Yükleniyor...
Bölüm 2 - Revirdeki Uçurum Kapak Görseli
Rüzgarın Hafızası II
Bölüm 2 - Revirdeki Uçurum

Uyanış ve İlk Hesaplaşma

11. Sahne 20 dk okuma 18 okunma
Bölüm 2 - 11. Sahne İsimlerin Savaşı - Aynadaki Çatlak
Bölüm 2 - 11. Sahne İsimlerin Savaşı - Aynadaki Çatlak
Bölüm 2 - 11. Sahne Kolyenin Uyanışı - Şifacının İkilemi
Bölüm 2 - 11. Sahne Kolyenin Uyanışı - Şifacının İkilemi

Serdar, karanlığın içinden bir sesle değil, ağrıyla döndü.

Önce omzu vardı.

Dünyanın geri kalanı henüz yoktu. Ne taş oda, ne yağ lambası, ne Tralleis, ne Tarhun, ne Leya, ne Morkos’un adamlarının kapıda bıraktığı tehdit… Bilinç, ağır ve koyu bir perdenin arkasından yavaşça sıyrılırken Serdar’ın varlığını ilk topladığı yer sol omzundaki derin, sıcak ve düzenli zonklamaydı. Ağrı, bir nabız gibi atıyordu. Her atışta ona yaşadığını, bedenin hâlâ burada olduğunu, henüz hiçbir yere tam olarak gitmediğini hatırlatıyordu.

Sonra koku geldi.

Kantaron.

Kekik.

Sirke.

Kaynatılmış su.

Kan.

Ve bunların altında, taşın gece boyunca tuttuğu serinlik.

Serdar gözlerini açmadan önce nerede olmadığını anladı.

Revirde değildi.

Tahir Paşa Konağı’ndaki odasında değildi.

Aydın Jandarma Eğitim Taburu’nda değildi.

Yağmur yoktu. Antiseptik yoktu. Floresan ışığının soğuk titremesi, koridorda nöbetçi botlarının sesi, uzaktan gelen telsiz cızırtısı yoktu. Buna rağmen burnuna dolan koku, ona reviri hatırlatıyordu. Çünkü koku aynı değildi ama niyet aynıydı: yarayı temiz tutmak, ölümü biraz daha kapının dışında bekletmek, insan bedeninin dağılmasına karşı düzen kurmak.

Göz kapaklarını araladı.

İlk gördüğü şey tavanın köşesindeki is lekesiydi.

Taş tavanın alçak sayılabilecek bir köşesinde, yıllarca yanan yağ lambalarının ve ocak dumanının bıraktığı koyu bir iz vardı. Leke, basit bir kararma değildi; kenarları yumuşamış, ortası neredeyse siyaha dönmüş, çevresinde gri halkalar oluşturmuştu. Serdar birkaç saniye o lekeye baktı. Bazen bilincin geri dönüşü böyle olurdu. İnsan önce büyük hakikatlere değil, tavandaki bir lekeye tutunurdu.

Sonra yağ lambasını gördü.

Alev küçüktü. Sabaha karşı yorulmuş gibiydi. Fitilin ucunda titriyor, taş duvarda uzun ve kırık gölgeler üretiyordu. Lambanın yağı azalmış olmalıydı; alev bazen inceliyor, neredeyse sönecek gibi oluyor, sonra yeniden güçleniyordu. O titrek ışıkta oda geceyle şafak arasında asılı kalmıştı.

Dışarıda gün doğmamıştı.

Ama karanlık da tam değildi artık.

Kapının altından ve küçük pencerenin dar aralığından gri bir alacakaranlık sızıyordu. Şafak sökmeden hemen önceki o tuhaf zaman. Gecenin gücünü kaybettiği ama gündüzün henüz dünyaya sahip çıkmadığı aralık. Serdar bu vakti iyi bilirdi. Nöbetlerin en zor, pusuların en sessiz, insan zihninin en savunmasız olduğu vakit. Gece boyu ayakta kalan adamın bedeni tam bu saatte gevşemek isterdi.

Serdar gevşemedi.

Gevşeyemezdi.

Önce bedenini yokladı.

Sağ eli taş masanın kenarındaydı. Parmaklarını oynattı. Hareket vardı. Sol kolu sargıya alınmıştı, omzundan gövdesine doğru sıkı bir bez hattı geçiyordu. Kolunu kaldırmayı denemedi. Nefes aldı. Kaburgasının altında batma vardı ama dün geceki kadar keskin değildi. Sağ dizinde yanma ve sertlik sürüyordu. Başının arkasında donuk bir ağırlık vardı.

Hayatta.

Yaralı.

Zayıf.

Ama bilinç açık.

Bu üç sonucu zihninin içindeki eski tertiple yan yana koydu.

Sonra gözleri omzundaki sargıya kaydı.

Leya’nın işi, lambanın solgun ışığında bile kendini belli ediyordu. Bezler gelişigüzel sarılmamıştı. Omuz hareketini sınırlıyor, yaranın üzerine yeterli baskıyı kuruyor ama nefesi sıkmıyordu. Sargının bir kenarında, kanama kontrolü için özellikle bırakılmış küçük bir açıklık vardı. Derinin üzerine atılan dikişlerin bir kısmı sargının altında kalmıştı ama açıkta görünen uçlar düzgündü. İplik, ne deriyi gereksiz yere büzmüş ne de gevşek bırakılmıştı.

Antik bir şifacı elinden değil, usta bir cerrahın elinden çıkmış gibiydi.

Serdar’ın boğazı kurudu.

Bu cümle zihninde kendiliğinden doğdu ve aynı anda başka bir kapıyı açtı.

Aylin.

Daha ismi söylemeden, içinden geçti.

Sonra taş tezgâha baktı.

Gümüş kolye oradaydı.

Tezgâhın üzerinde, ince cerrahi aletlerin ve birkaç küçük merhem kabının yanında duruyordu. Hayat ağacı motifi yağ lambasının zayıf ışığında tam parlamıyor, daha çok içten içe kül gibi yanıyordu. Zincirin bir bölümü kendi üzerine kıvrılmış, küçük bir düğüm yapmıştı. Motifin dalları ve kökleri, zamanın içinden çıkmış küçük bir harita gibi birbirine yaklaşıyordu.

Kolyenin hemen yanında bir el vardı.

Parmak uçları gümüşe değecek kadar yakın, ama dokunmuyor.

İnce.

Güçlü.

Otoriter.

Serdar önce eli tanıdı.

Yüzden önce.

Sesten önce.

İnsan bazen sevdiği birinin yüzünü yıllar içinde bulanıklaştırabilir; hatıra, gözlerin rengini, çenenin çizgisini, saçın düşüşünü acıya dayanabilmek için silikleştirir. Ama bazı eller unutulmaz. Bir yarayı tutarken ne kadar basınç uyguladığı. Dikiş atarken ipliği nasıl çektiği. Bir çay bardağını iki eliyle mi, tek eliyle mi kavradığı. Bir hastanın ateşli alnına değerken parmaklarını nasıl yumuşattığı.

Leya’nın eli, Aylin’in eli değildi.

Ama aynı disiplini taşıyordu.

Serdar bakışını yavaşça yukarı kaldırdı.

Leya, tezgâhın yanında ayakta duruyordu.

Şafağın gri ışığı, yağ lambasının sarı yorgunluğuyla birleşip yüzünü iki ayrı zamana bölmüştü. Bir yanı yumuşak ve solgundu; diğer yanı daha sert, gölgeli. Saçları ensesinde toplanmıştı. Yüzünde uykusuz bir gecenin izleri vardı. Gözlerinin altı hafifçe koyulaşmış, dudakları ince bir çizgiye dönüşmüştü. Üzerindeki açık renk giysinin kolları hâlâ sıvanmıştı; bileklerinde kurumuş su izleri, parmaklarının kenarında temizlenmiş ama tamamen çıkmamış kan lekeleri vardı.

Serdar onun yüzüne baktı.

Dün gece görememişti.

Acı, kan kaybı, lambanın titrek ışığı ve Leya’nın eğilmiş duruşu yüzünü parçalara ayırmıştı. Şimdi, şafağın acımasız dürüstlüğünde, bütün hatlar bir araya geliyordu.

Aylin değildi.

Aylin’di.

Bu iki cümle aynı anda doğruydu ve Serdar’ın zihnini en çok bu yordu.

Karşısındaki kadının yüzünde Aylin Ersoy’un gençliğini aramak haksızlık olurdu. Bu yüz, Tralleis’in güneşiyle, taş duvarların gölgesiyle, bitki kokusuyla, doğumlarla, iltihaplı yaralarla, Morkos’un baskısıyla, halkın çaresizliğiyle, kendi seçmediği bir hayatın sertliğiyle biçimlenmişti. Fakat gözlerin gerisindeki dikkat, acıyı romantikleştirmeyen merhamet, zeki ve tavizsiz bakış, çenenin karar anında aldığı o küçük sertlik… Bunlar Aylin’di.

Serdar’ın boğazı yandı.

“Aylin.”

İsim bu kez fısıltı gibi çıkmadı.

Zayıftı, kuruydu, ama netti.

Leya’nın yüzünde hiçbir şey değişmedi.

En azından ilk bakışta.

Yalnız gözleri, istemsizce kolyeye kaydı. Çok kısa bir hareketti. Serdar yine de yakaladı. Bu ismin içinden doğrudan o gümüş parçaya giden bir hat vardı artık. Leya ne kadar reddederse etsin, kolye ile isim arasında bir şey kurulmuştu.

“Bu ismi ikinci kez söylüyorsun,” dedi Leya.

Sesi sabahın sessizliğini ince bir bıçak gibi kesti.

Serdar dudaklarını yaladı. Boğazı kuruydu. Konuşmak acı veriyordu ama susmak daha ağırdı.

“Çünkü birincisinde inanmadın.”

Leya’nın kaşlarında çok küçük bir hareket oldu.

Kızgınlık mıydı, korku mu, yorgunluk mu; Serdar ayırt edemedi. Kadın, tezgâhın kenarına dokunan elini çekti. Kolyeye değmemeye özen gösterdi. Bu özen bile Serdar’a çok şey söyledi.

“Ben Leya’yım,” dedi.

Sözleri sert değildi yalnızca. Kalkan gibiydi.

“Bu şehirde, Tralleis’in en ücra köşesinde bile herkes bunu bilir.”

Serdar onun gözlerinden ayrılmadı.

“Benim geldiğim yerde ise herkes seni Tabip Üsteğmen Aylin Ersoy olarak bilirdi.”

Odanın havası değişti.

Yağ lambası yine aynı titrek ışığı veriyordu. Dışarıdan aynı gri şafak sızıyordu. Serdar’ın omzu aynı acıyla atıyor, Tarhun aynı gölgede bekliyor, kolye aynı tezgâhta duruyordu. Ama cümle, odayı başka bir yere bağladı. Tabip. Üsteğmen. Aylin Ersoy. Bu kelimeler Tralleis’e ait değildi. Taş, zeytin, mühür, kantaron, sirke, demir ve yağ lambası dünyasına ait değildi. Yine de oda onları dışarı atamadı.

Leya’nın nefesi bir an sığlaştı.

Serdar bunu gördü.

Odanın köşesindeki gölge kıpırdadı.

Tarhun, bütün gece oradaymış gibi duruyordu. Sırtını duvara vermiş, kapıyı ve pencereyi görecek açıya yerleşmiş, bir elini kılıcının kabzasından tam ayırmamıştı. Şimdi gölgeden bir parça öne çıktı. Yüzünde uykusuzluk yoktu; daha çok nöbetin içine yerleşmiş adamların o katı dikkati vardı.

“Yine isimler,” dedi.

Sesi demirin soğurken çıkardığı tok ve yorgun tınıyı andırıyordu.

Bıkkınlık vardı.

Öfke vardı.

Ve ikisinin altında, kendisinin de anlamadığı bir rahatsızlık.

Serdar başını ona çevirdi. Bu küçük hareket bile omzuna acı gönderdi. Yine de bakışını kaçırmadı.

“Sen de Yılmaz Demir’sin.”

Tarhun’un yüzü gerildi.

Serdar devam etti:

“Uzman Çavuş Yılmaz Demir. Divriği. Demirci oğlu. Aydın Jandarma Eğitim Taburu.”

Her kelime, Tarhun’un gövdesine ayrı bir darbe gibi çarptı. Adamın yüzü anlamıyordu belki. Ama bedeni, özellikle bazı kelimelerde küçücük tepkiler veriyordu. Divriği’de değil belki. Aydın’da değil belki. Jandarma’da hiç değil. Ama “Demir” kelimesinde çene hattı sertleşti. “Uzman Çavuş” sözcüklerinin tonunda omuzları istemsizce hizalandı. “Eğitim Taburu” derken gözleri bir an kapıya değil, sanki görünmeyen bir içtima alanına kaydı.

Bölüm 2 - 11. Sahne İsimlerin Savaşı - Aynadaki Çatlak

Sonra Tarhun kendini geri topladı.

Bir adım attı.

“Ben Tarhun’um.”

Bu kez bağırmadı.

Bağırsa belki daha az etkili olurdu. Sesi alçak, tok ve kesin çıktı.

“Bunu sen de duyacaksın, bu taşlar da duyacak. Ben Tarhun’um.”

Serdar derin bir nefes aldı.

Kaburgası sızladı.

“Evet,” dedi.

Tarhun’un kaşları çatıldı. Bu cevabı beklemiyordu.

