Liman arkalarında kaldığında, Serdar kaçtıklarını düşünmedi.
Kaçan adam arkasındaki tehlikeden uzaklaşmaya çalışırdı. Bütün bedeni ileriye gider, aklı arkada kalırdı. Nefesi hızlanır, adımı uzar, kulakları kendi kalp atışından başka bir şeyi duymaz olurdu. Kaçan adam, yolu kısaltırdı. Bildiği en yakın çıkışa, en güvenli sandığı kapıya, ilk saklanacağı gölgeye yönelirdi. Bu yüzden kaçan adamın izi düz olurdu. Telaşlı olurdu. Kolay okunurdu.
Serdar kaçmıyordu.
İzi yönetiyordu.
Tralleis’in dar sokakları, limandan yükselen son duman kokusunu hâlâ taşıyordu. Sis, arkalarında kalmıştı ama üstlerine sinmişti. Pelerinlerin kenarlarında, saç diplerinde, sargı bezlerinde, çuvalların liflerinde, Tarhun’un ellerindeki demir kokusunun arasında bile o yapay sisin acı tadı duruyordu. Kükürt, yanmış yağ, zeytin posası ve sirkenin karışımı; gece boyunca yaptıkları şeyin kokulu tanığı gibi peşlerinden geliyordu.
Serdar bundan hoşlanmadı.
Koku da izdi.
İz yalnız ayakla bırakılmazdı. İnsan nereden geçtiğini kokuya, sese, kırılmış bir sapa, kapı eşiğinde gereğinden fazla oyalanmış gölgeye, hatta korkusunu nasıl sakladığına bile yazardı. Tralleis’in taş sokakları modern asfalt değildi; yağmur suyu kanallarının, mermer döşemelerin, tozlu ara geçitlerin, kırık basamakların, koyu gölgelerin ve gece bekleyen gözlerin şehriydi. Burada takip eden biri yalnız çamura bakmazdı. Rüzgârın hangi kokuyu taşıdığına, hangi köpeğin nerede havladığına, hangi evin kapısının gereğinden erken açıldığına da bakardı.
Eğer iyi bir takipçiyse.
Serdar iyi bir takipçinin kokusunu almaya başlamıştı.
Henüz görmemişti.
Ama ritmini hissetmişti.
Tarhun onun iki adım gerisinde yürüyordu. Üzerindeki koyu pelerin gövdesini olduğundan küçük göstermeye yetmiyordu ama onu köşe gölgelerinde kırıyordu. Belindeki küçük aletlerin ağırlığı yürüyüşünü çok az değiştiriyordu. Serdar bunu fark etti, ama değiştirmesini istemedi. Tarhun’un bedenindeki ağırlık düzeni, gerektiğinde hemen müdahale edecek şekildeydi. Onu tamamen sıradanlaştırmaya çalışmak, güçlü tarafını öldürmek olurdu.
Arkalarında üç kişi daha vardı.
Aris’in gönderdiği kambur taşıyıcı, eski fırının çırağı ve yüzünü örtüsüne gömmüş yaşlı bir kadın. Hepsinin üzerinde şifa malzemelerinden küçük parçalar vardı. Büyük yükleri çoktan ayırmışlardı; ana torbalar yeraltı hattından ve Leya’nın güvenli dağıtım noktalarından geçirilmişti. Yine de üzerlerindeki küçük keseler bile yakalanırlarsa yeterince suç sayılırdı. Morkos’un adamları için kantaron demeti bazen kılıçtan daha tehlikeliydi. Çünkü kılıç isyanı gösterirdi. Kantaron, halkın kendi yarasını izinsiz kapatmaya başladığını.
İlk dar kavşağa geldiklerinde Serdar durmadı.
Sadece yürüyüşünü yarım nefes yavaşlattı.
Sağ eli pelerinin altında hafifçe kapandı.
İşaret küçüktü.
Tarhun durdu.
Düşünmeden.
Arkasındaki üç kişi, