Yükleniyor...
Bölüm 3 - Hind’e Giden Gölge Kapak Görseli
Rüzgarın Hafızası II
Bölüm 3 - Hind’e Giden Gölge

Limanın Kokusu

4. Sahne 17 dk okuma 20 okunma
Bölüm 3 - 4. Sahne Limanın Görünmez Haritası
Bölüm 3 - 4. Sahne Limanın Görünmez Haritası
Bölüm 3 - 4. Sahne Tüccar Yardımcısının Maskesi
Bölüm 3 - 4. Sahne Tüccar Yardımcısının Maskesi

Serdar, deri ceketini çıkarırken kendi çağından bir tabakayı daha soyduğunu hissetti.

Ceket, taş odanın loşluğunda ağır ve yabancı görünüyordu. Siyah derisi, Tralleis’in ketenleri, kaba yünleri, tozlu sandaletleri ve güneşte solmuş kumaşları arasında fazla düzgün, fazla işlenmiş, fazla zaman dışıydı. Fermuar dişleri sabah ışığında küçük metal pırıltılar bırakıyor, ceplerindeki dikiş düzeni bile bu çağa ait olmadığını bağırıyordu. Serdar ceketini iki eliyle tutup bir an baktı. Onu Didim’den Aydın’a taşıyan, yağmura, geceye, çukura, düşüşe eşlik eden bu nesne artık koruma değil, izdi.

İz bırakmak, şu an yapabileceği en büyük hataydı.

Ceketi katladı.

Sol omzu hareketi hemen cezalandırdı. Dikiş hattı sargının altında gerildi; kaburgalarının altına ince bir ağrı yayıldı. Leya, odanın köşesinden onu izliyordu. Bir şey söylemedi ama söylemeye hazırdı. Serdar başını kaldırmadan konuştu:

“Biliyorum.”

“Bilmek seni daha az aptal yapmıyor,” dedi Leya.

Tarhun, duvar dibindeki sandığın kapağını açarken kısa bir homurtu çıkardı. Bunun gülüş mü, onay mı, alay mı olduğunu anlamak zordu. Sandığın içinden kaba dokunmuş kirli beyaz bir keten tunik, geniş kuşak, soluk kahverengi bir pelerin ve yıpranmış sandaletler çıkardı. Hepsini Serdar’ın önüne attı.

“Bunlar seni zengin göstermez,” dedi.

“İyi.”

“Güçlü de göstermez.”

“Daha iyi.”

“Temiz hiç göstermez.”

Serdar ilk kez hafifçe baktı.

“En iyisi.”

Tarhun başını salladı. “Liman temiz adamı sevmez. Temiz adam ya vergi toplar ya çalınacak şeyi vardır.”

Serdar bunu zihnine yazdı. Bu dünyanın sokak kuralı, modern operasyon bölgesiyle aynı şeyi söylüyordu: fazla düzgün görünme. Ait olmadığın yer, seni önce kıyafetinden yakalar.

Modern gömleğini çıkarması daha zor oldu. Leya’nın sardığı omuz yüzünden sol kolunu fazla hareket ettiremiyordu. Tarhun yardım etmek için yaklaştığında Serdar refleksle geri çekildi. Bir anlık sertlik. Bir askerin kendi zayıflığının başkasının elinde görünmesine karşı duyduğu eski itiraz.

Tarhun durdu.

“Ya ben keserim,” dedi, “ya sen dikişi açarsın.”

Leya arkadan ekledi:

“Dikişi açarsan ben seni keserim.”

Serdar, ikisine de bakmadan nefes verdi.

“Kes.”

Tarhun bıçağıyla gömleğin sol tarafını dikkatle açtı. Kaba değildi. Bıçağın ucu sargıya değmeden kumaşı ayırdı. Bu hareket, demirci elinden beklenmeyecek kadar hassastı ama Serdar artık şaşırmıyordu. Yılmaz’ın elleri de ağırdı, fakat yaralıya değince ağırlığını bilirdi. Tarhun’un bilmediğini sandığı beden hafızası yine işini yapıyordu.

Keten tunik Serdar’ın üzerine geçirildiğinde, kumaş yarasının çevresine sertçe sürtündü. Dişlerini sıktı. Tuniğin yakası genişti, dikişi kalındı, kumaşı kabaydı. Derisine yabancı geldi. Ama bu yabancılık, limanın kalabalığında onu görünmez kılacaksa katlanılırdı. Kuşak beline sarıldı. Ceketinin yerine soluk bir pelerin omuzlarına bırakıldı. Pelerin sargıyı gizledi ama onu kamburlaştırdı. Bu iyiydi. Yaralı bir tüccar yardımcısı, dik duran bir askerden daha az soru doğururdu.

