Şifa evinin önündeki sokak, bir savaş alanı gibi görünmüyordu.
Bu, onu daha tehlikeli yapıyordu.
Savaş alanında tehlike açıktı. Kılıç çekilir, ok gerilir, mızrak hattı kurulur, bağırışlar yükselir, insan kimin üzerine geldiğini görürdü. Burada ise Morkos’un adamları kılıçlarını çoğunlukla kınında tutuyor, mızraklarını yere çok az eğiyor, halkı itmeden uzak tutuyor, kayıtçı balmumu tabletini göğsüne bastırmış bekliyordu. Şifa evinin kapısında balmumu ısıtılıyor, metal mühür hazır tutuluyor, sokağın iki başı muhafızlarla kapatılıyordu.
Bu bir saldırı değilmiş gibi kurulmuş saldırıydı.
Serdar, karşı evin kırık taş duvarının gölgesinden bütün alanı saydı.
Ön hat: dört muhafız.
Kapı önü: iki kalkanlı.
Sokak başı: üç mızraklı.
Arka geçit tarafı: en az iki, belki üç.
Morkos’un yanında kayıtçı.
Nikos içeride olmalı.
Leya kapının eşiğinde.
Tarhun görünmüyor.
Rasimon yok.
Bu sonuncusu en kötü haberdi.
Görünen düşman hesaplanırdı. Görünmeyen düşman, hesabın içine gölge gibi girerdi. Rasimon tünelde kalmış olabilirdi. Demirci dükkânına geri dönmüş, izleri yeniden okuyor olabilirdi. Ya da çoktan şifa evine yaklaşmış, kalabalığın içinde başka bir gölge gibi duruyor olabilirdi. Serdar, yüzleri taradı. Halkın arasındaki yaşlılar, su taşıyan kadınlar, fırın çırağı, Aris’in tanıdığı birkaç yoksul, zeytin işçileri… Hepsi korkuyordu. Ama Rasimon gibi biri korkunun içinde saklanmazdı. O, korkuya bakardı.
Serdar onu göremedi.
Bu yüzden onu hesaba kattı.
Şifa evinin kapısında Leya, Morkos’un karşısında duruyordu. Silahsızdı. Avucunda artık kolye görünmüyordu; muhtemelen giysisinin içine almıştı. Ama Serdar, onun sağ elinin bazen göğsüne yaklaştığını görüyordu. Hayat ağacı hâlâ oradaydı. Kendi kuşağındaki küçük kese ise her nefeste daha ağır geliyordu.
Künye.
Paslı, küçük, imkânsız metal.
SERDAR YALIN.
0 Rh+.
O ad, o sabah şifa evinin önünde bağırılabilecek en tehlikeli şeydi. Çünkü Serdar henüz kendi adının bu çağda ne anlama geldiğini bilmiyordu. Morkos öğrenirse, bunu bir hikâyeye çevirirdi. Leya öğrenirse, hafızasında hangi kapının açılacağını bilemezdi. Tarhun öğrenirse, zaten çatlamış olan iç düzeni daha sert kırılabilirdi.
Ama Leya kapının önünde tek başınaydı.
Ve Serdar’ın içindeki başka bir ses, bütün hesapları bir yana itip ortaya çıkmak istiyordu.
Git.
Onu çıkar.
Morkos’un asayı tutan elini kır.
Kapıdaki muhafızları dağıt.
Şifa evinin önünde kimsenin mührünü bırakma.
Bu ses tanıdıktı. Kayıptan sonra insanın içinde büyüyen, öfkeyle merhameti birbirine karıştıran o ham ses. Yıllar önce revirin başında da konuşmuştu. Dosyalar kapatıldığında, Aylin ve Yılmaz için firar kelimesi yazıldığında, her gece karanlığın içinde Serdar’ın boğazına aynı emir gibi oturmuştu.
Geç kalma.
Bu kez geç kalma.
Serdar dişlerini sıktı.
Künye kuşağında küçük bir taş gibi bastırdı.