Serdar gözlerini ondan ayırmadan ekledi:

“Şimdilik.”

O tek kelime, odadaki havayı yeniden kesti.

Tarhun’un elindeki kılıç kabzası sıkıldı. Leya, istemsizce ikisinin arasına bakış attı. Çünkü “şimdilik” kelimesi, Serdar’ın onları zorla eski isimlerin içine çekmeyeceğini ama bu isimlerin varlığından da vazgeçmeyeceğini söylüyordu. Bir tehdit değildi. Daha kötüydü. Sabırlı bir gerçekti.

Tarhun’un yüzünde öfke büyüdü.

“Şimdilik dediğin ne?” diye sordu.

Serdar artık onu daha iyi anlıyordu.

Gece boyunca dilin kapısı biraz daha açılmıştı. Belki ateşin, kan kaybının ve zaman yarığının etkisiyle. Belki zihni, hayatta kalmak için bu dünyanın anlamlarına tutunmayı hızlandırmıştı. Kelimeler hâlâ yabancıydı ama anlamın gölgesi artık yeterince belirgindi.

“Şimdilik,” dedi Serdar, “çünkü bir adamın adı değişebilir. Ama bazı şeyler kalır.”

Tarhun’un gözleri daraldı.

“Ne kalır?”

Serdar cevap vermeden önce kolyesiz göğsünde garip bir boşluk hissetti. Gümüş artık onun üzerinde değildi. Tezgâhta, Leya’nın eline yakın duruyordu. O küçük metal parçası ondan ayrılınca, sanki 2005’e bağlanan tek fiziksel hat da odanın ortasına bırakılmıştı.

“Duruş,” dedi. “Refleks. Yara izi. Tehlikeyi önce nereden okuduğun. Bir yaralıyı nasıl taşıdığın. Kapıyı nasıl tuttuğun. Sol hattını nasıl kapattığın. Yat komutuna nasıl indiğin.”

Tarhun’un yüzü daha da sertleşti.

Serdar durmadı.

“Bir adama kim olduğunu yalnız hafızası söylemez. Bazen bedeni de söyler.”

Tarhun cevap vermedi.

Çünkü bu cümleye vereceği her cevap, kendi bedeninin ihanetini kabul etmek demekti. Serdar bunu biliyordu. Ama aynı zamanda şimdi çok ileri gittiğini de biliyordu. Tarhun’un direncini kırmak yerine onu daha sert bir duvara dönüştürebilirdi.

Leya, tezgâhtaki kolyeyi parmak uçlarıyla tuttu.

Bu hareket ikisinin tartışmasını kesti.

Gümüş hayat ağacı, Leya’nın parmakları arasında küçük ama ağır bir soru gibi durdu. Kadın onu havaya kaldırdı. Yağ lambasının ışığı motifin içinden geçti; dallar ve kökler gölgeye dönüştü.

Bölüm 2 - 11. Sahne Kolyenin Uyanışı - Şifacının İkilemi

“Peki bu?” dedi.

Sesi ilk kez tam soğuk değildi.

İçinde korku vardı.

Merak da vardı.

Ve merakı bastırmaya çalışan bir öfke.

“Bu nesne neden bana acı veriyor?”

Serdar kolyeye baktı.

Bir an için onu Aylin’in boynunda gördü. Revirin arka bahçesi. Çay bardakları. Akşamın kızıllığı. “Annemindi,” deyişi. Parmaklarının hayat ağacı motifinin üzerinde gezinmesi. Sonra delil torbası. Selçuk’un odası. Boş şeffaf plastik. Kendi avucunda ısınan gümüş. Çukurun kenarında kalbine çarpan sıcak metal.

Serdar yalan söylemedi.

“Çünkü onu sen takardın.”

Leya’nın parmakları kolyenin üzerinde kasıldı.

“Ben hiç böyle bir şey takmadım.”

Cümle hızlı çıktı.

Fazla hızlı.

Serdar bunu fark etti.

“Hatırlamadığın için takmadığını sanıyorsun.”

Leya kolyeyi tezgâha bıraktı.

Bırakış sertti. Gümüş taşın üzerinde ince bir ses çıkardı.

“Bir hastanın ateşli sayıklamalarına göre hayatımı yeniden adlandıramam.”

“Hastayım,” dedi Serdar. “Ama sayıklamıyorum.”

Leya’nın gözleri kısıldı.

“Kan kaybettin. Başına darbe aldın. Ölümle döndüğünü sanıyorsun. İnsan böyle anlarda geçmişini de, korkusunu da, arzusunu da başkasının yüzüne giydirir.”