En kötüsü sandaletlerdi.

Serdar botlarını çıkarırken kısa bir an durdu.

Botlar, silahı yok olduktan sonra yanında kalan son modern güvenlik hissiydi. Kalın taban, sağlam bilek, tanıdık ağırlık. Tralleis’in taş sokaklarında, pazar yolunda, şifa evinde ve demirci ocağında onu bugüne bağlayan tek pratik araç. Onları çıkarmak, çıplak kalmak gibiydi.

Tarhun bunu fark etti.

“Botların seni ele verir.”

“Biliyorum.”

“Ve biri onları çalmaya çalışır.”

“Onu da biliyorum.”

“Bildiğin halde bakıyorsun.”

Serdar botlarını yan yana koydu.

“Bazı şeyleri bırakmadan önce yerini bilmek gerekir.”

Tarhun cevap vermedi.

Sandaletleri giydiğinde taş zeminin sertliği ayağının altına doğrudan çıktı. Kayışlar topuğunu vurdu. Taban inceydi. Modern botun sağladığı denge, destek ve koruma gitmişti. Serdar birkaç adım attı. Sağ dizindeki ağrı sandaletle daha çıplak hissediliyordu. Bunu da hesaba katacaktı. Kaçarken adım boyu kısalacak. Mermer tozunda kayma artacak. Dar sokakta dönmek zorlaşacak.

Leya ona küçük bir bez kese uzattı.

Serdar keseyi aldı.

İçinde ezilmiş bitki ve hafif keskin kokulu bir toz vardı.

“Ne?”

“Liman kokusunu üzerine almak için,” dedi Leya. “Temiz yaran, temiz sargın ve yabancı tenin orada fazla belli olur. Bunu kuşağının içine ve pelerinin kenarına sür.”

Serdar keseyi kokladı. Zeytin posası, eski deri, az miktarda kekik, kül ve tuz karışımıydı. Burnunu buruşturmadı. Çok doğruydu. Yalnız görüntü değil, koku da kimlikti. Modern çağda iz sürme köpekleri, barut kokusu, kan, yakıt, ter… Burada da liman insanı burnuyla tanırdı. O kokmuyorsa, görülmese bile dikkat çekerdi.

Leya bir başka kese açtı.

Bu kez içindeki kokuları tek tek gösterdi.

“Bunları öğren.”

Serdar yaklaştı.

“Zamanımız az.”

“Gözlerin sisin içinde işe yaramadığında burnun daha hızlı olmalı.”

Bu cümle itirazı bitirdi.

Leya önce kekik demetini uzattı. Serdar kokladı. Keskin, kuru, yakıcı. Temizliğin sert kokusu. Sonra adaçayı. Daha ağır, daha dumanlı, daha yapraklı. Solunuma açılan bir koku. Sonra kantaron. Kurutulmuş hâli bile güneşte ısınmış sarı çiçek, yağ ve hafif acılık taşıyordu. Sonra reçine. Sert, yapışkan, çam benzeri, burunda kalan bir koku. Sonra afyon sakızı. Serdar bunu dikkatle kokladı; tatlımsı, ağır, baş döndüren, tehlikeli bir dinginlik vaat eden bir kokuydu.

Leya elini uyardı.

“Fazla koklama.”

Serdar başını salladı.

“Afyon ile reçine?”

“Reçine burnu dışarıda tutar. Afyon burnu içeri çeker.”

Bu tarif tıbbi değil, mükemmeldi.

Serdar tekrar kokladı. Koku farklarını kelimeyle değil, izlenimle zihnine kaydetti. Kekik: keskin ve temiz. Adaçayı: kuru duman. Kantaron: sarı acılık. Reçine: sert mühür. Afyon: ağır uyku. Zeytinyağı ise ayrıca gösterildi. İyi yağın acı yeşil kokusu, bozulmuş yağın ekşi ve genzi yakan bozukluğu. Şifa evinde aldığı eğitim, modern bir patlayıcı tanıma dersinden farklı değildi aslında. Yanlış kokuyu doğru sanırsan, operasyon biterdi. Burada hata ölüm değil, yanlış malzemeyle dönmek de olabilirdi. Bu daha kötüydü.

Tarhun, Serdar’ın omuzlarına baktı.

“Düşük tut.”

Serdar duruşunu değiştirdi.

Tarhun başını salladı.

“Hayır. Sen hâlâ herkesi sayıyorsun.”

“Sayacağım.”

“Gözlerin saymasın. Sırtın saysın.”

Serdar ona baktı.

Tarhun kendi omuzlarını hafifçe düşürdü. Boynunu biraz içeri aldı. Geniş gövdesine rağmen kendini kalabalığın parçası gibi göstermeyi beceriyordu. Gözleri doğrudan hedefe kilitlenmiyor, çevreyi sanki ilgisizce dolaşıyor, ama hiçbir şeyi kaçırmıyordu.

“Liman adamı yukarıdan bakmaz,” dedi Tarhun. “Kendi yüküne, kendi yoluna, kendi parasına bakar. Fazla dik yürürsen ya memursun ya bela.”

Serdar onun hareketini taklit etti. Omzundaki yara zaten doğal bir eğim veriyordu. Bunu zayıflık değil, kılık olarak kullanacaktı.

Leya, deri kılıfın içindeki listeyi son kez çıkardı.

“Bugün malzeme almıyorsun,” dedi.

“Biliyorum.”

“Bakıyorsun. Kokluyorsun. Sayıyorsun. Dönüyorsun.”

“Biliyorum.”

“Bir şey görüp kahramanlık yapmayacaksın.”

Serdar’ın cevap vermesi bir an gecikti.

Leya’nın gözleri sertleşti.

“Bunu bilmediğin için tekrar söylüyorum.”

Tarhun başını çevirdi. “O konuda haklı.”

Serdar ikisine de baktı.

“Bugün kavga yok,” dedi sonunda. “Harita var.”

Leya listeyi geri aldı.

“Kokular haritanın parçası.”

“Evet.”

“Rüzgâr da.”

“Evet.”

“Ve korku.”

Serdar başını hafifçe eğdi.

“En çok o.”

Leya’nın yüzünde kısa bir onay belirdi. Sonra kolyeyi koyduğu bez keseyi belindeki iç kıvrıma sakladı. Serdar buna baktı ama bir şey söylemedi. Kolyenin onda kalmasına alışmış değildi. Ama artık itiraz etmiyordu. Şimdilik.

Liman yoluna indiklerinde Tralleis bütünüyle uyanmıştı.

Dar sokaklardan aşağı indikçe şehir, taş ve gölge olmaktan çıkıp sese dönüştü. Önce kapı gıcırtıları, su taşıyan kadınların ayak sesleri, uzak tavuklar, çocuk bağırışları. Sonra tekerlek gıcırtıları ve katır homurtuları. Daha aşağıda ticaret yoluna yaklaştıkça sesler çoğaldı. İnsan kalabalığı, sabahın ilk saatinde bile kendini gösteriyordu; hamallar, köylüler, tüccar yardımcıları, muhafızlar, dilenciler, borç tahsildarları, zeytin presinden gelen işçiler, ağzı kapalı amfora taşıyan arabalar.

Serdar yürürken Tarhun’un öğrettiği gibi omuzlarını düşürdü.

Doğrudan bakmadı.

Ama hiçbir şeyi kaçırmadı.

Ticaret yolunun her daraldığı noktayı, muhafızların doğal olarak beklediği gölgeleri, arabaların yavaşlamak zorunda kaldığı çukurları, kalabalığın kendiliğinden ikiye ayrıldığı yerleri, zeytinyağı küplerinin işaretlerini, kumaş renklerini, Morkos’un damgasını taşıyan küçük levhaları zihnine aldı. Her detay, ileride bir geçişe, bir dikkat dağıtmaya, bir kaçışa ya da bir tehlikeye dönüşebilirdi.

Liman, ilk önce kokusuyla geldi.

Deniz daha görünmeden tuz havaya karıştı. Fakat bu, temiz bir deniz kokusu değildi. Tuzun üzerine katran binmişti. Ham deri, balık artığı, ıslak halat, hayvan gübresi, ter, çürümeye başlamış deniz yosunu ve bütün bunların üstüne ağır bir zeytin posası kokusu. O koku, gerçekten bir balyoz gibi indi. Asitli, yoğun, genzi yakan, yağlı ve inatçı. Serdar bir an nefesini kısa almak zorunda kaldı. Sonra kendini düzeltti.

