Yükleniyor...
Bölüm 1 - Eski Bir Görev Emri Kapak Görseli
Rüzgarın Hafızası II
Bölüm 1 - Eski Bir Görev Emri

Yağmur, Toprak ve İlk Anomali

10. Sahne 15 dk okuma 20 okunma
Bölüm 1 - 10. Sahne Zamanın Donduğu An
Bölüm 1 - 10. Sahne Zamanın Donduğu An
Bölüm 1 - 10. Sahne Yaranın Açılışı
Bölüm 1 - 10. Sahne Yaranın Açılışı

Tahir Paşa Konağı’nın ağır ahşap kapısı arkasında sessizce kapandı.

Serdar dışarı adımını attığı anda yağmur yüzüne vurdu. Bu, ince bir gece yağmuru değildi artık. Gökyüzü uzun süre tuttuğu nefesi bırakmış, suyu aşağıya tek parça hâlinde indirmeye başlamıştı. Damlalar konağın taş basamaklarında parçalanıyor, avluya düşen sular Arnavut kaldırımlarının arasındaki çizgilerden ince derecikler hâlinde akıyordu. Rüzgâr yağmuru yanlamasına sürüyor; her yeni esişte ağaçların yaprakları hışırdamıyor, sanki birbirine sürtünen ıslak kumaşlar gibi ağır bir ses çıkarıyordu.

Serdar kapının eşiğinde bir saniye durdu.

Gece soğuktu ama yalnızca hava soğumamıştı. Biraz önce odasında, ahşap duvarların ve eski konağın loş güvenliğinin içinde kalan dünya, kapının dışında bambaşka bir yoğunluk kazanmıştı. Tabur karanlığa çekilmişti. Nöbetçi kulübeleri ve birkaç güvenlik lambası dışında ışıkların çoğu söndürülmüş, gündüzün düzenli yüzü geride kalmıştı. Askerî tesisler geceleri de düzenini korurdu; çizgiler görünmese bile varlığını hissettirirdi. Yol nereye gider, nöbetçi nerede durur, hangi bina hangi hatta bağlanır, hangi alan izinsiz geçilmez… Serdar bunları bakmadan da bilirdi.

Ama o gece, bu düzenin içinde düzen dışı bir şey vardı.

Bunu ilk anda göremedi.

Duydu.

Daha doğrusu, duymadı.

Yağmur şiddetliydi. Rüzgâr ağaçları sarsıyor, damlalar taşlara ve saçaklara sertçe vuruyordu. Buna rağmen sesler olması gerektiği gibi yayılmıyordu. Konağın kapısından uzaklaştıkça, yağmurun gürültüsü arkasında kalıyor; önünde, revir tarafında tuhaf bir boğukluk oluşuyordu. Sanki gece iki ayrı bölgeye ayrılmıştı. Bir tarafta yağmurun, rüzgârın ve taburun doğal sesleri vardı. Diğer tarafta ise seslerin içine girip ağırlaştığı, kısılıp yere çöktüğü görünmez bir alan.

Serdar basamaklardan indi.

Ceketinin yakasını kaldırmadı. Yağmur saçlarına, yüzüne, ensesine vurdu. Islanmak umurunda değildi. Botlarının altı taş yolda sert ve tok sesler çıkarmalıydı. Ama adım sesleri daha ilk birkaç metrede zayıfladı. Taşa basıyor, fakat ses taşta kalmıyordu. Yere değer değmez emiliyor, geriye yalnızca ayak bileklerinde hissedilen hafif bir titreşim bırakıyordu.

Serdar durdu.

Başını hafifçe yana çevirdi.

Dinledi.

Konağın arkasından gelen yağmur sesi normaldi. Nizamiye tarafında uzak bir lambanın altında su birikintilerine düşen damlaların ritmi seçilebiliyordu. Fakat revir yönünden gelen hiçbir şey yoktu. Ne yağmurun betona vurma sesi, ne yaprakların hışırtısı, ne de gece vardiyasındaki bir askerin boğaz temizlemesi. O taraf, sesi kendine çekip yutan kalın bir perdeyle örtülmüş gibiydi.

Serdar’ın bedeni hemen değişti.

Omuzları hafifçe düştü, ağırlık merkezi yer değiştirdi, adımları kısaldı. Sağ eli içgüdüyle ceketinin altındaki tabancanın yerini kontrol etti ama silaha dokunmadı. Sol göğsündeki kolye, hareketle birlikte kaburgalarına değdi. Bu küçük temas, ona neden dışarı çıktığını hatırlattı.

