Yükleniyor...
Bölüm 4 - Mühürlü Oda ve İhanetin Kokusu Kapak Görseli
Rüzgarın Hafızası II
Bölüm 4 - Mühürlü Oda ve İhanetin Kokusu

Şemanın Derindeki Hattı

4. Sahne 16 dk okuma 16 okunma
7. Bölüm 4 - 4. Sahne Zamanın Derin Katmanı
7. Bölüm 4 - 4. Sahne Zamanın Derin Katmanı
8. Bölüm 4 - 4. Sahne İpi Tutan Kadın
8. Bölüm 4 - 4. Sahne İpi Tutan Kadın

Şafak henüz Tralleis’in mermer sütunlarını boyamamıştı.

Dışarıda sabahın gri ışığı, taş sokakların üstüne isteksizce yayılıyor; kapı eşiklerini, su yollarını ve duvar diplerinde birikmiş gece tozunu soğuk bir çizgiyle belirginleştiriyordu. Fakat demirci dükkânının içinde hâlâ gece vardı. Yağ lambasının isli alevi mermer şemanın üzerinde titriyor, kanın koyulaştırdığı çizgileri bazen ortaya çıkarıyor, bazen yeniden karanlığın içine itiyordu. Közleri bastırılmış ocak, solgun bir kızıllıkla nefes alıyor; duvarlarda asılı çekiçler, kancalar ve maşalar, uykuda bekleyen silahlar gibi hareketsiz duruyordu.

Serdar dizlerinin üzerindeydi.

Dizlerinde toz vardı. Omzundaki sargı yeniden sıkılmış olmasına rağmen her nefeste sıcak bir ağrı gönderiyor, sağ dizindeki eski yanma taş zeminden yukarı çıkıyordu. Gece operasyonunun yorgunluğu, takipten kaçınmanın gerilimi, şifa dağıtımının duygusal ağırlığı, mermerdeki kanın açtığı şüphe ve Nikos ihtimali… Hepsi bedeninin üzerine ayrı ayrı çökmüştü.

Ama o an bunların hiçbirini tam olarak hissetmedi.

Çünkü kan, mermerin sustuğu yeri konuşturmuştu.

Boş dairenin içindeki taze kan damlası, ilk anda yalnız ihanetin izi gibi görünmüştü. Biri buraya girmiş, şemayı görmüş, korkmuş, panikle elini ya da bileğini kesmiş, sonra kaçmıştı. Bu hâlâ doğru olabilirdi. Belki Nikos. Belki başka biri. Belki Morkos’un gölge gibi kullandığı zayıf bir halka. Fakat kan, yalnız failin korkusunu ele vermemişti. Mermerin kılcal damarlarına sızmış, daha önce taşın doğal çatlağı sanılan ince çizgileri koyulaştırmış, binlerce yıldır orada duran ama çıplak gözle seçilemeyen derin katmanı görünür kılmıştı.

Serdar sağ elini yavaşça uzattı.

Dokunmadı.

Parmaklarını çizginin birkaç parmak üzerinden yürüttü. Havada, taşın üstünden geçer gibi. Bu hareket, onun için harita okuma refleksiydi. Kağıda basılı koordinatlarda da böyle yapardı. Uydu görüntüsünde de. Saha krokilerinde de. Önce tüm görüntüyü alır, sonra katmanlara ayırır, sonra her katmanın neyi sakladığını ve neyi gösterdiğini anlamaya çalışırdı.

Bu şema sıradan bir antik yapı planı değildi.

Artık bundan emindi.

“Üç katman var,” dedi.

Sesi o kadar alçaktı ki önce kimseye değil, taşa konuşuyor gibi duyuldu.

Leya, kan örneğini koyduğu küçük kabı masaya bırakmıştı. Tarhun ise kapıya yakın ama gözleri mermerde duruyordu. İkisi de Serdar’a baktı.

Serdar ilk çizgiyi işaret etti.

“Üst katman.”

Mermerdeki geniş hatlar, bilinen şehirle örtüşüyordu: liman yolu, zeytinyağı depoları, kantar çevresi, bazı su yolları, malzeme akışının geçtiği ana damarlar. Buralar güneş gören dünyaydı. Herkesin bildiği, Morkos’un mühürlediği, kayıtçıların yazdığı, muhafızların tuttuğu yerler. Serdar bu katmanı daha önce zaten okumuştu. Zeytinliklerden gelen bereket, depolarda boğaza dönüşüyor; liman yoluyla ticarete, mühürle itaate, borçla korkuya çevriliyordu.

“Burası Morkos’un dünyası,” dedi. “Görünen şehir. Kapı, mühür, depo, kantar, yol.”

Tarhun başını çok az salladı.

Bunu anlıyordu.

Serdar ikinci çizgi grubuna geçti.

“Orta katman.”

Demirci dükkânından çıkan eski damar, şifa evine bağlanma ihtimali olan yan hatlar, unutulmuş mahzenler, soğuk taş odalar, bitki saklanan yerler, fırın ve eski kuyu tarafına uzanan gizli bağlantılar… Burası şehrin resmî olmayan yaşam ağıydı. Halkın nefes aldığı yer. Morkos’un kapılarından önce var olmuş, sonra unutulmuş ya da unutturulmuş yollar. Gece operasyonunda kullandıkları damar bu katmandan geçmişti.

“Burası Leya’nın ve halkın dünyası,” dedi Serdar. “Şifa evi, eski mahzenler, taş kuyular, fırınlar, demirci ocağı. Morkos’un görmediği ya da değersiz sandığı damarlar.”

Leya’nın yüzü değişmedi ama gözlerinde sert bir dikkat belirdi.

Serdar üçüncü bölgeye geldiğinde durdu.

Kan hattı, tam burada devreye giriyordu.

Alt katman.

Bu çizgiler, diğerlerinden farklıydı. Antik taş işçiliğinin kavisli, organik, bazen süs ve işlevi birlikte taşıyan mantığı burada yoktu. Su yolu çizgileri akışa uyardı; mahzen hatları toprağın ve eğimin dilini konuşurdu. Ama bu derin çizgiler başka bir şey söylüyordu. Düzdüler. Fazla düz. Birbirini kesen açılar gereğinden kesin, mesafeler gereğinden ölçülüydü. Köşeler, dönemeç gibi değil karar gibi çizilmişti. İşlev, estetiği tamamen susturmuştu.

Serdar’ın nefesi daraldı.

Alt katmanın merkezinde, revir binasının izdüşümünü andıran nizamlı bir yapı vardı. Antik Tralleis’in taş ustalarının yapacağı bir sarnıç ya da mahzen gibi değildi. Süs yoktu. Kemer yoktu. Güzelleştirme yoktu. Koridorlar, odalar, dar geçişler, bir merkez ve onu çevreleyen güvenlik boşlukları vardı. Sanki birisi burada yalnız barınak değil, kontrol edilen bir geçiş sistemi düşünmüştü.

Askerî mantık.

Rasyonel.

Simetrik.

Saklanmak için değil yalnız.

Bir şeyi korumak için.

7. Bölüm 4 - 4. Sahne Zamanın Derin Katmanı

Serdar’ın sesi sertleşti.

“Bunu bir usta taşçı çizmemiş.”

Tarhun meşaleyi biraz daha yaklaştırdı.

Alevin ışığı kan hattında titredi.

“Kim çizmiş o zaman?”

Serdar çizgilere bakmaya devam etti.

“Bir çıkış yolu arayan adam.”

Tarhun kaşlarını çattı.

Serdar devam etti:

“Sadece hayatta kalmak için değil. Bir şeyi korumak için kazan birinin eli bu.”

Bu cümle dükkânın içinde ağır kaldı.

Leya yavaşça eğildi. Serdar’ın işaret ettiği alt hatları kendi gözleriyle takip etti. Onun bakışı Serdar’ınki gibi askerî değildi. O, önce insanların nerede nefes alacağını, suyun nerede bozulacağını, havanın nerede zehirlenebileceğini, yaralı bedenin dar geçitte taşınıp taşınamayacağını düşünürdü. Ama çizgilerin yabancılığını o da gördü.

“Burası şehir gibi çizilmemiş,” dedi.

