. Şema. Kırık dal. Hepsi.”

Leya kolyeyi yeniden bez kesenin yanına koymadı. Bir süre avucunda tuttu. Sonra boynuna götürdü. Tam takacak gibi oldu. Parmakları zincirin iki ucunu buldu. Serdar nefesini tuttu.

Leya durdu.

Zinciri kapatmadı.

Gümüş hayat ağacı, birkaç saniye göğsünün önünde asılı kaldı. Sonra Leya onu indirdi ve masanın üzerine bıraktı.

“Henüz değil,” dedi.

Bu iki kelime, Tarhun’a az önce söylediği sözü Serdar’a geri getirdi.

Henüz değil.

Bazı hazır oluşlar emirle gelmezdi.

Serdar başını salladı.

“Henüz değil.”

Leya onu dikkatle izledi.

“Bunu kabul etmen zor.”

“Evet.”

“Yine de kabul ediyorsun.”

“Öğreniyorum.”

Leya bir süre cevap vermedi. Sonra masadaki filtre bezlerini üç ayrı küçük pakete ayırdı.

“Biri sana. Biri Tarhun’a. Biri yedek.”

“Sen?”

“Ben dumanın içine girmeyeceğim.”

Serdar hemen konuşmadı.

Leya onun bakışını gördü.

“Söz verdin,” dedi. “Ben mevziyi tutacağım.”

“Biliyorum.”

“Bildiğini söyleme. Unutma.”

Serdar paketi aldı.

“Unutmayacağım.”

Şifa evinden çıktığında gece daha derindi.

Sokak, gündüzden kalan sıcaklığı hâlâ taşlardan geri veriyordu. Yine de havada hafif bir serinlik başlamıştı. Uzakta liman tarafında meşale ışıkları ara sıra kıpırdıyor, köpekler birbirine cevap veriyor, dar sokakların içinde kim olduğu bilinmeyen gölgeler sessizce yer değiştiriyordu.

Serdar demirci dükkânına dönmedi hemen.

İki yapı arasındaki tozlu sokakta durdu.

Burası geniş değildi. Bir tarafı şifa evinin yüksekçe duvarı, diğer tarafı demirci ocağına giden kararmış taş cephe. Gündüz insanlar buradan hızlı geçerdi; gece ise sokak, iki mevzi arasında dar bir bekleme hattına dönüşmüştü. Serdar sırtını duvara verdi, yaralı omzunu değil sağlam tarafını taşa yasladı.

Yalnız kalınca, planın teknik ayrıntıları zihninde yeniden açıldı.

Rüzgâr yönü.

Kantar hattı.

Duman düzeneğinin gecikmesi.

Dimos’un sepeti bırakma saati.

Eski damar girişinin taş kapağı.

Tarhun’un kilit süresi.

İkinci depodaki malzeme önceliği.

Dönüşte ağırlık limiti.

Şifa evinin alt bağlantısı açık değilse yedek rota.

Yakalanma durumunda hikâye.

Morkos’un sikkesi ne zaman gösterilecek, ne zaman saklanacak.

Bunların hepsini modern bir saha komutanı titizliğiyle zihninde tek tek yürüttü. Olasılıkları açtı, kapattı, yeniden kurdu. Rüzgâr değişirse duman nereye gidecek? Muhafızlar yangına değil depoya koşarsa? Duman beklenenden erken çıkarsa? Eski hat çökmüşse? Tarhun kilitle uğraşırken içeriden biri çıkarsa? Leya’nın dağıtım ağı erken hareket ederse? Morkos bu sesi bir tuzak olarak okuyup kapıları kilitlerse?

Her sorunun bir cevabı yoktu.

Bunu kabul etmek gerekiyordu.

Ama asıl korkusu bunlar değildi.

Asıl korku, planın herhangi bir yerinde değil, yirmi bir yıl önceki çukurun kenarındaydı.

Serdar gözlerini kapattı.

Aydın gecesi yeniden geldi.

Yağmur.