Yılmaz firar etmezdi.

Aylin kaçmazdı.

Ben de unutmadım.

Üç cümle yeniden zihninin arkasında belirdi ama bu kez yemin gibi değil, yön tayini gibi çalıştı.

Serdar bahçe yolundan revir hattına döndü.

Nizamiye yolu gece ışıklarının altında soluk, ıslak ve uzaktı. Revir binasına giden daha dar yol ise ağaçların arasından geçiyor, lambaların bıraktığı zayıf sarı halkalarla parça parça görünüyordu. Normalde bu kısa mesafe basit bir yürüyüştü. Şimdi her adım, ölçülmesi gereken bir alana giriş gibi hissettiriyordu.

Eğitimli bir asker, olağandışını önce paniğe değil, listeye çevirirdi.

Serdar da öyle yaptı.

Bir: sesler boğuluyor.

İki: adım yankısı yok.

Üç: yağmurun yönü tutarsız.

Dördüncü maddeyi henüz koymamıştı ki, sokak lambalarından birinin altında durdu.

Yağmur damlaları ışığın içinde görünür hâle gelmişti. Normalde rüzgârın etkisiyle eğik çizgiler hâlinde düşmeleri gerekirdi. Fakat lambanın sarı konisinin altında bazı damlalar yere inmiyor, havada kısa anlar boyunca asılı kalıyordu. Önce göz yanılması sandı. Gece, yağmur, ışık kırılması… Böyle koşullarda algı yanıltabilirdi. Serdar bunun farkındaydı. Acele hüküm vermezdi.

Bölüm 1 - 10. Sahne Zamanın Donduğu An

Elini ışık hüzmesinin altına uzattı.

Damlalar avucuna düşmeliydi.

Bir kısmı düştü.

Bir kısmı ise parmaklarının birkaç santim üzerinde ağırlaştı, sanki görünmeyen bir yoğunluğa çarpmış gibi yavaşladı. Düşmekten vazgeçmiş değildi; yalnızca düşmeyi unutmuş gibiydi. Sonra, belirlenemeyen bir gecikmeyle, ağır çekimde aşağı süzüldü ve eldiveninin üzerine kondu.

Serdar elini geri çekti.

Bedeninde korkuya benzer bir gerilim yükseldi ama bunu yüzüne çıkarmadı. Korku, doğru kullanılırsa veri sağlar; yanlış kullanılırsa insanı kör eder. Serdar korkunun kendisini yönetmesine izin vermedi. Nefesini saydı.

Bir.

İki.

Üç.

Yağmur yavaşlıyor.

Hayır.

Yağmur değil.

Alan.

Bu düşünce zihninde kendi kendine oluştu. Revirin çevresinde bir şey, düşüşü, sesi, yönü, belki zamanı değiştiriyordu. Bu kelimeyi henüz kullanmak istemedi. Zaman. Çok büyük, çok kaygan, çok kolay aklı bozabilecek bir kelimeydi. Ama 2005 tutanaklarındaki saat uyumsuzlukları, duran duvar saati, geri kalan kol saati, ileri atmış dijital saat, şimdi havada geciken yağmur damlalarıyla aynı masaya oturuyordu.

Serdar yürümeye devam etti.

Yolun kenarındaki çamların dalları yağmurla ağırlaşmıştı. Normalde rüzgâr vurdukça suyu silkmesi gerekirdi. Fakat bazı dallar hareket ediyor, üzerlerindeki damlalar yerinden ayrılmıyordu. Yaprağın ucunda asılı kalıyor, sonra bir anda birkaç damla birden kopup aşağı düşüyordu. Bu kopuşlar da doğal değildi; sanki görünmeyen bir komut gecikmeli veriliyordu.

Konağın ışıkları arkasında kaldıkça ortamın rengi değişti.

Sarı ışıklar bulanıklaştı. Revir tarafındaki lambalar daha soluk yanıyor, etraflarında geniş, kirli halkalar oluşuyordu. Lambaların camlarına yağmur vuruyor ama ışık huzmeleri suda kırılıp dağılmıyor; koyu bir sıvının içinden geçiyormuş gibi ağırlaşıyordu. Serdar bir lambanın altından geçerken gölgesinin beklediğinden geç hareket ettiğini sandı.

Durdu.

Arkasına baktı.

Gölge, kendi yerindeydi.

Bunu yorgunluk saydı.

Ama kaydetti.

Ceketinin içindeki kolye yeniden ısındı.

Bu kez sıcaklık belirgindi. Kumaşın içinden, göğsüne bastırılmış küçük bir mühür gibi kendini hissettirdi. Serdar sol elini refleksle cebinin üzerine götürdü. Parmakları kolyenin dış hatlarını kumaşın altından buldu. Hayat ağacı motifi, ince bir sertlik olarak kalbine yakın duruyordu.

Isı arttı.

Serdar dişlerini sıktı.

“Şimdi değil,” diye fısıldadı.

Kime söylediğini bilmiyordu. Kendine mi, kolyeye mi, Aylin’in hatırasına mı, yoksa revirin önündeki görünmeyen şeye mi? Cümle ağzından çıktıktan sonra yağmurun içinde kaybolmadı. Yakınında bir yere çarpıp geri döndü sanki. Kendi sesini beklediğinden daha yakından duydu.

Bu da beşinci maddeydi.

Ses mesafesi bozuluyor.

Serdar cebinden telefonunu çıkardı.

Ekran, yağmurun altında kısa bir süre yüzünü mavi beyaz bir ışıkla aydınlattı. Parmak izi sensörü ıslak eldivene tepki vermedi. Eldivenin ucunu dişleriyle çekip parmağını çıkardı, ekranı açtı. Sağ üst köşede şebeke çizgileri yoktu. Bir an geldi, gitti, sonra tamamen kayboldu. Ekranda soğuk bir ibare belirdi:

Servis Yok.

Serdar telefonu biraz yukarı kaldırdı.

Hiçbir değişiklik olmadı.

Bu askeri bir alandı. Bazı noktalarda çekim zayıf olabilirdi. Kalın duvarlar, alçak bölgeler, hava koşulları… Açıklamalar vardı. Ama Serdar artık tek tek açıklamaların toplam gerçeği karşılamadığını biliyordu. Telefonu cebine koymadan önce saat göstergesine baktı.

00.17.

Ekran bir an karardı.

Tekrar açıldığında 00.16 yazıyordu.

Serdar’ın bakışı sertleşti.

Telefonu tekrar kilitledi, açtı.

00.17.

Bir saniye sonra 00.17 hâlâ duruyordu.

Zaman göstergesi takılmış gibiydi. Bunun cihaz hatası olabileceğini düşündü. Yağmur, nem, manyetik alan… Sonra sol bileğindeki saate baktı.

Taktik saatinin analog ibreleri çok ince, zor fark edilen bir titreme içindeydi. Saniye kolu ilerliyor gibi yapıyor, sonra aynı noktaya geri zıplıyordu. Pusula göstergesini açtı. Normalde yönü sabitlemesi birkaç saniye sürerdi. Bu kez ibre kuzeyi aramadı. Kendi etrafında bir kez döndü, durdu, sonra ters yönde hızla savruldu. Dijital ekranda yön harfi bozuldu; N, E, S birbirine karışan anlamsız yanıp sönmelere dönüştü.

Serdar saati kapattı.

Kolunu indirdi.

Artık inkâr etmek için fazla veri vardı.

Manyetik alan bozuluyor.

Zaman göstergeleri kararsız.

Ses mesafesi değişiyor.

Yağmur düşüşü gecikiyor.

Koku.

Koku henüz listeye tam girmemişti; ama şimdi, revir binasına biraz daha yaklaşınca bütün diğer belirtileri bastıracak kadar güçlendi.

Yağmurun ıslattığı toprağın taze, ferah kokusu kayboldu. Normal bir sağanak sonrası beklenen o serin, yeşil, canlı koku yerine, toprağın altından gelen daha sıcak, daha eski ve daha ağır bir nefes yükseldi. Jeotermal buharın mineral tadı vardı içinde. Islak taş, pas, sıcak kireç, mermer tozu, kapalı kalmış mahzen havası… Bunların altına, insanın adını koymak istemediği başka bir koku karışıyordu. Uzun süre açılmamış bir mezarın, hava görmemiş bir yeraltı odasının, binlerce yıllık bir suskunluğun kokusu.

Serdar’ın genzi yandı.

Bir an için 2005 gecesi bütün bedeniyle geri döndü.

Revirin önünde çamura karışmış beton tozu. Fener ışıkları. Çukurun kenarından yükselen sıcak, garip nefes. Selçuk’un “Bu normal değil” demeye cesaret edemeyen bakışı. Aylin’in toprağa eğilmiş yüzü. Yılmaz’ın omuzları. Telsiz paraziti.

Serdar gözlerini kapatmadı.

Kapatırsa görüntüler çoğalacaktı.

İleri baktı.

Revir binası şimdi birkaç on metre ötedeydi. Tek katlı gövdesi yağmurun ardında koyu ve hareketsiz duruyordu. Pencereler karanlıktı. Çatının kenarlarından su akıyor olmalıydı ama bu taraftan akış sesi gelmiyordu. Bina, yağmurun içinde ıslanmaktan çok, yağmuru içine çekiyormuş gibi görünüyordu.

O anda, çok uzaktan bir ses geldi.

Serdar hemen durdu.

Ses rüzgâr değildi.

Ne motor, ne jeneratör, ne kapı gıcırtısı, ne de yağmurun taşıdığı sıradan bir gece uğultusu. Daha derin, daha tok, daha taşsı bir sesti. Devasa blokların birbirine sürtünmesi gibi. Eski bir taş kapının, yüzlerce yıldır açılmamış yuvasından dönmeye çalışması gibi. Ya da yerin altında, çok büyük bir sütunun ağır ağır yer değiştirmesi gibi.

Ses kısa sürdü.

Sonra kesildi.

Serdar nefesini tuttuğunu fark etti.

Sesin yönünü belirlemeye çalıştı. Sağ mı, sol mu, aşağı mı, karşı mı? Cevap veremedi. Ses bir yönden gelmemişti. Daha çok zeminin içinden, yağmurun arkasından, zamanın çok uzak bir katmanından yükselmişti.

Antik taş.

Bu kelime zihnine geldi ve orada kaldı.

Aydın’ın toprağı eskiydi. Bu bölgenin altında Roma vardı, Tralleis vardı, mermer yollar, sütunlar, kemerler, sarnıçlar, mezarlar, zeytin ticaretinin unutulmuş izleri vardı. Serdar tarihçi değildi ama bu coğrafyada toprağın yalnızca toprak olmadığını bilirdi. Aylin de bunu bilirdi. “Toprak bazen sadece çökmez Serdar,” demişti. “Bazen bir şeyi açar.”

Kolyenin sıcaklığı arttı.

Bu kez yakıcıydı.

Serdar göğsüne bastırdı. Parmaklarının altında kumaş, kumaşın altında küçük metal, onun altında kalp atışı vardı. Kendi kalbiyle kolyenin sıcaklığı birbirine karıştı. Bir an için hangisinin ritmi olduğunu ayırt edemedi.

Geri dön.

Bu düşünce zihninin en akıllı tarafında belirdi.

Hemen, net, tartışmasız.

Geri dön. Selçuk’u çağır. Sabahı bekle. Alanı gündüz incele. Tek başına girme. Manyetik bozulma var. İletişim yok. Zaman göstergeleri güvenilmez. Ortam anomalisi var. Bilinmeyen tehlike. Geri dön.

Serdar bu iç sesi tanıyordu.

Bu korku değildi yalnızca. Bu eğitimdi. Hayatta kalma protokolüydü. Her iyi asker, ne zaman ilerleyeceğini bildiği kadar ne zaman geri çekileceğini de bilmeliydi. Şu an geri çekilmek için yeterince neden vardı.

Ama başka bir tarafı, daha eski ve daha derin bir tarafı, geri çekilmeyi reddediyordu.

Çünkü bu gece herhangi bir gece değildi.

Çünkü yağmur aynıydı.

Koku aynıydı.

Ses aynıydı.

Karanlık aynı yerden açılıyordu.

Bu gece o gece.

Serdar bunu bir düşünce gibi değil, bir emir gibi duydu. Ama emir dışarıdan gelmemişti. Ne telsizden ne komutandan ne de bir görev yazısından. İçinde, yirmi bir yıldır mühürlü duran yerden yükselmişti.

Adımlarını sıklaştırdı.

Revir binasının önündeki beton alana yaklaştıkça yağmurun davranışı daha da bozuldu. Bir noktadan sonra damlalar artık üzerine düşmüyor, çevresinden ağır bir perde gibi geçiyordu. Ceketinin omuzları ıslaktı ama yüzüne daha az su vuruyordu. Sanki görünmez bir kubbenin kenarına girmişti. Serdar elini tekrar havaya kaldırdı. Damlalar parmaklarının çevresinde ağırlaştı, bazıları yön değiştirdi, bazıları ise tamamen hareketsiz kaldıktan sonra bir anda yok oldu.