“Evet.”

“Mahzen gibi de değil.”

“Evet.”

Tarhun, “Kale altı mı?” diye sordu.

Serdar başını çok az salladı.

“Kale olsaydı savunma dışa bakardı. Bu içe bakıyor.”

Tarhun anlamaya çalıştı.

“İçe bakan savunma ne demek?”

Serdar parmağını merkezdeki simetrik yapının çevresinde gezdirdi.

“Dışarıdan geleni durdurmak için değil sadece. İçerideki şeyi dışarı çıkarmamak için de kurulmuş olabilir.”

Leya’nın yüzü sertleşti.

“İçerideki şey?”

Serdar cevap vermedi.

Çünkü zihninde o korkutucu ihtimal bir şimşek gibi çakmıştı.

2005’teki revir binasının altına denk gelen bu simetri, binlerce yıl önce neden oradaydı?

Bir yapı, yapılmadan önce nasıl iz bırakırdı?

Bir revirin gölgesi, geçmişin mermerine nasıl düşerdi?

Ya bu şema onlara başkası tarafından bırakılmadıysa?

Ya bir gün, henüz yaşamadığı bir gelecekte, bu yolu kendileri kazacak; sonra o iz, zamanın eğrilmiş halkasından geçip geçmişe taşınacaktıysa?

Ya Serdar, bu mermerin başında ilk kez keşfettiğini sandığı hattı, aslında bir gün kendi elleriyle geriye bırakacaksa?

Bu düşünce zihnini, namluda yanık barut kokusu bırakan bir mermi gibi dağladı.

Yüzünü belli etmemeye çalıştı.

Başaramadı.

Leya bunu gördü.

“Yine uzaklara gittin,” dedi.

Serdar yavaşça nefes aldı.

“Uzak değil.”

“Nereye?”

Serdar kan hattının aşağı doğru indiği noktaya baktı.

“Aşağıya.”

Tarhun homurdandı.

“Bunu artık cevap sanıyorsun.”

“Hayır,” dedi Serdar. “Cevap değil. Yön.”

Leya, şemanın alt bölümündeki küçük sembollere eğildi. Bazılarını daha önce görmüş gibiydi. Gözleri kısıldı. Elini uzattı ama dokunmadı; Serdar’ın az önce yaptığı gibi parmaklarını çizgilerin üzerinde havada gezdirdi. Sonra yüzünde başka bir gölge belirdi.

“Burası…” dedi.

Cümleyi bitirmedi.

Serdar ona döndü.

“Ne?”

Leya lambayı biraz daha yaklaştırdı.

“Bunlar eski şifacıların anlattığı yerlerin hizasında olabilir.”

Tarhun’un sesi sabırsızdı.

“Ne yeri?”

Leya, alt katmandaki derin çizgiyi izledi.

“Halk arasında bazı tünellerden söz edilir. Çocukken yaşlı kadınlar anlatırdı. Bazıları bunlara ölü hava der. Bazıları tanrı nefesi. Kimse tam nerede olduklarını bilmez. Daha doğrusu bilenler de bilmek istemez.”

Serdar dikkat kesildi.

Leya devam etti:

“Eski şifacılar bu derinlikteki geçitlerden korkarmış. Meşale bazen birden sönermiş. İnsan ciğerine hava çektiğinde taş, küf ya da su değil, demir tadı alırmış. Bazıları oraya inenlerin başlarının içinde uğultu duyduğunu söyler. Kimi, yerin nabzı orada başka atar der. Kimi, tanrı nefesi insanın zamanını çalar der.”

Tanrı nefesi.

Ölü hava.

Yerin nabzı.

Zamanını çalar.

Serdar’ın zihninde 2005 gecesi açıldı.

Revirin önündeki çukur.

Yağmur.

Fener ışığının bir noktada bozulması.

Telsizlerin cızırtıya boğulması.

Pusulanın sapması.

Selçuk’un yüzündeki anlaşılmaz korku.

Halatın elli metre inip hiçbir yere değmemesi.

Taban yok.

Sonra Aylin’in sesi.

Yılmaz’ın elleri.

Bir uğultu.