Bu cümle Serdar’a beklemediği kadar sert çarptı.

Çünkü tıbben doğruydu.

Psikolojik olarak da doğruydu.

Ve yine de burada eksikti.

Serdar yavaşça dirseğine dayanarak doğrulmak istedi. Omzu buna şiddetle karşı çıktı. Sargının altında dikiş hattı gerildi. Acı gözlerinin arkasına kadar gitti. Leya hemen öne atıldı.

“Yat.”

Emir, keskin ve tanıdıktı.

Serdar bir an durdu.

Bu ses, yıllar önce revirde ateşli bir eri yatıran Aylin’in sesiyle aynı yerden çıkmıştı. Hasta direnir. Hekim izin vermez. O kadar basit.

Ama Serdar yattığı yerden konuşmak istemedi.

Yatağın ya da taş masanın zayıflığını kabul ederse, söyleyeceği şey de hasta sözüne dönüşecekti. Sağ eliyle masanın kenarını kavradı. Dişlerini sıktı ve sırtını biraz kaldırdı. Leya’nın yüzünde öfke belirdi.

“Dikişleri açacaksın.”

“Ben hasta değilim.”

“Sargının içinde kanayan herkes hastadır.”

“Ben kaybolan bir görevin, yarım kalmış bir nöbetin son tanığıyım.”

Oda sessizleşti.

Tarhun’un bakışı değişti. Leya’nın yüzündeki öfke bir an durdu. Çünkü Serdar’ın cümlesi yalnız savunma değildi. Kendisini aklamak için söylenmiş bir söz de değildi. Bu, onun neden burada olduğunu kendi içinde ilk kez bu kadar açık kabul edişiydi.

Son tanık.

Yarım kalmış nöbet.

Kaybolan görev.

Bu kelimeler Tralleis’e ait değildi ama odadaki üç kişiye de farklı biçimde dokundu. Serdar için yirmi bir yılın yüküydü. Tarhun için anlamadığı hâlde bedenine çöken bir çağrıydı. Leya içinse kolyenin açtığı beyaz ışıklı yarıkta yankılanan bir kavram: görev.

Leya cümleyi savmak istedi.

Yapamadı.

Serdar nefesini topladı.

“Yirmi bir yıl önce,” dedi.

Kelimeler ağırdı. Her biri boğazından geçerken kan tadına karışıyordu.

“Bir revirin önünde toprak açıldı. Sen oradaydın. O da oradaydı.”

Tarhun’a baktı.

“Yılmaz. Halatı tutuyordu.”

Tarhun’un eli istemsizce bileğine gitti.

Kendi de fark etti ve hemen indirdi. Ama hareket olmuştu. Serdar gördü. Leya da gördü.

“Ben de oradaydım,” dedi Serdar. “Emir verdim. Halat indi. Elli metre. Taban yoktu. Ses yoktu. Sonra ikiniz de kayboldunuz.”

Leya’nın yüzü donuktu.

Ama gözleri aynı değildi artık.

“Bunlar bana ait değil,” dedi.

“Biliyorum.”

Bu cevap onu şaşırttı.

Serdar devam etti:

“Şu an sana ait değil. Tarhun’a da ait değil. Ama olmadıklarını söylemekle yok olmuyorlar.”

Tarhun sertçe araya girdi.

“Sen kendi deliliğini bize bulaştırıyorsun.”

Serdar başını ona çevirdi.

“Deli olsaydım, sen ‘Yat’ dediğimde eğilmezdin.”

Tarhun’un yüzü karardı.

“Ben kama gördüm.”

“Ben senden önce gördüm.”

“Tesadüf.”

“Solu kapat dediğimde?”

Tarhun sustu.

Serdar sesini yükseltmedi.

“Demiri yakaladığında önce kapıya baktın. Sonra arka çıkışa. Sonra bana. Bu bir demirci refleksi değil.”

Tarhun bir adım attı.

“Yeter.”

Leya sertçe döndü.

“İkiniz de yeter.”

Bu cümlede şifacının değil, uzun geceler boyunca ölümle pazarlık etmiş bir kadının otoritesi vardı. Tarhun durdu. Serdar da sustu. Leya, birkaç saniye ikisine baktı. Sonra tezgâhtaki kolyeye döndü.

“Ben hatırlamıyorum,” dedi.

Bu kez cümle savunmadan çok itirafa benziyordu.

“Bir revir bilmiyorum. Aylin adını bilmiyorum. Tabip dediğin şeyi bilmiyorum. Senin geldiğin yeri bilmiyorum. Ama…”

Cümleyi tamamlamadı.

