Demirci dükkânının kapısı kapandığında, içerideki sessizlik dışarıdaki sokaktan daha gürültülü geldi.
Serdar bunu ilk nefeste anladı.
Dışarıda Tralleis sabaha hazırlanıyordu. Su testileri taşınıyor, kapı sürgüleri açılıyor, uzak limandan boru sesi geliyor, Morkos’un adamları geceyi sabaha uygun bir hikâyeye çevirmeye çalışıyordu. O seslerin hepsi taş duvarların dışında kalmıştı. İçeride ise bambaşka bir şey vardı. Kükürt, soğumuş demir, kül, yanmış yağ ve barut artığı hâlâ dükkânın havasına sinmişti; dün geceki operasyonun görünmez tortusu gibi her yüzeye tutunuyordu.
Fakat bu tanıdık kokuların arasına yeni bir koku sızmıştı.
Metalik.
Taze.
İnce ama keskin.
Kan.
Serdar’ın bedeni, zihninden önce cevap verdi. Sağ ayağı yarım adım geri değil, yana kaydı. Omuzlarını daralttı. Sol yaralı tarafını duvardan uzak tuttu. Sağ eli kuşağına gitti; modern silahının olmadığı boşluğu artık biliyordu ama refleks yine de oraya uğruyordu. Sonra bakışları odayı taradı.
Kapı.
Sürgü.
Pencere.
Ocak.
Tezgâh.
Hurda yığını.
Mermer blok.
Tarhun da donmuştu.
O an ikisi de konuşmadı. Çünkü bazı kokulara cümleyle cevap verilmezdi. Önce alan okunurdu. Tarhun’un eli kılıcının kabzasında kaldı ama çekmedi. Serdar, onun göz ucuyla kapıyı, sonra pencereyi, sonra mermer bloğun bulunduğu köşeyi kontrol ettiğini gördü. Sözsüz anlaşma artık daha hızlı kuruluyordu. Bunun nedenini ikisi de konuşmak istemiyordu.
Mermer blok hâlâ yerinden oynatılmış durumdaydı.
Bu, ilk yanlışlıktı.
Tarhun gece sonunda bloğu tamamen kapatmamıştı, doğru; çünkü şemayı yeniden kontrol etmek, bazı izleri silmek ve sabah Serdar’la birlikte son kararı vermek istemişti. Ama bloğun çevresine yığdığı hurda demirler aynı yerde değildi. Birkaç parça yana kaymıştı. Ağır çekiçlerden biri ters dönmüş, ince kilit aparatlarının üzerini örten koyu bez çok az buruşmuştu. Bunlar bir yabancının kaba aramasına benzemiyordu. Daha çok aceleyle, korkarak, ama ne aradığını az çok bilerek yapılmış bir kurcalamaydı.
Serdar yavaşça çömeldi.
Omzundaki dikiş hattı hemen yandı. Acıyı yüzüne çıkarmadı. Sağ eliyle zemindeki toza yaklaştı. Toz tabakası bütünüyle bozulmamıştı; bu da içeri girenin büyük adımlarla dolaşmadığını gösteriyordu. Kapının eşiğinde derin bir iz yoktu. Pencereden girilmiş olamazdı; pencere dar, yüksekte ve kenarındaki toz yerindeydi. Arka tünel ağzı? Henüz kontrol edilmemişti.
Ama koku, mermerden geliyordu.
Yağ lambasının titrek ışığı, şemanın üzerinde hayalet gibi geziniyordu. Dairenin, çizgilerin, eski damarların ve revir izdüşümünü andıran geometrinin arasında tek bir canlı şey vardı.
Kan damlası.
Damla demek azdı belki. Mermerin tam ortasında, boş dairenin içine düşmüş, kenarları pıhtılaşmaya başlamış ama merkezi hâlâ koyu ve parlak duran küçük bir birikintiydi. Büyük bir yaradan fışkırmış kan değil. Birinin derisi açılmış, eli ya da bileği bir kenara sürtünmüş, sonra o kan istemeden buraya düşmüş gibiydi. Yine de yer tesadüf değildi. Tesadüfler bazen merkezleri bulmazdı; korku bulurdu.
Tarhun alçak sesle konuştu.
“Biri içeri girmiş.”
Serdar gözlerini kandan ayırmadı.
“Evet.”
“Buraya kadar.”
“Evet.”
“Şemayı gördü.”