Duyulmaktan çok kemiklerin içinde hissedilen bir basınç.

O gece, herkes bunu çukurun karanlığı sanmıştı.

Ama ya karanlık değilse?

Ya bu, Leya’nın halk masalı sandığı ölü hava değildi de, zamanın taşın altında sıkışmış ağırlığıysa?

Serdar çok alçak sesle konuştu:

“Ölü hava değil.”

Leya ona baktı.

Serdar’ın gözleri alt çizgideydi.

“O sadece zamanın ağırlığı.”

Dükkânda kimse hemen konuşmadı.

Tarhun’un yüzündeki ifade anlaşılması zordu. Bir yanı bu tür sözlerden hoşlanmayan somut adamdı. Demir, taş, kilit, kılıç. Diğer yanı ise artık kendi bedeninin bilmediği yerlerden gelen emirleri, işaretleri ve refleksleri inkâr etmekte zorlanıyordu. Zamanın ağırlığı denen şeyi saçmalık diye itmek istiyor ama kendi ellerinin geçmişi hatırlamasını açıklayamıyordu.

“Zamanın ağırlığı insanı öldürür mü?” diye sordu sonunda.

Serdar cevap vermeden önce düşündü.

“Yanlış yerde durursa, evet.”

Leya’nın sesi sertleşti.

“Bu yüzden aşağı inmekten söz etmeyeceğiz.”

Serdar ona baktı.

Leya daha o söylemeden anlamıştı.

“Hayır,” dedi.

Serdar hiçbir şey söylememişti.

Ama Leya’nın hayırı, onun içinden geçen karara verilmişti.

Tarhun ikisine baktı.

“İnmemiz gerekiyor.”

Leya ona döndü.

“Sen de mi başladın?”

Tarhun omuzlarını sertçe gerdi.

“Kan buraya boşuna düşmedi. Hat boşuna çıkmadı. Eğer biri şemayı gördüyse, biz ne gördüğünü bilmeden duramayız.”

“Bir şemayı anlamak için kendini ölü havaya atmak gerekmez.”

“Gerekirse atılır.”

“İşte bu yüzden senin fikrin sorulmaz.”

Tarhun’un gözleri alevlendi.

Serdar araya girdi.

“Leya haklı.”

Tarhun ona döndü.

Leya da.

Serdar devam etti:

“Aşağıya kör inemeyiz. Havanın ne olduğunu, yolun ne kadar dar olduğunu, ikinci çıkış var mı, su var mı, çökme var mı bilmeden girmek aptallık olur.”

Leya’nın yüzü biraz yumuşayacak gibi oldu.

Serdar cümleyi tamamladı:

“Ama ineceğiz.”

Yumuşama kayboldu.

“Hayır.”

Serdar ayağa kalkmaya çalıştı. Omzu yüzünden hareketi sert oldu. Leya hemen fark etti, ama bu kez onu durdurmak için değil, söyleyeceği şeyi engellemek için bir adım attı.

“Sen daha kendi kanını durduramıyorsun.”

“Durdurdun.”

“Ben durdurdum. Sen açtın.”

“Bu hattı bekletemeyiz.”

“Bekletiriz.”

“Eğer Nikos ya da başka biri bunu gördüyse, Morkos’a ulaşmadan önce biz bu hattın ne olduğunu bilmeliyiz.”

“Ya Morkos bunu zaten biliyorsa?”

Serdar sustu.

Leya’nın sorusu odaya daha soğuk bir ihtimal bıraktı.

Ya Morkos biliyorsa?

Ya bu hat yalnız onların tesadüfen keşfettiği bir sır değil, Morkos’un özellikle aradığı, ama tam okuyamadığı bir şeyse?

Ya flora deposuna yapılan operasyon, yalnız şifa malzemelerini değil, Morkos’un daha derin ilgisini de üzerlerine çektiyse?

Tarhun alçak sesle konuştu:

“Rasimon biliyor olabilir mi?”

Serdar düşündü.

“Rasimon izi okur. Şemayı görmediyse bile görmeye çalışacaktır.”

“Görürse?”

“Bizden önce alt hattı bulmaya çalışır.”

Leya’nın yüzü daha da sertleşti.