Liman adamı kokudan rahatsız olmazdı.

Ya da belli etmezdi.

Koku, bu yerin kimliğiydi.

Liman yokuşunun son kıvrımını geçince iskeleler açıldı.

Serdar bir an durmak istedi.

Durmadı.

Bölüm 3 - 4. Sahne Limanın Görünmez Haritası

Bakışını pazar yardımcısı gibi aşağıda tuttu ama gözlerinin kenarından bütün sahneyi aldı. Devasa ahşap gemiler iskelelere yanaşmıştı. Bazılarının gövdeleri katranla koyulaşmış, bazılarının burun kısmında kaba oyma süsler vardı. Halatlar kalın ve tuzla sertleşmişti. İskelenin tahtaları yük altında inliyor, amforalar insan zincirleriyle gemilere aktarılıyor, katırlar yüklü arabaları çekiyor, bağırışlar havada birbirine çarpıyordu.

Tralleis’in ekonomik kalbi burada atıyordu.

Ve bu kalp sağlıklı değildi.

Her yerde Morkos’un işareti vardı.

Depo kapılarında, mühür tabletlerinde, kantar başındaki küçük taş levhalarda, bazı muhafızların omuz kumaşlarında, zeytinyağı amforalarının boyunlarına bağlanmış renkli iplerde. Bir zeytin dalı ile mühür halkasının iç içe geçtiği o soğuk işaret, limanı yalnız süslemiyor, sahipleniyordu. Burada her şey birinin gölgesinden geçiyordu. Yağ, taşın üstüne konmadan önce. Amfora arabadan indirilmeden önce. Köylü parasını almadan önce. Gemi yüklenmeden önce.

Mühür.

Hep mühür.

Serdar kalabalığın içine karıştı.

Tarhun onunla gelmemişti. Bu özellikle kararlaştırılmıştı. Tarhun limanda fazla tanınırdı. Onun yanında yürüyen her yabancı dikkat çekerdi. Serdar yalnız değildi gerçekte; ama görünürde yalnızdı. Leya’nın kokularını zihninde, Tarhun’un yürüyüş dersini bedeninde, şema bilgisini hafızasında taşıyordu.

Bir tüccar yardımcısı gibi hareket etti.

Bir amfora sırasının yanından geçerken parmağıyla sanki işaretleri sayıyormuş gibi yaptı. O sırada kapıdaki muhafız sayısını aldı: iki sabit, biri gezer, biri kantar başına yakın. Arkadaki gölgede beşinci adam. Çok rahat duruyor; demek ki sorumlu değil, destek. Kapı kalın ahşap, üzerinde yatay demir bant. Kilit dışarıdan sürgülü, ama asıl kilit içeride olabilir. Kapı üstünde küçük havalandırma aralığı var. Çok dar, insan geçmez. Duman girer mi? Rüzgâr yönüne bağlı.

Rüzgâr.

Serdar başını kaldırmadan bunu kontrol etti.

İskelede asılı küçük bez parçaları, gemi direklerindeki bayrakçıklar, katran dumanının eğimi, zeytin posası yığınından yükselen ince buhar… Rüzgâr denizden karaya değil, hafif çaprazla depolara doğru esiyordu. Sabah için bu. Öğleden sonra değişebilir. Akşamüstü? Bunu öğrenmek gerekiyordu. Sis operasyonu için rüzgâr en az kilit kadar önemliydi. Duman yanlış yöne giderse nöbetçiler değil, kendileri kör olurdu.

Kantar başında kavga başladı.

Serdar yaklaşmadı ama yürüyüşünü yavaşlattı.

Yaşlı bir köylü, iki amforanın yanında duruyordu. İnce ama dik bir adamdı. Yüzü güneşle kurumuş, elleri zeytin ağacı kökü gibi çatlamıştı. Üzerindeki tunik eskiydi ama temiz tutulmuştu. Kemerinin ucunda küçük bir bez kese, yanında boşalmaya yüz tutmuş bir heybe vardı. Amforalarının üzerindeki mühürler dikkatle bağlanmış, ağzı iyi kapatılmıştı. Bu adam malını önemseyen biriydi. Yağını hileyle değil, emekle getirmişti.

Bir görevli, taş kantarın yanında duruyordu.