Serdar’ın cevabı bu kez gecikti.
“Muhtemelen.”
Tarhun’un kılıcı kınından bir parmak çıktı.
O küçük metal sesi dükkânın içinde fazla yüksek duyuldu. Serdar başını kaldırmadan konuştu:
“Kılıcı geri koy.”
“Buraya giren adam hâlâ yakın olabilir.”
“O zaman kılıç sesi ona burada ne kadar korktuğumuzu söyler.”
Tarhun’un çenesi sertleşti.
Ama kılıcı geri itti.
Serdar kanın etrafına baktı. Mermerin kenarında çok ince bir sürtünme izi vardı. Sanki bir el, düşerken ya da panikle geri çekilirken keskin köşeye çarpmıştı. İzin yanında küçük, neredeyse görünmeyecek kadar ince deri parçası kalmıştı. Bilek ya da parmak boğumu. Kılıç yarası değil. Kazara açılmış yüzeysel bir kesik.
Biri şemaya eğilmişti.
Biri aceleyle bir şey anlamaya ya da kopyalamaya çalışmıştı.
Biri geri dönen ayak seslerini duyunca panikle irkilmişti.
Ve kanını mermerin merkezine bırakmıştı.
Serdar’ın ensesindeki soğukluk arttı.
Bu, Rasimon’un işi değildi.
Rasimon böyle paniklemezdi.
Rasimon kan bırakmazdı; bıraksa bile bilerek bırakırdı. Bu kandaki korku fazla çıplaktı. Üstelik dükkâna sızıp şemayı incelemek için Rasimon’un zamanı olmamıştı. O daha limanda izi okuyor, takip ritmini kuruyordu. Bu kan, başka birinin kokusunu taşıyordu.
Daha zayıf birinin.
Daha içeriden birinin.
Kapıya üç kısa, bir uzun temas geldi.
Tarhun kılıca yeniden gitti.
Serdar başıyla hayır dedi.
Bu Leya’nın işaretiydi.
Tarhun sürgüyü açtı. Leya içeri girdiğinde sabah ışığı arkasından solgun bir çizgi gibi dükkâna aktı. Yüzünde gece operasyonunun ve şifa dağıtımının yorgunluğu vardı. Saçlarının birkaç teli örtüsünden çıkmış, gözlerinin altı koyulaşmıştı. Üzerinde şifa evinden çıkarken aldığı koyu pelerin duruyor, elinde küçük bir deri çanta taşıyordu. Ama içeri adım attığı anda, bütün yorgunluğu bir kenara çekildi.
Kokuyu aldı.
Serdar’ın yüzüne baktı.
Sormasına gerek kalmadı.
“Kan,” dedi.
Serdar mermeri işaret etti.
Leya hiç vakit kaybetmeden şemanın başına çöktü. Önce gözleriyle baktı. Sonra çantasından ince metal uçlu küçük bir alet, temiz keten ve dar ağızlı küçük bir kap çıkardı. Serdar, onun hareketlerindeki değişimi izledi. Leya değildi yalnızca. Sanki başka bir çağın soğukkanlılığı da ellerine karışmıştı. Tabip üsteğmen kelimesi Serdar’ın zihninden geçti ama ağzına gelmedi. Bu kez söylemedi.
Leya kanın kenarına metal ucu değdirdi.
Sonra pıhtının yapısını, rengini, mermer üzerindeki yayılma biçimini inceledi. Kanı parmağına bulaştırmadı; aletin ucunda tuttu, ışığa yaklaştırdı. Burnuna çok yaklaştırmadan kokladı. Sonra mermer kenarındaki küçük sürtünme izine eğildi.
“Bu kan korkuyla akmış,” dedi.
Sesi taş duvarda alçak bir yankı yaptı.
Tarhun kaşlarını çattı.
“Kandan korkuyu mu okuyorsun?”
Leya ona bakmadan cevap verdi:
“Bazen evet.”
Serdar sessiz kaldı.
Leya devam etti:
“Derin bir kılıç yarası değil. Damar açılmamış. Büyük bir kesik de değil. Yüzeysel ama hızlı kanamış. El ya da bilek olabilir. Biri aceleyle hareket etmiş, mermer kenarına ya da şuradaki demir parçasına sürtmüş.”
Metal ucu şemanın sağ kenarındaki keskin noktaya götürdü.