“Öyleyse şemayı kapatıp bekleriz. Kim yaklaşırsa görürüz.”

Serdar başını salladı.

“Bu artık sadece gözetleme işi değil. Alt katta ne olduğunu bilmeden onu koruyamayız.”

Leya ellerini iki yana açtı.

“Senin için her kapının cevabı kapıdan geçmek.”

“Hayır,” dedi Serdar. “Bazı kapılar kapanmadan önce neyi sakladığını bilmek gerekir.”

“Ve aşağıda ölü hava varsa?”

“Hazırlık yaparız.”

“Nasıl?”

Serdar, Leya’nın biraz önce anlattıklarını zihninde hızla sıraladı. Meşale sönmesi. Demir tadı. Uğultu. Yerin nabzı. Zamanın ağırlığı. Bunların bir kısmı zehirli gaz, oksijensizlik, metal yoğunluğu, manyetik sapma, basınç farkı ya da tamamen başka bir zaman anomalisi olabilirdi. Bu çağın imkânlarıyla kesin ölçüm yapamazdı. Ama saha aklıyla risk azaltabilirdi.

“Meşale testi,” dedi. “Önce ip ucunda küçük alev indirilecek. Alev sönerse girmiyoruz. Hayvan testi yapmayacağız.”

Tarhun kaşlarını çattı.

“Hayvan testi?”

“Bazı yerlerde insanlar önce hayvan indirir. Ölüp ölmediğine bakar.”

Leya’nın yüzü tiksintiyle gerildi.

“Hayır.”

“Ben de hayır dedim.”

Serdar devam etti:

“Bezler sirke ve kekikle hazırlanacak. Tam korumaz ama birkaç nefes kazandırır. İp hattı kurulacak. Üç düğüm geri çekilme. İki sert çekiş yardım. Bir sürekli çekiş tehlike. Yol işaretlenecek. Her dönüşte taş işareti bırakılacak. İçeride konuşmak az. Nefes kontrolü. İlk iniş kısa olacak. Odaya varmak zorunda değiliz; hattın yönünü doğrulamamız yeter.”

Tarhun bu sıralamayı dinlerken yüzü değişti.

Serdar bunu gördü.

Bu, yine görev öncesi düzeniydi.

Tarhun’un bedeni bu dili tanıyordu.

Leya da fark etti.

Ama bu kez kimse konuyu açmadı.

Çünkü tartışma kişisel hafızadan çıkıp hayatta kalma çizgisine gelmişti.

“Ben de geliyorum,” dedi Leya.

Serdar hemen cevap verdi:

“Hayır.”

Leya’nın gözleri karardı.

“Bunu bana emredemezsin.”

“Emretmiyorum.”

“Öyle duyuldu.”

Serdar birkaç saniye sustu.

Sonra daha sakin konuştu.

“Bu güvensizlik değil.”

“Öyle mi?”

“Evet.”

“Ben havayı, zehri, yarayı, korkuyu senden iyi okurum.”

“Evet.”

“Öyleyse neden?”

Serdar ona doğrudan baktı.

“Çünkü yüzeyde kalacak birine ihtiyacımız var.”

Leya’nın bakışı sarsılmadı.

Serdar devam etti:

“Şifa evi senin kalen. Morkos gece olanı yutmayacak. Rasimon iz sürüyor. Nikos ya da başka biri zayıf halka olabilir. Eğer biz aşağıdayken şifa evi basılırsa, halkı tutacak kişi sensin.”

“Tarhun kalsın.”

“Tarhun olmadan kapı açamayabilirim.”

Tarhun hiçbir şey söylemedi.

Bu bir övgü değildi yalnızca. Gereklilikti. Ve Tarhun bunu anladı.

Leya sertçe sordu:

“Sen onsuz inemiyorsun ama bensiz yüzeyi tutabiliyorsun, öyle mi?”

“Ben yüzeyi tutamam,” dedi Serdar. “Sen tutarsın.”

Bu cevap Leya’yı susturdu.