Elinde küçük kayıt tableti ve mühür aleti vardı. Yüzünde alışılmış bir sıkıntı, yani başkasının hakkını alırken artık utanmayan insanların ifadesi vardı. Köylü konuşuyor, elini amforalara, sonra kendi göğsüne, sonra iskeleye uzatıyordu. Sesinin tonundan, emeğini anlatmaya çalıştığı belliydi. Görevli ise her seferinde aynı sakinlikle başını sallıyor, başka bir kalem ekliyordu.

Vergi.

Geçiş bedeli.

Liman hakkı.

Mühür yenileme.

Kantar farkı.

Güvenlik payı.

Serdar kelimelerin hepsini tam duymadı ama sistemin matematiğini gördü. Her adımda maldan biraz daha koparılıyordu. Adam, yağını satmak için limana getirmişti; liman, yağın neredeyse tamamını kendisine hak sayıyordu. İşin en acı tarafı, bunun hırsızlık gibi yapılmamasıydı. Her şey kayıtlıydı. Her kesinti bir ad taşıyordu. Her yağma, mühürle meşrulaştırılıyordu.

Yaşlı köylünün adı, kalabalıktan biri tarafından söylendi.

Aris.

“Aris,” diye fısıldadı yanındaki başka bir köylü, onu sakinleştirmeye çalışarak.

Aris sakinleşmedi.

Ellerini kaldırdı. Titriyordu. Bu titreme yalnız yaşlılıktan değildi. Öfke, çaresizlik ve bütün bir yılın emeğinin gözünün önünde kaybolduğunu görmenin titremesiydi. Görevli, onun titreyen ellerine bakmadı. Sadece tablete yeni bir işaret koydu.

Bir muhafız yaklaştı.

Aris’in sesi alçaldı.

Sonra tamamen sustu.

Görevli iki amforadan birini Morkos’un deposuna ayrılan sıraya işaret etti. Diğerinin de neredeyse yarısının karşılığı kadar ücret kesti. Aris’in heybesine birkaç değersiz küçük parça bırakıldı. Adam onları aldı. Almak zorundaydı. Almaması direniş sayılırdı. Direniş ise burada yalnız para kaybı değil, dayak, hapis ya da daha kötüsü demekti.

Aris arkasını döndü.

Heybesi neredeyse boştu.

Serdar’ın gözleri adamın ellerine takıldı.

Toprağın bereketini taşıyan eller yine boş dönüyordu.

Bir an için liman yok oldu.

Yerine başka görüntüler geldi. Köy baskınları. Haritada işaretlenen tarlalar. Yerel işbirlikçilerin topladığı erzak. İşgal güçlerinin değil, onlara hizmet eden yerli ağızların aldığı vergi. Modern zamanın ihaleleri, tapu oyunları, şirket mühürleri, soğuk odalarda atılan imzalar. Murat Erkmen’in düzgün sesi. Yasal görünen gasp. Kâğıda yazıldığı için suç olmaktan çıkarılmaya çalışılan zulüm.

İsimler değişmişti.

Kıyafetler değişmişti.

Ama toprağın bereketini taşıyan eller yine boş dönüyordu.

Serdar’ın içindeki öfke ayağa kalktı.

Onu hemen oturttu.

Profesyonel öfke kullanılabilir bir yakıttı. Kontrolsüz öfke düşmanın işiydi. Şimdi Aris’in yanına gidip görevliyi duvara çarpmak, belki birkaç saniyelik adalet hissi verirdi. Sonra muhafızlar üzerine kapanır, Leya’nın listesi, şema, barut planı, Tarhun’un riski, şifa evindeki çocuk… Hepsi yanardı. Serdar bunu biliyordu.

O yüzden yürüdü.

Ama Aris’in yüzünü zihnine aldı.

Boş heybesini.

Titreyen ellerini.

Morkos’un sistemi, sayılardan ibaret kalmasın diye.

Depoların önünden geçti.

Birinci depo zeytinyağına ayrılmıştı. Kokudan belliydi. İyi yağ, kötü yağ, posaya karışmış yağ ve bozulmaya yüz tutan beklemiş yağ aynı taş duvarın içinde ağır bir bulut oluşturuyordu. Kapısında üç mühür vardı. Ana kilit büyük demirdi. Yanında daha küçük bir mühür kutusu. Kapı açıldığında kayıt tutuluyor olmalıydı. İçeri giren herkesin adı değilse bile taşıdığı mal işaretleniyordu.