Serdar bekledi.

Leya parmaklarını kolyeye yaklaştırdı ama dokunmadı.

“Bu şey bana görüntüler gösteriyor.”

Tarhun’un yüzü sertleşti.

“Ne görüntüleri?”

Leya cevap vermeden önce kısa bir süre Serdar’a baktı.

“Beyaz ışık. Soğuk bir masa. Elime yapışan saydam deri. Yeşil kumaş. Yağmur. Bir çukur.”

Serdar’ın kalbi sertçe attı.

Leya devam etti:

“Ve bir ses. Beni o isimle çağırıyor.”

Aylin.

Odaya söylenmeden girdi.

Serdar bir an gözlerini kapatmak istedi. Kapatmadı.

“Benim sesim mi?” diye sordu.

Leya cevap vermedi.

Bu cevap vermemek, evet’e çok yakındı.

Tarhun iki adım geride durmuş, ikisini izliyordu. Yüzündeki öfke, yerini başka bir şeye bırakıyordu: anlaşılmamış bir korku. Çünkü Leya’nın anlattığı görüntüler, Serdar’ın sayıklamasıyla açıklanamazdı. Tarhun inanmamak istiyordu ama odada, reddedilemeyecek kadar çok küçük çatlak birikmişti.

Serdar yavaşça konuştu.

“Bir cümle kurmuştun.”

Leya bakışlarını kaldırdı.

“Revirin arkasında. Akşamüstü. Çay içiyorduk.”

Leya’nın yüzünde küçük bir sertleşme oldu. Çay kelimesi ona bir şey yapmıştı. Belki görüntü değil. Belki yalnızca kokusu. Belki de hiçbiri. Ama beden çok kısa bir tepki verdi.

Serdar devam etti:

“Ben her yaranın kapanacağını söylemiştim. Sen bana baktın. Kızmadın. Ama inanmamıştın.”

Leya’nın dudakları aralandı.

Serdar cümleyi başlattı:

“Bazı yaralar dikiş tutmaz…”

Oda o an daraldı.

Yağ lambasının alevi bir an için düzleşti. Dışarıdaki şafak ışığı bile sanki bekledi. Tarhun’un eli kılıç kabzasından ayrıldı. Leya’nın bakışları boşluğa daldı.

Serdar cümlenin devamını söylemedi.

Bekledi.

Leya’nın yüzünde dehşet belirdi.

Çünkü cümlenin devamı, onun zihninde çoktan vardı.

Dudakları kendi iradesinden önce hareket etti.

“Sadece üzerine ince bir deri örteriz,” dedi.

Ses kendi sesi değildi sanki.

Ya da kendi sesi, başka bir kadının suskunluğundan geçerek çıkmıştı.

Oda tamamen dondu.

Tarhun nefesini tuttu. Serdar’ın boğazında bir şey çözüldü ama bu çözülme rahatlık getirmedi. Leya ise söylediği cümlenin ardından sanki kendi bedeninden bir adım dışarı düşmüş gibi oldu. Gözleri büyüdü. Bir eli boğazına gitti. Diğeri tezgâhın kenarını yakaladı.

“Hayır,” dedi.

Ama neyi reddettiği belli değildi.

Cümleyi mi?

Hatırlamayı mı?

Serdar’ı mı?

Kendisini mi?

Tarhun’un sesi beklenmedik kadar kısık çıktı.

“Bunu nereden bildin?”

Leya ona bakmadı.

“Bilmiyorum.”

Cevap doğruydu.

Ve bu yüzden daha korkutucuydu.

Serdar taş masanın üzerinde yarı doğrulmuş hâlde kaldı. Omzundaki sargının altında dikiş hattı geriliyor, acı yavaş yavaş dayanılmaz hâle geliyordu. Leya bunu fark etti. Bütün sarsıntısına rağmen gözleri bir anda yaraya döndü.

Hekim, korkunun içinden yeniden çıktı.

“Yat,” dedi.

Bu kez sesi önceki kadar sert değildi ama daha derindi.

Serdar itiraz etmedi.

Yavaşça geri uzandı. Bu hareket bile canını yaktı. Dişlerinin arasından kısa bir nefes verdi. Leya hemen sargının kenarını kontrol etti. Kanama açılmamıştı ama sınırdaydı. Bezi düzeltti. Parmakları hâlâ hafifçe titriyordu. Yine de işini yaptı.

Serdar ona baktı.

“Gördün mü?”

Leya cevap vermedi.

“Kendini kandırabilirsin,” dedi Serdar. “Beni de hasta sayabilirsin. Ama o cümleyi ben senin ağzına koymadım.”