Yok oldu.

Düşmedi.

Buharlaşmadı.

Sıçramadı.

Yalnızca kayboldu.

Serdar’ın ensesindeki tüyler diken diken oldu.

Önündeki beton alan yıllar önce kapatılmış, yenilenmiş, düzeltilmişti. Gündüz bakıldığında sıradan bir zemin gibi görünürdü. Revirin önüne yakışan işlevsel, pürüzsüz, gri bir beton. Üzerinde sedye taşınır, ambulans durur, personel geçerdi. Fakat gece yağmurun, sarı lambaların ve boğulmuş seslerin içinde o beton artık kapatılmış bir yara gibi duruyordu. Üzeri düzgün, altı belirsiz.

Serdar alanın kenarında durdu.

Ayaklarının altında zemin hafifçe titreşti.

Çok hafif.

Başka biri fark etmeyebilirdi. Ama Serdar arazide mayın, zemin boşluğu, ağır araç yaklaşımı, toprağın su çekmesi gibi küçük titreşimleri ayak tabanından okumayı öğrenmişti. Bu titreşim onlardan hiçbirine benzemiyordu. Aşağıdan yukarı gelmiyordu yalnızca; sanki zeminin kendisi kısa bir an için kararsız kalmıştı.

Revirin önündeki lambalardan biri titredi.

Sarı ışık önce zayıfladı, sonra parladı, sonra normal hâline döndü. Bu kısa dalgalanma sırasında Serdar betonun üzerinde ince bir çizgi gördü.

İlk anda yağmur suyunun yaptığı bir iz sandı.

Sonra çizgi hareket etti.

Betonun tam ortasında, kılcal bir damar gibi ince bir çatlak belirdi. Önce yalnızca birkaç santimdi. Sonra iki yana doğru, gözle zor takip edilecek kadar yavaş ama kararlı biçimde uzadı. Çatlağın kenarları kuru görünüyordu. Bu imkânsızdı. Sağanak altında betonun her yeri ıslanmışken, yeni açılan çizginin kenarları sanki içeriden gelen sıcak bir nefesle anında kurutuluyordu.

Bölüm 1 - 10. Sahne Yaranın Açılışı

Serdar bir adım yaklaştı.

Çatlak genişledi.

Küçük bir çıtırtı duyulmalıydı. Betonun kırılma sesi. Taşın ayrılma sesi. Gerilen zeminin çatlaması. Fakat ses gelmedi. Çatlak sessizce açılıyordu. Bu sessizlik, olayın kendisinden daha ürkütücüydü. Dünya kırılıyor ama kırılma sesi çıkmıyordu.

Serdar dizlerini hafifçe kırdı, ağırlığını geriye aldı. Gerekirse sıçrayıp uzaklaşabileceği mesafeyi hesapladı. Sağında revir duvarı vardı. Solunda bahçe yolu. Arkasında ağaç hattı. Önünde beton alan. Kaçış rotası: geriye üç adım, sonra sol çapraz. Zemin çökerse duvara değil açık alana kaç. İletişim yok. Destek yok. Görüş zayıf.

Ve yine de geri gitmedi.

Çatlağın içine yağmur suyu dolmaya başladı.

Daha doğrusu doluyor gibi oldu.

Damlalar betonun yüzeyinden küçük akıntılar hâlinde çatlağa yöneldi. Suyun ince çizgi boyunca birikmesi, sonra taşması, kenarlardan çamurlu bir ıslaklık yapması gerekirdi. Ama su, çatlağa ulaştığı anda aşağı akmadı. Önce durdu. Sonra koyulaşan karanlığın içinde inceldi, uzadı, dağıldı ve yok oldu.

Serdar çömelmeden eğildi.

Gözlerini kısarak baktı.

Su çatlağın içine düşmüyordu.

Sanki çatlak, suyu mekândan çıkarıyordu.

Bu düşünce mantığa aykırıydı. Ama gözlerinin önünde olan buydu. Bir damla çatlağın kenarında ağırlaştı, yüzey gerilimiyle titredi, sonra aşağı doğru değil, içeriye doğru çekildi. Çekildiği yerde ne sıçrama oldu ne ses. Sadece yokluk.

Kolyenin sıcaklığı göğsünde keskinleşti.

Serdar istemsizce nefesini tuttu.

O anda, çok derinden aynı taş sesi yeniden geldi.

Bu kez daha yakındı.