İkinci depo karışık mal deposuydu.

Kurutulmuş otların daha keskin kokusu buradan geliyordu. Kekik ve adaçayı kokusu dışarı sızıyordu. Ama araya reçine ve katran kokusu girmişti. Bu kötüydü. Bazı şifa malzemeleri yanlış ortamda saklanıyordu. Morkos’un adamları onların tıbbi değerini değil, piyasa değerini önemsediği için birbirine zarar verecek şeyleri aynı yerde tutuyor olabilirdi. Leya bunu duyarsa öfkelenirdi. Haklı olarak.

Üçüncü depo daha iyi korunuyordu.

Kapısı daha küçüktü ama muhafızı daha fazlaydı. Bu tür kapılar değerli mal saklar. Afyon sakızı, nadir reçineler, mühürlü ilaç yağları, belki para ya da özel kayıtlar. Kapı eşiğinde duran adamlar sıradan liman muhafızı değildi. Daha sessiz, daha temiz, daha dikkatli. Morkos’un doğrudan güvendiği adamlar olmalıydı. Buraya yaklaşmak bugün imkânsızdı. Ama imkânsız görünen kapılar bazen ana hedef değil, dikkat dağıtma merkezi olurdu.

Serdar yürürken kilitleri saydı.

Birinci depo: büyük dış sürgü, yan kilit, üst mühür ipi.

İkinci depo: çift kanat, daha eski menteşe, sağ kanatta zayıf demir pimi.

Üçüncü depo: iç kilit olasılığı yüksek, dışarıda küçük gözlem yarığı, kapının solunda su oluğu. Duman? Eğer rüzgâr doğruysa, su oluğundan değil, üst havalandırmadan girer. Ama üst aralık dar. İçerideki adamları değil, kapı önünü bozar.

Nöbet değişimi.

Serdar bunu bekledi.

Bir yük arabasının gölgesinde durup sandaletinin kayışını düzeltiyormuş gibi yaptı. Ayak bileği gerçekten acıyordu; hareket doğal göründü. O sırada kapı muhafızlarını izledi. Bir adam, kantar başından gelen işaretle yer değiştirdi. Diğeri depodan çıkan kayıt görevlisine eşlik etti. Üçüncü, kapıdan ayrılmadı. Değişim tam bir vardiya değişimi değildi; görev noktası kaydırmaydı. Bu, gün içinde daha büyük değişimin olacağı anlamına gelebilirdi. Öğle sıcaklığında mı? Akşam yükleme bitince mi? Bunu öğrenmek gerekirdi.

Bir çocuk, yanından küçük bir sepetle geçti.

Serdar çocuğun sepetinden gelen kokuyu yakaladı.

Adaçayı.

Yanında daha ağır, tatlımsı bir koku.

Afyon değildi. Reçine olabilirdi. Çocuk depoya değil, arka sokağa gidiyordu. Demek ki bazı malzemeler resmi kapıdan değil, küçük taşıyıcılarla içeride dolaştırılıyordu. Kaçak mı, kayıt dışı mı, yoksa Morkos’un kendi adamlarının zimmet hattı mı? Serdar bunu da kaydetti. Küçük taşıyıcılar büyük kapılardan daha fazla bilgi taşırdı.

Limanın ucunda rüzgâr biraz değişti.

Denizden gelen tuzlu hava, zeytin posası kokusunu bir an bastırdı. Ardından katran dumanı sağa doğru eğildi. Bu, akşamüstü dumanın depolar ile kantar arasına sürüklenebileceği anlamına gelebilirdi. Eğer barutla kısa, yoğun bir sis çıkarılacaksa, onu kapının önünde değil, kantar hattında patlatmak daha iyi olabilirdi. İnsanlar patlamaya koşar, depoların gerçek tarafı birkaç nefesliğine boşalırdı. Ama fazla büyük ses Morkos’un özel muhafızlarını çağırır. Fazla küçük ses işe yaramaz. Ölçü.

Her şey ölçüydü.

Öfke bile.

Birden arkasından bir ses geldi.

“Hey.”

Serdar dönmedi hemen.

Çok hızlı dönmek suçlu hareketi olurdu. Sandaletinin kayışını düzelten sıradan bir adam gibi işi bitirdi. Sonra başını yarım çevirdi.

Bir liman görevlisi ona bakıyordu.

Bölüm 3 - 4. Sahne Tüccar Yardımcısının Maskesi

Genç değil, yaşlı da değil. Gözleri şüpheciydi. Elinde küçük tahta tablet vardı. Serdar’ın yüzüne değil, kuşağına ve pelerininin kenarına baktı. Leya’nın sürdürdüğü liman kokusu işe yaramıştı; adam burun kıvırmadı. Ama Serdar’ın duruşunda, yavaşlatılmış da olsa, ona fazla dikkatli gelen bir şey yakalamıştı.

Görevli bir şey sordu.

Serdar kelimelerin çoğunu anladı.

“Kimin yardımcısısın?”

Cevap hazırlıklıydı.

Leya kısa bir isim vermişti. Gerçek bir tüccar değil, kalabalıkta izi karışacak bir aracı. Serdar omuzlarını düşük tuttu.

“Hind’in adamıyım,” dedi.

İsim ağzından çıkınca görevlinin yüzündeki şüphe tamamen geçmedi ama yön değiştirdi.

Hind.

Demek ki bu isim limanda biliniyordu. Doğrudan saygı uyandırmadı, ama dikkatle tartıldı. Görevli tabletine baktı, sonra Serdar’a.

“Hind yaşlı adamları gönderirdi. Seni görmedim.”

Serdar kısa bir iç çekiş yaptı. Yardımcı yorgunluğu gibi.

“Yaşlı adamın dizleri şişti. Yolu ben taşıyorum.”

Görevli kaşlarını çattı.

“Ne alacaksın?”

“Bugün almıyorum. Koku bakıyorum.”

Bu cevap özellikle seçilmişti. Limanda bazı yardımcılar malları kokuyla ayırırdı; Leya söylemişti. Görevli, Serdar’ın yüzüne biraz daha baktı. Sonra elini salladı.

“Çabuk bak. Kantar yolu kapanacak.”

Serdar başını eğdi.

Fazla değil.

Ezilerek değil.

Gerektiği kadar.

Görevli uzaklaştı.

Serdar yürümeye devam etti. İçerideki gerilim, omzundaki ağrıyı yeniden büyütmüştü. Sargı altında sıcaklık hissetti. Kanama mı, yoksa hareketin yarattığı yanma mı? Şimdi kontrol edemezdi. Leya’nın sesi zihninde yankılandı: Bugün malzeme almıyorsun. Bakıyorsun. Kokluyorsun. Sayıyorsun. Dönüyorsun.

Dönmek.

Bu da görevdi.

Limanı son kez baştan sona gözledi.

Depoların dizilişi.

Kantar hattı.

Aris’in durduğu nokta.

Çocuk taşıyıcıların kullandığı arka sokak.

Katran fıçılarının yanında biriken boş amforalar.

Mühür odasının küçük penceresi.

Kapıların gölge yönleri.

Rüzgârın sabah eğimi.

Muhafızların tembelleştiği kısa anlar.

Kilitlerin dış yüzleri.

Kaçış için kullanılabilecek üç dar geçit.

Bir tanesi çok açık.

İkincisi çocukların yolu, dar ama hızlı.

Üçüncüsü zeytin posası yığınının arkasından şehrin eski taş kanalına iniyor gibi. Orası kokudan dolayı boş kalıyordu. İnsanların tiksindiği yerler, bazen en güvenli geçitlerdi.

Serdar limandan ayrılırken cebinde tek bir bitki yoktu.

Tek bir damla yağ yoktu.

Tek bir reçine parçası, tek bir afyon kırıntısı, tek bir kantaron demeti taşımıyordu.

Dışarıdan bakıldığında başarısız dönüyordu.

Ama zihninde Morkos’un limandaki kilitlerinin, muhafızlarının, kokularının, rüzgârının ve korkularının haritası vardı. Bu harita hiçbir deri kılıfa sığmazdı. Yakalanırsa üzerinde bulunmazdı. Çalınamazdı. Ancak bir zaafı vardı: Onu taşıyan beden hâlâ yaralıydı.

Yokuşa çıkarken omzu yandı.

Sandalet kayışı topuğunu kanatmıştı.

Fakat Serdar adımlarını bozmadı.

Limanın kokusunu artık yalnız burnunda değil, zihninde taşıyordu. Ve o kokunun içinden Morkos’un düzeninin en zayıf noktasını seçmişti.

Şifa kilit altındaydı.

Ama kilitlerin hepsi kapıda değildi.