Serdar’ın sesi daha da alçaldı:

“Dün gece şifa dağıldıysa, bu senin ağın sayesinde. Ben kapı açtım. Tarhun kilit açtı. Ama halkın eline doğru şeyi doğru zamanda veren sendin. Eğer Morkos buna vurursa, hedef sadece depo değil, senin ağın olacak. Aşağıda ne bulursak bulalım, yukarıdaki nefes ölürse hiçbir anlamı yok.”

Leya’nın yüzündeki öfke tamamen geçmedi.

Ama artık karşısında basit bir dışlanma olmadığını biliyordu.

Serdar ekledi:

“Sen burada kalmalısın Leya. Şifa evi senin kalen. Eğer Nikos ya da Morkos’un başka bir gölgesi yaklaşırsa, kapıda duran otorite sen olmalısın.”

Leya bir süre cevap vermedi.

Yağ lambasının alevi titredi. Dışarıdan bir tekerlek sesi geçti. Uzak liman borusu yeniden duyuldu. Şehir artık tamamen uyanıyordu. Morkos’un hikâyesi sokaklara yayılmaya başlayacaktı. Gece olanın adı konacaktı: kargaşa, yanlışlık, zeytin posası yangını, nöbetçi hatası. Her ne derlerse desinler, halk başka bir şey duymuştu. Ama halkın duyduğu şeyin yaşayabilmesi için Leya’nın yüzeyde kalması gerekiyordu.

Sonunda Leya konuştu.

“Ben kalırsam, aşağıdan döneceksiniz.”

Serdar cevap vermedi.

Leya bir adım yaklaştı.

“Bunu emir gibi dinle. Dö-ne-cek-si-niz.”

Tarhun çok hafif başını çevirdi.

Serdar’ın ağzının kenarında yorgun, neredeyse görünmeyen bir ifade belirdi.

“Emir mi?”

Leya’nın cevabı kesindi:

“Evet.”

Tarhun kısık bir homurtu çıkardı.

Bu kez gülüşe daha yakındı.

Leya ona döndü.

“Sana da.”

Tarhun başını eğdi.

“Duydum.”

Serdar, Leya’nın gözlerine baktı.

“Döneceğiz.”

“Vaat gibi değil. Plan gibi söyle.”

Serdar ciddileşti.

“İlk iniş kısa. Hattı doğrulama. Odaya ulaşma hedefi yok. Hava kötüyse geri çekilme. İz bırakmama. Temas olursa yüzeye dönme. Tarhun yaralanırsa ben onu çıkarırım. Ben yaralanırsam Tarhun beni çıkarır.”

Leya’nın yüzü sert kaldı.

“İkiniz de yaralanırsanız?”

Serdar cevap vermekte yarım nefes gecikti.

Leya o gecikmeyi yakaladı.

“Gördün mü? Plan değil.”

Tarhun araya girdi.

“İkimiz de yaralanırsak, ipi sen çekersin.”

Leya ona baktı.

Tarhun’un yüzü ciddiydi.

“Üç düğüm geri çekilme dediniz. O ip sende olacak.”

Bu fikir odadaki dengeleri değiştirdi.

Leya aşağı inmeyecekti.

Ama hattın ucunu tutacaktı.

İpi tutmak.

Serdar’ın içinden cümle geçti.

İpi takip etme. İpi sen tut.

Belki bu emir yalnız ona değildi.

Belki bazen ipi tutan, aşağıya inmeyen kişiydi.

Serdar başını salladı.

“İp Leya’da.”

Leya bu kez itiraz etmedi.

Çünkü bu, onu dışarıda bırakmak değil, operasyonun hayati ucuna yerleştirmekti.

Tarhun hemen hazırlığa geçti. Demirci ocağının yanındaki sandıktan ince ama sağlam bir halat çıkardı. Modern halat değildi; lifleri kabaydı, elleri yakacak kadar sertti, ama iyi örülmüştü. Tarhun halatı parmaklarının arasında yokladı. Düğümler için uygun noktaları belirledi. Üç düğüm. İki sert çekiş. Bir sürekli çekiş. Serdar ona bakarken, yıllar önce başka bir gecede Yılmaz’ın halatı kontrol edişini gördü.

Bu kez bakışını kaçırmadı.

Ama adını söylemedi.