Hayır.
Geç kalmamak, her zaman erken saldırmak demek değildi.
Bunu öğrenmesi yirmi bir yıl sürmüştü.
Leya kapıda konuşuyordu. Morkos’un kılıçların dışarıda kalmasını kabul etmesini sağlamıştı. Nikos’u içeri aldırmıştı. Bu zafer değildi ama mevzi kazanımıydı. Morkos hâlâ güçlüydü; balmumu hâlâ ısıtılıyordu; kayıtçı hâlâ bekliyordu. Fakat şifa evinin eşiği tamamen teslim olmamıştı.
Serdar, Morkos’un ne istediğini anlamaya çalıştı.
Sadece Leya’yı tutuklamak mı?
Hayır. Bunu isteseydi muhafızlara tek emir verirdi. Kalabalığın önünde bu kadar ince oynamazdı.
Şifa evini yakmak mı?
Hayır. Ateş halkı birleştirirdi. Morkos ateşten değil, kayıttan yanaydı.
Bitkileri geri almak mı?
Kısmen. Ama bunun için depo baskını yeterdi.
O zaman asıl amaç neydi?
Serdar’ın bakışı kayıtçının balmumu tabletine gitti.
Kayıt.
Sayım.
Kimde ne var.
Hangi hasta hangi otu aldı.
Hangi kadın hangi eve yeşil düğümlü kese götürdü.
Hangi çocuk ateşten çıktı.
Hangi işçinin yarası temizlendi.
Kim Leya’ya geldi.
Kim Morkos’un deposundan çalınan değil, geri alınan şifayla yaşadı.
Serdar’ın içi soğudu.
Morkos şifa evini yalnız mühürlemeye gelmemişti.
Halk ağının haritasını çıkarmaya gelmişti.
Bunu fark ettiği an, kapı önündeki hamle daha da ağırlaştı. Leya sadece kendi evini değil, bütün ağı savunuyordu. Eğer Morkos içeri girip sayım yaparsa, bir çocuğun ateşini, bir annenin borcunu, bir işçinin yarasını, bir yaşlının nefesini defterine geçirecekti. Sonra defter üzerinden boğacaktı.
Serdar’ın zihni keskinleşti.
Bu kuşatmayı kılıçla kırmak mümkün değildi.
Kayıt hamlesine karşı kayıt dışı kalmak yetmezdi.
Morkos’un anlatısını bozmak gerekiyordu.
Tarhun’un gölgesi yan duvarın arkasında belirdi. Çok kısa. Başka biri fark etmezdi. Serdar fark etti. Demirci, arka hattı bulmuştu. Şifa evinin yan duvarındaki eski taş oluk, içeriden kullanılmayan dar bir geçide açılıyor olmalıydı. Tarhun orayı yokluyordu. Eğer işler kötüye giderse Leya, Nikos ve en ağır hastalar arkadan çıkarılabilirdi.
Ama çıkarmak son çareydi.
Çünkü Leya kendi kapısından kaçarsa, Morkos’un hikâyesi tamamlanırdı.
Şifacı kaçtı.
Yabancı saklandı.
Şifa evi suçlu.
Serdar bunu kabul edemezdi.
Morkos tam bu yüzden Leya’yı kapıda tutuyordu. İçeri girse, kayıt başlatacaktı. Leya çekilse, suçunu ilan etmiş gibi gösterecekti. Halk araya girse, isyan diye bastıracaktı. Serdar ortaya atılsa, yabancı fitnesi diye çevirecekti.
Her yol Morkos’un hikâyesine çıkıyordu.
Serdar başka yol açmalıydı.
Bir çatı hattı vardı.
Şifa evinin karşısındaki düşük evin damı, sokak boşluğuna yukarıdan bakıyordu. Oradan görülebilir ama hemen çevrilemezdi. Damdan doğrudan şifa evine atlamak mümkün değildi; mesafe fazlaydı. Fakat söz söylemek için yeterliydi. Eğer Serdar orada görünürse, Morkos onu görecekti. Muhafızlar da görecekti. Ama hemen ulaşamayacaklardı. Halk da görecekti.
Bu riskliydi.
Görünmek, Rasimon’a yeni veri vermekti.
Görünmek, Morkos’a hedef vermekti.
Görünmek, kuşağındaki künyeyi daha ağır hâle getirmekti.
Ama görünmemek, Leya’yı Morkos’un kayıt masasında yalnız bırakmaktı.
Serdar karar vermeden önce bir şey daha gördü.
Nikos, kapı içinden bir an dışarı baktı.
Leya onu içeri almıştı. Genç yardımcının sol eli sarılıydı. Yüzü hâlâ bembeyazdı. Gözleri Morkos’a değil, sokağın sağ ucuna kaydı. Çok kısa. Bir çocuk korkuyla nereye bakacağını saklayamazdı. Nikos’un bakışı orada durdu, hemen geri çekildi.
Serdar aynı yöne baktı.
Sokak sağında, kalabalığın içinde sade pelerinli bir adam vardı.
Rasimon.
Bu kez görmüştü.
Avcı kendini muhafız hattının içine koymamıştı. Halkın en dış kenarında, bir zeytin işçisinin gölgesine yakın duruyordu. Başı fazla hareket etmiyor, gözleri fazla sabit görünmüyordu. Tam bu yüzden fark edilmesi zordu. Morkos’un yanında değil, Morkos’un hamlesini izleyen mesafedeydi.
Rasimon’un bakışı şifa evinde değildi yalnızca.
Sokakları sayıyordu.
Çatıları.
Kaçış noktalarını.
Tarhun’un arka hatta nereden çıkabileceğini.
Serdar’ın nereden görünmek zorunda kalacağını.
Serdar’ın içi bir an soğuk ve berrak oldu.
Avcı bekliyordu.
Serdar’ın kendini açık edeceği anı bekliyordu.
Bu durumda görünmek daha da tehlikeliydi.
Ama artık daha da gerekliydi.
Çünkü Rasimon da Morkos gibi, onu görünmeye zorlayan bir ağ kuruyordu. Serdar görünmez kalırsa, onlar Leya’nın etrafındaki çemberi daraltacaklardı. Görünürse, çember ona da genişleyecekti. Bu kötüydü. Ama kötü durumların içinde bazen seçilecek şey, düşmanın beklediği kötüyle senin yönettiğin kötü arasındaki farktı.
Serdar, çatının arkasına çıkan dar merdiveni bulmak için geri çekildi.
Tam o sırada Tarhun yan gölgede belirdi.
Nefes nefese değildi. Ama yüzünde taşla boğuşmanın izi vardı.
“Arka geçit var,” dedi çok alçak sesle. “Dar. İki kişi yan yana çıkamaz. İçeriden açılırsa hasta taşınır. Dışarıdan açmak zaman alır.”
“Ne kadar?”
“Balmumu mühür kapıya değmeden önce yetişmem.”
Serdar şifa evine baktı.
Morkos’un görevlisi balmumunu hazırlıyordu.
“Yetişmen gerekmiyor.”
Tarhun sertçe döndü.
“Ne demek gerekmiyor?”
“Kapıyı şimdi kırmayacağız.”
“Leya içeride.”
“Evet.”
“Morkos da.”
“Henüz girmedi.”
“Girecek.”
“Ben de bu yüzden çıkacağım.”
Tarhun’un yüzü karardı.
“Nereye?”
Serdar karşı damı gösterdi.
Tarhun bakınca hemen anladı.
“Hayır.”
“Evet.”
“Orada seni görürler.”
“Görmeleri gerekiyor.”
“Muhafızlar çevirir.”
“Çeviremez. Hemen değil.”
“Rasimon?”
Serdar’ın bakışı kalabalığın sağ ucuna kaydı.
“Orada.”
Tarhun’un eli kılıca gitti.
Serdar sertçe tuttu.
“Hayır.”
“Onu şimdi indiririz.”