“Burada çok küçük bir deri izi var. Panikle geri çekilirken olmuş. Biri buradaymış, şemaya eğilmiş ve yakalanmaktan korkmuş.”
Tarhun sertçe sordu:
“Bizden mi korkmuş?”
Leya bu kez başını kaldırdı.
“Bizden ya da bizi ona yaklaştıracak kişiden.”
Serdar bu cümleyi aldı.
Leya’nın sesi hekim soğukluğundaydı ama gözlerinde başka bir şey vardı. Korku değil. Tanıma. O da bu tür yaraları görmüştü. Bir saldırganın yarası başka olurdu; kaçanın, saklananın, korkanın yarası başka.
Serdar ayağa kalktı ve dükkânın girişini incelemeye başladı. Kapı eşiğinde açık zorlanma yoktu. Sürgü dışarıdan kaldırılmamış gibi görünüyordu ama eski ahşabın yanındaki ince çizik tazeydi. Çok küçük bir alet sokulmuş, sürgü hafifçe oynatılmış olabilirdi. Tarhun’un ocağında böyle aletler vardı. Ama onu taklit etmek kolay değildi.
Pencereye baktı.
Toz bozulmamış.
Ocak arkasına baktı.
Kül örtüsü yerinde.
Tünel ağzına yöneldi.
Taş kapak kapalıydı. Fakat kenarında çok hafif bir sürtünme izi vardı. Yeni mi, gece kendi giriş çıkışlarından mı kalmış, ayırt etmek zordu. Serdar parmağını değdirmeden baktı. Sonra tekrar kapı eşiğine döndü.
İçeri giren kişi büyük ihtimalle kapıdan girmişti.
Dükkânı tanıyordu.
Sürgünün nereden oynatılacağını biliyordu.
Mermer bloğun altında bir şey olduğunu ya biliyordu ya da sezmişti.
Ve en önemlisi: Korkuyordu.
Bu korku, onu aptal yapmamış ama dikkatsiz yapmıştı.
Serdar’ın zihnindeki şüpheliler daralmaya başladı.
Rasimon değildi.
Morkos’un profesyonel adamlarından biri olsaydı, kan bırakmazdı; bıraksa bile şemayı bozardı, mühür koyardı, tehdit bırakırdı. Halk ağından biri olsaydı, Leya’nın işaretleriyle haber verirdi. Aris olamazdı; yaşlı adamın gelişi gidişi ağır, izleri farklı olurdu. Fırın çırağı? Çok genç, çok korkak, ama dükkânın sürgüsünü bilecek kadar yakın değil.
Bir isim zihninde belirdi.
Nikos.
Leya’nın genç yardımcısı.
Şifa evinde gözlerini fazla kaçıran, konuşurken ellerini gereğinden çok kullanan, Morkos’un adamları yaklaştığında kapı eşiğinde sanki kaybolmak isteyen çocuk. İyi biri olabilir. Hatta muhtemelen kötü biri değildi. Ama zayıf halka her zaman kötü niyetle oluşmazdı. Bazen yalnızca korkuyla oluşurdu.
Morkos parayı kullanırdı.
Rasimon sabrı.
Ama Morkos’un düzeninde en ucuz para korkuydu.
Serdar bu düşünceyi saklamadı.
“Nikos,” dedi.
Leya’nın başı bir anda kalktı.
Yüzündeki tepki hızlıydı.
Fazla hızlı.
“Hayır.”
Serdar ona baktı.
Leya devam etti:
“O çocuk sadece yardımcı. Hain değil.”
Cümle sertti.
Ama sesin altında titreşim vardı.
Tarhun ikisine baktı. Nikos adını biliyordu ama tartışmaya girmedi. Bu alan Leya ile Serdar’ın arasındaydı. Şifa evi, Leya’nın mevzisiydi; içindeki her insan, onun sorumluluğuydu. Bir yardımcısının hain olma ihtimali, yalnız güvenlik sorunu değil, kişisel bir yara demekti.
Serdar yumuşak konuşmadı.
Ama sesini alçalttı.
“İhanet eden insan her zaman kötü biri değildir Leya.”
Leya’nın gözleri sertleşti.
Serdar devam etti:
“Bazen sadece çok korkmuş biridir.”
“Sen bir çocuğu korktu diye hain yapacaksın.”
“Ben kimseyi bir şey yapmıyorum. İz ne söylüyor, ona bakıyorum.”