Leya’nın parmakları sargının üzerinde durdu.

“Beni bir adla yaralamaya hakkın yok.”

Cümle Serdar’ı susturdu.

Çünkü haklıydı.

Serdar bir an için bütün ısrarının arkasındaki bencilliği gördü. Kaybın acısıyla hareket ediyordu. Yıllarca taşıdığı eksikliği, karşısındaki kadının kimliğine yüklemeye çalışıyordu. Onu Aylin diye çağırmak, kendisi için hakikat olabilirdi; ama Leya için saldırıydı. Kendi varlığını savunmaya çalışan bir kadını, bilmediği bir geçmişe zorla çekiyordu.

“Özür dilerim,” dedi.

Bu iki kelime odada beklenmedik bir ağırlık yarattı.

Tarhun bile başını kaldırdı.

Leya’nın yüzünde şaşkınlığa yakın bir şey geçti. Belki Serdar’ın hâlâ diretmesini beklemişti. Belki hastaların, askerlerin ve güçlü adamların özür dilemeye bu kadar zor geldiğini bildiği için.

Serdar devam etti:

“Bunu sana yapmak istemiyorum. Ama yalan da söyleyemem.”

Leya gözlerini kolyeye indirdi.

“Yalan söylemiyor olman, doğruyu bildiğin anlamına gelmez.”

“Doğru.”

“Beni tanıdığını sanıyorsun.”

“Evet.”

“Sanıyorsun,” diye tekrarladı Leya.

Serdar bir an sustu.

Sonra çok daha alçak bir sesle konuştu:

“Tanıdığım kadını kaybettim. Seni tanımıyorum. Ama onun sende ölmediğini biliyorum.”

Leya’nın gözleri bu kez Serdar’a döndü.

Cümle saldırı gibi gelmedi. Belki de ilk kez, Serdar onu doğrudan Aylin’in yerine koymamış; Leya’nın varlığını inkâr etmeden, içinde başka bir hat olduğunu söylemişti. Bu daha az korkutucu değildi ama daha dürüsttü.

Tarhun, gölgeden konuştu.

“Ya bende?”

Serdar başını ona çevirdi.

Tarhun’un sesi sertti ama içinde daha önce olmayan bir şey vardı. Soru. Gerçek bir soru. Öfkeden doğmuş olsa da, cevap bekleyen bir soru.

“Bende kim ölmedi?”

Serdar’ın boğazı kurudu.

Yılmaz’ın yüzü geldi gözünün önüne. Dosyadaki vesikalık. Motor havuzundaki kaynak ışığı. Revir önündeki halat. “Düğüm sağlam komutanım.”

“Sadakat,” dedi Serdar.

Tarhun’un yüzü değişmedi.

Ama kelime ona ulaştı.

Serdar devam etti:

“Görev. Soğukkanlılık. Güç. Birini düşmeden yakalama refleksi. Verilen işi sonuna kadar götürme huyu.”

Tarhun gözlerini kaçırmadı.

“Bunlar birçok adamda olur.”

“Olur,” dedi Serdar. “Ama hepsi bir araya geldiğinde, ben o adamın adını biliyorum.”

Tarhun cevap vermedi.

Leya, kolyeyi yeniden eline aldı.

Bu kez daha yavaş. Korkusunu saklamadan ama ona teslim olmadan. Gümüş parmaklarına değdiğinde yüzü gerildi. Isı mı hissetti, acı mı, görüntü mü; Serdar anlayamadı. Fakat Leya kolyeyi bırakmadı. Parmaklarını hayat ağacı motifinin çevresinde kapattı.

Gözlerini kapatmadı.

Bu, Serdar’a çok tanıdık geldi.

Aylin de korktuğu şeye bakmaktan kaçmazdı.

Leya derin bir nefes aldı.

“Bu nesne bende kalacak,” dedi.

Serdar’ın ilk tepkisi itiraz etmek oldu. Kolyeyi geri istemek. Aylin’in son somut izini yeniden göğsüne yakın tutmak. Ama Leya’nın elindeki duruşunu gördü. Bu artık yalnız onun emaneti değildi. Kolyenin Leya’da açtığı şey, Serdar’ın sahiplenme hakkından daha büyüktü.

Başını hafifçe salladı.

“Şimdilik,” dedi.

Leya’nın dudaklarında acı bir çizgi belirdi.

“Sen bu kelimeyi seviyorsun.”

“Bazı kesinlikler için acele etmemeyi öğretiyor.”

Tarhun kısa, kuru bir ses çıkardı.