Betonun altından değil yalnızca; sanki çatlağın ötesindeki bir yerden. Devasa bir kapının sürgüsü çekiliyor, taş bir mekanizma uyanıyor, yüzyıllardır kapalı kalan bir şey ağır ağır kendi ekseninde dönüyordu. Ses, kulakla duyulacak kadar gerçek ama kaynak gösterilemeyecek kadar imkânsızdı.

Serdar’ın zihninde 2005’teki çukurun başı bir an için bugünün üzerine bindi.

Kırmızı beyaz emniyet şeridi.

Yılmaz’ın “Düğüm sağlam komutanım” diyen sesi.

Aylin’in “Yaklaşmayın, hava farklı” diye uyarışı mıydı bu? Yoksa bu cümleyi şimdi hafızası mı kuruyordu? Emin olamadı.

Telsiz paraziti.

Sarı ışık.

Halatın karanlığa inişi.

Serdar gözlerini kırptı.

Görüntü dağıldı.

Önünde yalnızca çatlak vardı.

Ama artık yalnızca çatlak değildi. Açılıyordu.

Betonun ince çizgisi, iki yana doğru kılcal damar gibi dallandı. Bazı kollar revir kapısına, bazıları bahçe yoluna, bazıları Serdar’ın botlarının ucuna doğru ilerledi. Serdar bir adım geri çekildi. Çatlak ayakkabısının birkaç santim önünde durdu. Sanki mesafeyi biliyor, sınırı yokluyor, onu çağırıyor ama henüz dokunmuyordu.

Serdar’ın ağzı kurudu.

“Ne istiyorsun?” diye fısıldadı.

Bu soru bir insana yöneltilmiş gibi çıkmadı. Toprağa, karanlığa, yıllar önce kapatılmış dosyaya, belki de kendi suçluluğuna sorulmuştu.

Cevap gelmedi.

Ama çatlağın içindeki karanlık koyulaştı.

Yağmur, betonun üzerinde akmaya devam ediyor fakat çatlağa ulaşan her damla sessizce kayboluyordu. Serdar birkaç saniye boyunca bunu izledi. Her damla, normal dünyanın küçük bir parçası gibi çatlağın kenarına geliyor; sonra orada, görünmeyen bir eşikten geçip başka bir yere gidiyordu.

Başka bir yere.

Bu kelime zihninde yankılandı.

O yer aşağısı olmayabilirdi.

Selçuk’un sesi geldi aklına: “Sanki aşağıda hava yoktu. Sanki boşluk bile yoktu.”

Boşluk değilse neydi?

Serdar cevabı bilmiyordu. Ama ilk kez, sorunun kâğıt üzerinde değil, önünde açılan karanlığın içinde olduğunu bütün bedeniyle hissetti.

Yağmurun sesi artık tamamen değişmişti. Arkasında, uzağında, taburun diğer taraflarında sağanak hâlâ devam ediyor olmalıydı. Ama çatlağın çevresinde ses, kalın bir camın ardına geçmiş gibiydi. Serdar kendi nefesini, kalp atışını ve göğsündeki kolyenin sıcaklığını duyuyordu.

Bir damla, çatlağın kenarında asılı kaldı.

Serdar ona baktı.

Damlanın içinde, sarı lamba ışığı küçük bir nokta gibi duruyordu. Sonra o nokta uzadı, inceldi, karardı ve yok oldu.

Serdar artık geri dönmeyeceğini anladı.

Bunu dramatik bir cesaretle değil, sakin ve ağır bir kabulle anladı. İnsan bazı eşiklerde karar vermez. Zaten karar verilmiş olduğunu fark eder.

Yirmi bir yıl önce buradan bir halat indirmişti.

Şimdi aynı yer, yağmur suyunu alıyor ama geri vermiyordu.

Aylin’in kolyesi kalbine yakın yanıyordu.

Yılmaz’ın adı firar kelimesinin altından kalkmayı bekliyordu.

Ve toprak, nihayet yeniden açılıyordu.

Serdar çatlağın karşısında hareketsiz durdu. Yağmur yüzüne ulaşmıyor, ses dünyadan çekiliyor, zaman telefon ekranlarında ve saat ibrelerinde kararsız kalıyordu. Betonun altından yükselen eski koku ciğerlerine doldu. Mermer tozu. Sıcak mineral. Kapalı mezar. Antik taş.

Çatlağa dolan su taşmadı.

Aşağı da akmadı.

Serdar’ın gözleri önünde, yağmur suyu zamana karıştı.