“Kalabalığın içinde mi?”
“Gerekirse.”
“Gerekirse dediğin şey Leya’nın şifa evini isyan yuvasına çevirir.”
Tarhun’un öfkesi boğazında kaldı.
Serdar devam etti:
“Sen arka hattı tutacaksın. Ben görünürsem herkes bana bakacak. O an sen arka geçidi açmaya devam edeceksin. Eğer işler kırılırsa Leya’nın çıkış yolunu sen hazırlayacaksın.”
Tarhun’un gözleri Serdar’ın gözlerine kilitlendi.
“Ya seni alırlarsa?”
“Almayacaklar.”
“Plan gibi söyle.”
Bu cümle Leya’dan geçmişti artık.
Serdar fark etti.
Tarhun da fark etmiş gibi durdu.
Serdar daha net konuştu:
“Damdan görüneceğim. Morkos beni halkın önünde suçlamaya çalışacak. Ona istediği öfkeyi vermeyeceğim. Sen arka hattı açacaksın. Eğer Rasimon bana yönelirse, sen çıkışı bırakmayacaksın.”
Tarhun itiraz etmek istedi.
Serdar cümleyi keskinleştirdi:
“Emir.”
Tarhun’un çenesi titrer gibi oldu.
Bir an için gözlerinde başka bir adam belirdi. Yağmur altında, çukur başında, halat tutan, emri duyup itirazı yutan adam. Sonra Tarhun geri geldi. Sert, öfkeli, sadık ve parçalı.
“Duydum,” dedi.
Komutanım demedi.
Ama kelime aralarında durdu.
Serdar başını salladı ve çatı yoluna döndü.
Dar merdiven, evin arka duvarından yükseliyordu. Basamaklar kırık ve kaygandı. Yaralı omzu tırmanırken sızladı. Bir noktada sağ eliyle duvarı tuttu, kuşağındaki künye taş basamağa hafifçe çarptı. Ses çıkmadı ama Serdar bunu yine de duydu.
Künye, bir sırdan fazlasıydı artık.
Bir ağırlık merkeziydi.
Serdar yukarı çıktıkça şifa evinin önü daha net görünmeye başladı. Morkos’un düzeni yukarıdan bakınca daha da çıplaktı. Muhafızlar yarım halka biçiminde dizilmişti. Kayıtçı Morkos’un sağ gerisinde. Mühür görevlisi kapıya en yakın noktada. Halk daha geniş bir halka. Rasimon ise halkla muhafız arasındaki boşlukta, hiçbir yere ait görünmeden duruyordu.

Böyle adamlar en tehlikeli yerlerini seçerdi.
Serdar çatının alçak duvarının arkasında diz çöktü.
Aşağıda Morkos konuşuyordu.
“Bu kapı şehir adına mühürlenecek,” dedi. “Kimseye kötülük yapılmayacak. Hastalar kalacak. Şifacı kalacak. Yalnızca düzen gelecek.”
Düzen kelimesi, halkın üstüne soğuk su gibi döküldü.
Leya kapının eşiğinde duruyordu.
“Düzeniniz hastanın ateşini düşürmez.”
Morkos gülümsedi.
“Ateşi düşüren otun nereden geldiğini sorar.”
“Hasta önce yaşar. Soru sonra gelir.”
“Bu şehirde soru sorma sırasını artık sen belirlemeyeceksin.”
Mühür görevlisi öne çıktı.
Balmumu hazırdı.
Serdar, çatının ardında gözlerini kapatmadı. Bu anı kaçırmamalıydı. Ne erken, ne geç. Mühür kapıya değmeden önce. Leya geri adım atmadan önce. Morkos hamlesini tamamlamadan önce. Rasimon yönünü değiştirmeden önce.
Serdar ayağa kalktı.
Çatının kenarındaki alçak duvarın üstüne bir adım attı.
Sabah ışığı yüzüne vurdu.

İlk onu Rasimon gördü.
Bu beklediği şeydi ama yine de bakışı keskinleşti. Avcı avın görünmesini beklemişti; fakat av, kaçış hattında değil, konuşma hattında görünmüştü.
Sonra Morkos gördü.
Asası bir an havada durdu.
Leya başını kaldırdı.
Yüzünde korku yoktu.
Öfke de değil.
Daha çok, Serdar’ın tam şimdi görünmesini istemediği ama buna ihtiyaç duyduğunu bildiği bir ifade.
Tarhun görünmüyordu.
Bu iyi.
Halk yavaş yavaş başını çevirdi.
Bir fısıltı sokağa yayıldı.
Yabancı.
Limandaki adam.
Sisin içindeki gölge.
Hind’in adamı.
Şifa getiren adam.
Morkos’un yüzünde memnuniyet belirdi.
Serdar bunu gördü.
Evet, Morkos yabancının kendiliğinden ortaya çıkmasına seviniyordu. Ama henüz anlamadığı şey şuydu: Serdar panikle çıkmamıştı. Kendini feda etmek için değil, hikâyenin yönünü değiştirmek için çıkmıştı.
Serdar’ın sağ eli kuşağına gitmedi.
Künyeye dokunmadı.
Onu susturdu.
Bugün künye gösterilmeyecekti.
Bugün isim bağırılmayacaktı.
Bugün sır, mühimmat olarak kalacaktı.
Ama varlığının ağırlığı Serdar’ın sesine girecekti.
Morkos yukarı baktı.
“Demek şifa evlerinin çatılarında da misafir saklanıyor.”
Serdar’ın sesi sakin çıktı.
“Misafir kapıdan girer. Ben kapının mühürlenmek üzere olduğunu gördüm.”
Sokakta çıt çıkmadı.
Morkos’un gülümsemesi inceldi.
“Güzel. O hâlde sen de şahit olursun.”
Serdar bir adım daha öne çıktı.
Muhafızlar hareketlendi ama ona hemen ulaşamazlardı. Çatıya çıkan dar merdiveni bulmaları, eve girmeleri, yukarı tırmanmaları gerekiyordu. Bu da zaman demekti. Zaman, şu anda Serdar’ın tek gerçek silahıydı.
“Şahitlik edeceğim,” dedi Serdar.
Leya’nın gözleri ona kilitlendi.
Serdar, Morkos’tan gözünü ayırmadan devam etti:
“Ama senin anlattığın şeye değil.”
Morkos’un asası yerde durdu.
Rasimon çok yavaş bir adım attı.
Serdar onu göz ucuyla gördü.
İşte oyun başlamıştı.
Morkos yüksek sesle konuştu:
“Halk duysun. Yabancı kendini gösterdi. Şifa evinde saklanan düzensizliğin yüzü de ortaya çıktı.”
Bu beklenen hamleydi.
Serdar cevap vermek için acele etmedi.
Acele, suçlu gibi görünürdü.
Öfke, isyancı gibi.
Uzun konuşma, yalan gibi.
Kısa, net, ahlaki.
“Dün gece kapıları kırmadık,” dedi. “Kilitleri açtık.”
Fısıltılar kesildi.
Serdar’ın sesi daha derinleşti.
“Çünkü senin sakladığın şey altın değildi. Çocukların nefesiydi.”
Bu cümle sokağa düştüğü anda, Morkos’un anlatısında ilk çatlak açıldı.
Serdar bunu yüzlerden gördü.
Bir kadın, kapı aralığında elini ağzına götürdü.
Bir yaşlı adam başını indirdi.
Fırın çırağı gözlerini büyüttü.
Leya’nın yüzündeki çizgi değişti.
Nikos içeriden bir an göründü; başını kaldırdı.
Morkos’un gülümsemesi tamamen kaybolmadı.
Ama artık yüzünde durmak için daha çok çaba harcıyordu.
Serdar çatıda, sabah ışığının içinde ayakta kaldı.
Kuşağındaki künye susuyordu.
Fakat bütün Tralleis onun adını duymaya hazırlanıyordu.