Fener ışığı.

Genç Yılmaz’ın halatı tutan elleri.

Aylin’in gerilimden solmuş yüzü.

Selçuk’un sesi.

Elli metrelik halat.

Taban yok.

Sonra boşluk.

Sonra dosya.

Firar.

Kayıp.

Suskunluk.

Şimdi bu şehirde Tarhun vardı. Leya vardı. İkisi de kendisi olduğunu kabul etmiyordu; belki haklıydılar. Ama Serdar’ın içindeki korku isimlerle ilgilenmiyordu. O yalnız şunu biliyordu: Bir kez onları kaybetmişti. Bu gece ikinci kez kaybedebilirdi. Üstelik bu kez, zamanın bile onu affetmeyeceği bir kesinlikle.

Duvarın serinliği sırtına işledi.

Kemerinin içindeki küçük deri parçasını çıkardı.

Mermer şemadan kopyaladığı kabataslak çizimdi bu. Kömürle yapılmıştı. Çizgiler düzgün değildi. Fakat ana hatlar vardı: demirci ocağı, eski damar, depo yönü, boş daire, ip işareti. İşaretin yanına, tam okumadığı ama zihninin defalarca duyduğu cümleyi kendi eliyle yazmıştı.

Bölüm 3 - 8. Sahne Sessiz Nöbetin İmzası

İpi takip etme.

İpi sen tut.

Serdar uzun süre bu cümleye baktı.

Yirmi bir yıl boyunca ipi takip etmişti. Dosyaların, hatıraların, suçlamaların, suskunlukların, kayıp raporlarının ve kendi vicdanının peşinden gitmişti. Hep bir ucun onu Aylin’e, Yılmaz’a, gerçeğe götüreceğini sanmıştı. Ama ip, onu yalnız çukurun kenarına geri getirip durmuştu.

Şimdi cümlenin anlamı değişiyordu.

İpi takip etmek, başkasının açtığı boşluğa sürüklenmekti.

İpi tutmak ise düşeni bırakmamaktı.

Belki bu gece yapması gereken tam olarak buydu. Geçmişin peşinden koşan adam olmaktan çıkıp, bu şehirde düşmek üzere olanları tutan adam olmak.

Serdar deri parçasını katladı.

İç cebine koyacak oldu, sonra durdu.

Modern ceketi yoktu.

İç cep de yoktu.

Bu fark ona garip biçimde dokundu. Aylin’in kolyesini sakladığı yer, şimdi boştu. Kolye Leya’daydı. Şema kopyası kuşağındaydı. Liste kemerinin içinde. Morkos’un sikkesi başka bir kıvrımda. Aris’in kırık dalı Tarhun’un ocağında. Artık hiçbir emanet tek bir yerde değildi.

Belki de bu iyiydi.

Tek kişinin taşıdığı hafıza kolay kırılırdı.

Paylaştırılan hafıza direnirdi.

Demirci dükkânının kapısı aralandı.

Tarhun çıktı.

Üzerinde koyu bir pelerin vardı. Aletlerini görünür taşımıyordu. Fakat Serdar onun bedenindeki ağırlık dağılımından nerede ne sakladığını anladı: sol tarafta kilit aparatları, arka kuşakta kısa keski, omuz altında ince ip, belin sağında küçük kanca demeti. Çekici yoktu. Bu iyi. Çekiç Tarhun’u demirci yapardı ama aynı zamanda tanınır kılardı. Bu gece onun silahı görünmez aletlerdi.

Tarhun sokağın öbür ucuna baktı.

Sonra Serdar’a.

“Hazır.”

Bu kez “emir” demedi.

Ama kelime havada yine de durdu.

Şifa evinin kapısı kısa süre sonra açıldı.

Leya dışarı çıktı.

Operasyona katılmayacaktı ama yola çıkışı görmeden içeride kalmamıştı. Elinde küçük şifa çantası vardı. Onu Serdar’a değil, Tarhun’a verdi.