Tarhun da bakışın farkındaydı.

Fakat bir şey demedi.

Belki bazı anlarda, hatırlamamak bile işlevini yerine getirirdi.

Leya filtre bezleri hazırlamaya başladı. Sirke, kekik, az miktarda reçine. Fazla ıslak değil, çünkü nefesi boğardı. Fazla kuru değil, çünkü korumazdı. Her bezi katlarken eli alışılmış hızındaydı. Öfkeliydi, ama öfkesini malzemeye değil işe veriyordu. Bu iyiye işaretti. Leya öfkesini işe dönüştürebildiği sürece ayakta kalırdı.

Serdar ise mermer şemanın alt katmanını bir kez daha zihnine kazıdı.

Üst dünya.

Orta damar.

Alt hat.

Mühürlü oda.

Kan çizgisi.

Kapı sembolü.

Ölü hava.

Zamanın ağırlığı.

Bu hattı kağıda dökmedi.

Henüz güvenli değildi.

Eğer Nikos gerçekten görmüşse, zaten bir kez sızıntı olmuştu. Yeni bir çizim ikinci sızıntı olurdu. Şema artık gözle değil, zihinle taşınmalıydı. Serdar bunun bedelini biliyordu. Yanlış hatırlarsa, aşağıda hata yapacaklardı. Ama yazılı iz bırakmak şu anda daha büyük tehlikeydi.

Tarhun halatı getirdi.

“Hazır.”

Leya bezleri uzattı.

“Tam hazır değilsiniz. Sadece daha az aptalsınız.”

Tarhun, bezi alırken kısa bir bakış attı.

“Bunu iyi sayıyorum.”

“Sayma. Uygula.”

Serdar istemsizce hafifçe gülümsedi.

Leya ona döndü.

“Sen gülme. Sen en aptal olanısın.”

“Biliyorum.”

“Bildiğini söyleme.”

“Uygula,” diye tamamladı Serdar.

Leya cevap vermedi.

Ama bu kez dudaklarının kenarında çok yorgun ve çok kısa bir kıpırtı oldu. Sonra hemen kayboldu.

Dükkânın içinde hazırlık tamamlanırken, dışarıda sabah tamamen başladı. Morkos’un boruları limanı hizaya çağırıyor, kayıtçılar gecenin adını değiştirmeye hazırlanıyor, Rasimon muhtemelen çoktan yeni izler arıyordu. Nikos’un nerede olduğu bilinmiyordu. Kanın sahibi hâlâ belirsizdi. Mühürlü oda ise aşağıda, taşın ve zamanın içinde sessizce bekliyordu.

Serdar mermerin başında son kez durdu.

Kan hattına baktı.

Bunun yalnız bir tünel planı olmadığını artık biliyordu. Bu, kendisine gönderilmiş gecikmiş bir emirdi. Belki geleceğinden. Belki geçmişinden. Belki de zamanın iki ucunu aynı anda tutmaya çalışan bir akıldan.

Aşağıdaki hava artık taş değil, zaman kokuyordu.

Ve Serdar, bu kokuyu takip etmenin ne kadar tehlikeli olduğunu bildiği hâlde, ondan kaçamayacağını da biliyordu.

Leya halatın ucunu aldı.

Avucuna sardı.

Sıkıca.

“İpi ben tutuyorum,” dedi.

8. Bölüm 4 - 4. Sahne İpi Tutan Kadın

Serdar ona baktı.

Cümle basitti.

Ama mermerde yazılı emrin bir parçası gibi duyuldu.

Tarhun taş kapağın yanına geçti.

Serdar filtre bezini kuşağına sıkıştırdı, omzundaki sargının yerini kontrol etti, sonra kanın açtığı alt hatta bir kez daha baktı.

“İlk iniş,” dedi.

Tarhun başını salladı.

Leya halatı biraz daha sıkı kavradı.

“Dönüş de.”

Serdar kapalı taşın önünde diz çöktü.

“Dönüş de,” dedi.

Sonra Tarhun demir aletini taş aralığına yerleştirdi.

Mermerin altında, şehrin bilinmeyen derinliği ilk kez gerçekten cevap vermeye hazırlandı.