“Sen acele etmemeyi yeni öğrenmiş gibisin.”

Serdar ona baktı.

Bu kez, çok küçük de olsa, sahiden gülümsemek istedi. Olmadı. Omzundaki ağrı yüzünü sert tuttu.

“Doğru,” dedi.

Odanın dışından ilk kuş sesi geldi.

Tralleis’te sabah başlıyordu.

Şafağın gri ışığı biraz daha açıldı. Pencerenin dar aralığından gelen solgun aydınlık, yağ lambasının sarı titrekliğini bastırmaya başladı. Taş odadaki gölgeler geri çekildi. Serdar, Leya’nın yüzünü daha net gördü. O da onu izliyordu. Artık yalnız hasta, yalnız yabancı, yalnız tehlike olarak değil. Cevap taşıyan ve aynı zamanda daha büyük sorular getiren bir adam olarak.

Tarhun kapıya baktı.

“Morkos’un adamları yeniden gelir,” dedi.

Bu cümle, onları yeniden bugüne çekti.

Leya kolyeyi avucunda kapattı.

“Gelecekler.”

Serdar nefesini topladı.

“Beni Morkos’a götürmeye çalışacaklar.”

Tarhun ona baktı.

“Yürüyecek hâlin yok.”

“Bu onları durdurmaz.”

Leya başını salladı.

“Şimdi kimse seni bir yere götürmeyecek. Dikişleri açarsan ben seni öldürmeden yara öldürür.”

Bu cümleye Tarhun’un ağzının kenarı hafifçe oynadı.

Serdar gözlerini kapatmadan tavana baktı.

İs lekesi hâlâ oradaydı.

O leke, sabaha karşı ilk uyandığında tutunduğu şeydi. Şimdi oda, isimlerle, kolyeyle, Morkos’un gölgesiyle, Leya’nın tamamladığı cümleyle ve Tarhun’un sorduğu o tek soruyla doluydu.

Bende kim ölmedi?

Serdar cevabı tam bilmiyordu.

Ama artık yalnız olmadığını biliyordu.

Bu, güvenlik anlamına gelmiyordu. Aksine tehlike büyümüştü. Morkos onu isteyecekti. Leya’nın şifa evi baskı altındaydı. Tarhun kendi içinde istemediği bir kapının önünde duruyordu. Leya, avucunda kendi hafızasını yakan bir kolye taşıyordu.

Yine de bir şey değişmişti.

Yirmi bir yıl boyunca dosyada kapalı kalan isimler, ilk kez karşılık vermişti.

Biri reddederek.

Biri titreyerek.

Biri cümleyi tamamlayarak.

Leya, tezgâhın üzerindeki temiz bezi aldı ve kolyeyi kendi giysisinin iç kıvrımına değil, bu kez küçük bir bez kesenin içine koydu. Kese ağzını düğümledi. Düğümü tek hareketle, sağlam attı. Serdar o düğüme baktı. Düğüm askeri değildi ama kararlıydı.

Leya keseyi beline bağladı.

“Bu,” dedi, “cevap bulunana kadar kimsenin olmayacak.”

Serdar başını hafifçe çevirdi.

“Cevap bulunana kadar mı?”

“Evet.”

“Yani artık soruyu kabul ediyorsun.”

Leya ona baktı.

Uzun süre.

Sonra sesi çok alçak çıktı:

“Ben yalnızca yarayı kapatmadan önce neyin içeride kaldığını bilmem gerektiğini kabul ediyorum.”

Serdar gözlerini kapattı.

Bu kez bilinç kaybıyla değil.

Kısa bir an için.

Çünkü bu cümle Aylin’e de, Leya’ya da aitti.

Tarhun kapıdan uzaklaşıp odanın içine birkaç adım attı. Şafak ışığı yüzünü daha açık gösterdi. Yılmaz’ın gölgesi hâlâ oradaydı. Tarhun’un duvarı da.

“Peki,” dedi. “İçeride ne kaldı?”

Serdar gözlerini açtı.

Omzundaki ağrıya, kan kaybına, zamanın imkânsızlığına ve yaklaşan tehdide rağmen sesi sakindi.

“Firar yalanı,” dedi.

Tarhun anlamadı belki.

Leya da tam anlamadı.

Ama kelimenin Serdar’ın ağzında taşıdığı paslı çiviyi ikisi de hissetti.

Serdar devam etti:

“Ve onu kimin yazdığı.”

Dışarıda Tralleis sabaha uyanıyordu.

Şifa evinin içinde ise üç kişi, aynı yaranın farklı kenarlarında ilk kez birbirine bakıyordu.