“Duman gözünü yakarsa bunu kullan. Yaralanırsanız önce baskı, sonra dönüş. İçeride kahramanlık yok.”

Tarhun çantayı aldı.

“Bunu Serdar’a söyle.”

“İkinize de söylüyorum.”

Serdar, Leya’nın yüzüne baktı.

Kolyeyi takmamıştı. Ama bez kese boynunun altında, giysisinin iç kıvrımında duruyordu. Bu kez saklanmış gibi değil, korunmuş gibi.

Leya onun bakışını yakaladı.

“Henüz değil,” dedi.

Serdar başını salladı.

“Biliyorum.”

Üçü dar sokakta bir süre sessiz kaldı.

Hiçbiri büyük bir söz söylemedi. Söylenecek çok şey vardı aslında. Serdar, Leya’ya bu gece dönmezse kolyeyi ne yapması gerektiğini söyleyebilirdi. Tarhun’a, yakalanırsa kendisini beklememesini emredebilirdi. Leya ikisine de hangi hastaların sabaha çıkamayacağını anlatabilir, acele etmeleri için onları suçlulukla yaralayabilirdi. Tarhun, Morkos’un adamlarını görür görmez öldürmek istediğini söyleyebilirdi.

Hiçbiri yapmadı.

Çünkü bazı gecelerde söz fazlalıktı.

Serdar yalnızca ikisinin gözlerine baktı.

Önce Tarhun’a.

Tarhun’un gözlerinde korku yok değildi. Ama korku, öfkenin ve görevin arkasına itilmişti. Bedeni hazırdı. Zihni hâlâ kendi karanlık geçmişiyle boğuşuyordu. Ama bu gece, o karanlığı kenara koymuştu.

Sonra Leya’ya.

Leya’nın gözlerinde endişe açıktı. Bunu saklamaya çalışmıyordu. Ama endişenin yanında güvene benzeyen başka bir şey vardı. Tam güven değil. Henüz değil. Fakat planı ona teslim etmişti. Daha önemlisi, insanların nefesini bu plana bağlamıştı.

Serdar başıyla kısa bir işaret verdi.

Askerî bir işaret.

Küçük.

Net.

Tartışmasız.

Yürü.

Tarhun bir an hiç kıpırdamadı.

Sonra istemsizce, çok alçak bir sesle sordu:

“Emir?”

Bu kez kelime bir önceki gibi patlamadı.

Ama daha derine indi.

Tarhun söylediği anda gözlerini kapatmadı. Kaçmadı. Serdar’a baktı. Sanki kendi içinden çıkan o kelimeye ilk kez tamamen sırt dönmek yerine, onunla yürümeye karar veriyordu.

Serdar’ın boğazı düğümlendi.

Yine de sesi sağlam çıktı.

“Emir.”

Bir an için üçü de sustu.

Sonra Serdar ekledi:

“Kimse geride kalmayacak.”

Leya’nın yüzü sertleşti.

“Bunu vaat etme.”

Serdar ona baktı.

“Vaat değil.”

“Ne?”

“Yön.”

Leya bunu kabul etti.

Tarhun pelerinini düzeltti.

Serdar kendi filtre bezini kuşağına sıkıştırdı, Morkos’un sikkesini kontrol etti, deri listeyi yokladı, barut düzeneklerinden birinin ağırlığını hissetti. Bedenindeki her ağrı ona karşıydı. Ama zihni berraktı.

Üç kişi, dar sokaktan liman yönüne doğru yürümeye başladı.

Aslında yola çıkan yalnız üç kişi değildi.

Tarhun’un ellerinde hatırlamayan bir askerin nizamı vardı.

Leya’nın çantasında halkın nefesini sabaha çıkaracak küçük bir umut.

Serdar’ın zihninde geçmişin çukurundan çıkıp bu çağın karanlığına uzanan yeni bir ip.

Tralleis’in gecesi onları yuttu.

Ama bu kez karanlık, yalnız Morkos’a ait değildi.