“İz Nikos demiyor.”
“İz zayıf halka diyor.”
Leya’nın çenesi gerildi.
“Sen insanları hep böyle mi ayırırsın? Güçlü, zayıf, risk, kaynak, hedef?”
Serdar cümleyi üzerine aldı.
Almalıydı.
Çünkü bir kısmı doğruydu.
“Hayatta kalmak için bazen evet.”
“Ben onları yaşatmak için isimleriyle bilirim.”
“Ben de ölmemeleri için bazen isimlerinin ötesinde neye zorlandıklarını görmek zorundayım.”
Leya bir adım yaklaştı.
“Nikos’un annesi hasta. Küçük kardeşi var. Babası Morkos’un zeytin presinde ezildi. O çocuk geceleri uyumuyor. Her kapı vurulduğunda titriyor. Bu onu hain yapmaz.”
Serdar’ın yüzü değişmedi.
Ama cümle içeri girdi.
“Hayır,” dedi. “Yapmaz.”
Leya beklemediği bu cevaba bir an durdu.
Serdar devam etti:
“Ama Morkos tam böyle insanları seçer. Çünkü satın almasına bile gerek kalmaz. Annesini gösterir. Kardeşini gösterir. Bir çuval unu, bir borç kaydını, bir gece baskınını gösterir. Sonra çocuk kendini hain sanmadan kapı aralığından bakar. Ne gördüğünü söyler. Bazen sadece bir kelime. Bazen bir yer. Bazen bir şema.”
Leya’nın yüzündeki öfke çatladı.
Yerini daha kötü bir şeye bıraktı.
İhtimal.
Serdar o ihtimali onun gözlerinde gördü ve bundan hoşlanmadı. Çünkü haklı çıkmak istemiyordu. Bir çocuğun korkuyla satılmış olma ihtimali, stratejik olarak yararlı olsa bile insanca kirliydi.
“Emin değilim,” dedi Serdar.
Leya’nın bakışı ona döndü.
“Emin değilim,” diye tekrarladı. “Ama kontrol etmeliyiz.”
“Onu korkutmayacaksın.”
“Eğer Nikos ise, zaten korkuyor.”
“Daha fazla korkutmayacaksın.”
Serdar başını salladı.
“Tamam.”
Tarhun sonunda konuştu.
“Eğer o çocuk şemayı gördüyse, Morkos da görebilir.”
Bu cümle odadaki tartışmayı kesti.
Çünkü asıl mesele buydu.
Şema artık yalnız onların sırrı olmayabilirdi.
Leya tekrar mermerin başına çöktü. Kanın izini takip etti. Mermerin yüzeyinde pıhtılaşmış damlanın kenarından çok ince bir hat çıkıyordu. İlk bakışta doğal çatlak gibi duran bu çizgi, kanla koyulaşınca belirginleşmişti. Leya lambayı yaklaştırdı.
“Buraya bakın.”
Serdar ve Tarhun aynı anda eğildi.
Kan, boş dairenin merkezinden kenara doğru ilerlemiş, mermerin ince damarına sızmıştı. Bu damar daha önce şemanın doğal taşı sanılmıştı. Fakat şimdi çizgi, sanki kanı bekliyormuş gibi koyulaşarak ana plandan ayrılıyor, depolara ya da şifa mahzenlerine değil, daha aşağıya inen başka bir hatta bağlanıyordu.
Serdar’ın nefesi yavaşladı.
Tarhun fısıldadı:
“Bu hat yoktu.”
Serdar başını salladı.
“Vardı. Görmüyorduk.”
Leya’nın gözleri çizginin ucuna gitti.
“Kan mürekkep gibi davranmış.”
Cümle doğruydu.
Kan, mermerin sustuğu yeri konuşturmuştu.
Yeni hat, revir izdüşümünün çok daha altına iniyordu. Serdar’ın zihninde önce 2005 revir planı açıldı. Koridor. Muayene odası. Selçuk’un odası. Arka bölüm. Çukurun yeri. Sonra Tralleis şeması onun üzerine bindi. Demirci ocağı. Eski damar. Flora deposu. Şifa evi. Boş daire. Şimdi ise bu yeni kan hattı, bütün bilinen katmanların altından geçerek mühürlü ve kapalı bir yere uzanıyordu.

Orası depo değildi.
Sarnıç değildi.
Kaçış yolu da olmayabilirdi.
Bir oda.
Kapalı.
Mühürlü.
Bekleyen.
Serdar bunun nasıl bir bilgi olduğunu açıklayamazdı. Görmüyordu ama hissediyordu. Aşağıdaki şey yalnız taş bir oda değildi. Onu çağıran bir yerdi. Sanki zamanın kendi içinde ayarlandığı, uğultunun taşlara işlendiği, geçmişle geleceğin tek bir nefeslik yanlışlıkla birbirine değdiği bir boşluk.
Kendi adını henüz söyleyemediği bir yer.
Mühürlü oda.
Leya, Serdar’ın yüzüne baktı.
“Orayı tanıyorsun.”
Serdar hemen cevap vermedi.
“Hayır,” dedi sonunda.
Leya bekledi.
Serdar yalanın eksik kaldığını hissetti.
“Henüz değil.”
Tarhun bu kez itiraz etmedi. Bu kelime artık hepsinin etrafında dolaşan karanlık bir kuş gibiydi. Henüz değil. Ama bir gün. Henüz hatırlamadın. Henüz bulmadık. Henüz açılmadı. Henüz ölmedik.
Leya çizgiyi incelemeye devam etti.
“Bu hattın kenarında işaret var.”
Lambayı biraz daha yaklaştırdı. Kanın koyulaştırdığı çizginin sonunda küçük, neredeyse kazınmamış kadar ince bir sembol belirdi. İç içe geçmiş iki dar çizgi, yarım halka ve onun altında kapı dilini andıran kısa bir işaret. Tarhun eliyle dokunmak istedi.
Serdar sertçe fısıldadı:
“Dokunma.”
Tarhun elini geri çekti.
“Bu mühür mü?”
Leya baktı.
“Bildiğim mühürlerden değil.”
Serdar’ın ağzı kurudu.
“Kapı işareti.”
“Kapı nereye açılır?” diye sordu Tarhun.
Serdar’ın sesi alçak çıktı.
“Aşağıya.”
“Ne var aşağıda?”
Serdar cevap vermedi.
Çünkü zihninde bir görüntü doğmuştu: taş duvarlı kapalı bir oda, havada metalik bir uğultu, duvarlara kazınmış halkalar, merkezde boşluk gibi duran bir düzenek, ve o boşluğun içinde kendi sesine benzeyen ama daha yaşlı, daha yorgun bir nefes.
İpi takip etme.
İpi sen tut.
Cümle yine geri geldi.
Bu kez mermerde yazılı değildi. İçeriden duyuldu.
Serdar gözlerini kapatmadı. Kapatırsa görüntü büyürdü. Onun yerine kan hattına baktı.
“Bilmiyorum,” dedi. “Ama bu hat şemayı değiştirmiyor.”
Leya kaşlarını çattı.
“Ne yapıyor?”
“Şemanın ne için olduğunu değiştiriyor.”
Bu cümle Tarhun’a da Leya’ya da hemen ulaşmadı.
Serdar açıkladı:
“Biz bunu tünel haritası sandık. Depolara, şifa mahzenlerine, eski su damarlarına giden bir plan. Öyle de. Ama bu sadece şehir haritası değil. Bizi bir yere götüren düzen.”
Tarhun’un yüzü sertleşti.
“Kimin düzeni?”
Serdar kanın merkezine baktı.
“Belki bizim.”
“Ben böyle düzen kurmadım.”
“Ben de.”
Leya’nın sesi çok alçak çıktı.
“Henüz.”
Bu kez kelimeyi o söyledi.
Oda sessizleşti.
Yağ lambasının alevi hafifçe titredi. Dışarıdan uzak bir tekerlek sesi geldi, sonra kayboldu. Tralleis sabaha çıkıyordu ama demirci dükkânında zaman başka bir biçimde akıyordu.
Serdar kanın çevresini yeniden inceledi. Eğer Nikos ya da başka biri şemayı kopyalamaya çalıştıysa, ne kadarını görmüştü? Kan hattını o fark etmiş miydi? Yoksa kan, o kaçtıktan sonra yavaşça çatlaklara sızıp bu yeni çizgiyi açığa mı çıkarmıştı? Şemayı gördüyse Morkos’a ne anlatacaktı? “Demirci dükkânında mermer üzerinde çizgiler var” demek yeterli miydi? Rasimon böyle bir bilgiyi duyarsa ne yapardı?
Rasimon.
Serdar’ın ensesi tekrar soğudu.
Nikos Morkos’a ulaşırsa, Morkos bilgiyi Rasimon’a verirdi. Rasimon kapıya saldırmazdı. Önce ritmi okur, sonra bekler, sonra şemanın eksik parçasını onların kendisine göstermesini sağlardı. Bu, asıl tehlikeydi. Morkos korkuyu kullanırdı; Rasimon sabrı.
İkisi birleşirse, hata yapma hakları azalırdı.
Tarhun kısık sesle sordu:
“Çocuğu bulalım mı?”
Leya hemen döndü.
“Hayır.”
“Kaçarsa?”
“Kaçmasına neden olmayacağız.”
Tarhun, Serdar’a baktı.
Serdar düşündü.
Leya haklıydı. Nikos gerçekten korkuyla hareket ettiyse, üzerine gidilirse doğrudan Morkos’un kucağına kaçabilirdi. Eğer henüz bilgi vermediyse, korku onu konuştururdu. Eğer bilgi verdiyse, panik daha fazlasını verdirirdi. Ona hain gibi yaklaşmak, onu hainliğe tamamlayabilirdi.
“Leya konuşacak,” dedi Serdar.
Tarhun itiraz edecek gibi oldu.
Serdar devam etti:
“Tek başına değil. Ama silahla da değil. Nikos’a kapı değil, yol bırakmamız gerek.”
Leya’nın gözleri Serdar’a döndü.
Bu cümleyi beklememişti.
Serdar ona baktı.
“Eğer korkmuşsa, korkudan başka yere gidebileceğini görmeli.”
Leya’nın yüzündeki gerginlik biraz değişti.
“Bunu sen mi söylüyorsun?”
“Evet.”
“Az önce zayıf halka diyordun.”
“Zayıf halka koparılabilir. Ya da desteklenebilir.”
Tarhun homurdandı.
“Desteklerken bizi satarsa?”
Serdar’ın cevabı soğuktu.
“O zaman durdururuz.”
Leya bu cevaptan hoşlanmadı ama karşı çıkmadı.
Çünkü o da sınırın varlığını biliyordu.
Serdar dizlerinin üzerine eğildi, mermerdeki kan hattını aklında çizdi. Bunu kağıda dökmek istiyordu ama hemen yapmadı. Odanın güvenli olduğundan emin değildi. Bir çizimi daha yanlış ellere vermek istemiyordu. Bunun yerine hattı zihnine kazıdı.
Merkez daire.
Kan damlası.
Güneybatı çatlağı.
İki kırık kıvrım.
Ana depo hattından ayrılış.
Alt geçit sembolü.
Mühürlü oda.
Sonra gözleri yazı bölümüne kaydı. İp işaretinin bulunduğu köşe hâlâ eski tozun altında duruyordu. Kan oraya ulaşmamıştı bu kez. Ama cümle sanki mermerin içinde gizliydi.
İpi takip etme.
İpi sen tut.
Serdar içinden, bu kez ip kimin elinde, diye sordu.
Cevap gelmedi.
Leya kan örneğini küçük kaba aldı. Bir kısmını mermerde bıraktı; çizginin kaybolmasını istemiyordu. Sonra temiz bir bezle kenarları çevreledi.
“Bunu kurutmadan incelemeliyim.”
Tarhun şaşkın baktı.
“Kan kuruyunca ne değişir?”
“Bazı cevaplar kaybolur.”
Serdar, “Hangi cevaplar?” diye sordu.
Leya kan kabına baktı.
“Kişinin ne kadar paniklediği, yaranın ne kadar hızlı aktığı, kanın temiz mi kirli mi olduğu, belki hangi işle uğraşan birinin eli olduğu.”
“Eli?”
“Bitkiyle çalışan elin kokusu başka olur. Demirle çalışan elin başka. Zeytin posası, un, küf, deri, hayvan yağı… Kan tek başına gelmez. Deri neye dokunduysa onu da taşır.”
Serdar’ın bakışı keskinleşti.
“Bunu söylemen iyi oldu.”
Leya ona döndü.
Serdar devam etti:
“Nikos’un eli ne kokar?”
Leya bir an sustu.
“Sirke. Kekik. Keten. Bazen kül. Şifa evinin kokusu.”
“Bu kan?”
Leya kabı yeniden kokladı.
Çok dikkatli.
Sonra kaşları hafifçe çatıldı.
“Sirke var.”
Serdar nefesini yavaşça verdi.
Leya hemen ekledi:
“Bu şifa evinden gelen herkes olabilir.”
“Kaç kişi şemanın burada olduğunu bilebilir?”
Leya cevap vermedi.
Tarhun onun yerine konuştu:
“Çok az.”
Serdar, Leya’ya baktı.
“Ben Nikos suçlu demiyorum. Ama Nikos’u şimdi bulmalıyız.”
Leya gözlerini kapatır gibi yaptı, sonra vazgeçti.
“Ben konuşacağım.”
“Evet.”
“Sen uzakta duracaksın.”
“Yakında ama görünmeden.”
Leya itiraz etmek istedi.
Serdar onun sözünü kesmedi; yalnızca ekledi:
“Rasimon dışarıda. Eğer Nikos korktuysa, sadece bizden korkmuyor. Onu izleyen biri de olabilir.”
Bu, Leya’yı durdurdu.
Tarhun kapıya doğru baktı.
“Avcı hâlâ yakın mı?”
Serdar’ın cevabı kesin değildi.
“Yakın olmak zorunda değil. Sabırlı olması yeter.”
Tarhun’un yüzü karardı.
“Morkos’un sabrı.”
“Hayır,” dedi Serdar. “Rasimon’un.”
İsim ilk kez bu odada tam ağırlığıyla durdu.
Rasimon.
Henüz yüz yüze gelmemişlerdi. Ama limanın çamurunda, hamam kalıntısında, su kemeri altında ve şimdi bu dükkânın havasında onun varlığı vardı. Morkos’un mührü görünürdü. Rasimon’un izi görünmezdi. Bu onu daha tehlikeli yapıyordu.
Leya kan kabını kapattı.
“Önce Nikos,” dedi.
Serdar başını salladı.
“Önce Nikos.”
Tarhun mermerin başında kaldı.
“Ben şemayı kapatırım.”
Serdar hemen döndü.
“Hayır.”
Tarhun şaşırdı.
“Burada açık mı bırakacağız?”
“Kapalı sanmaları gerek. Ama tamamen kapatırsak, kan hattını kaybederiz.”
“Ne yapacağız?”
Serdar düşündü. Sonra hurda demirlerin arasından ince bir çerçeve gibi kullanılabilecek dört ağır parça seçti. Bunları şemanın çevresine koydu; üstünü tamamen örtmedi, ama doğrudan bakan birinin çizgileri seçmesini zorlaştırdı. Kan hattının üzerine ise Leya’nın temiz ketenini ince bir tabaka gibi gerdi. Kan emilmesin diye altına küçük taş destekler koydu. Böylece hem hat korunacak hem de açıkta durmayacaktı.
Tarhun bunu izledi.
“Taşı saklamıyoruz. Nefes aldırıyoruz.”
Serdar ona baktı.
“Evet.”
Tarhun’un yüzünde kısa bir onay geçti.
Bu cümleyi demirci gibi anlamıştı. Bazı metaller tamamen kapatılırsa terler, bazı yaralar hava almazsa çürür, bazı sırlar da fazla bastırılırsa patlardı. Şema artık öyle bir sırdı.

Leya kapıya yöneldi.
Serdar da ardından geldi.
Tam çıkacakken durdu. Geri dönüp mermerin merkezine baktı. Kanın bıraktığı koyu iz, ketenin altından bile belli belirsiz seçiliyordu. O iz artık yalnız ihaneti anlatmıyordu. Aşağıda bekleyen mühürlü odayı da gösteriyordu.
İhanet dükkâna sızmıştı.
Ama o sızıntı, mermerin sustuğu yeri konuşturmuştu.
Bu düşünce Serdar’ın içini rahatlatmadı.
Çünkü bazen yol gösteren şey, aynı zamanda tuzaktı.
Kapı açıldı.
Sabah ışığı içeri vurdu.
Serdar pelerinini omzuna aldı, yaralı tarafını sakladı ve Leya’nın bir adım gerisinde sokağa çıktı.
Artık yalnız izlerini saklamaları gerekmiyordu.
Kimin iz bıraktığını da bulmaları gerekiyordu.
Ve Serdar, bu kez takip edenin yalnız Rasimon olmadığını hissediyordu.
Zamanın kendisi de onların arkasından sessizce yürüyordu.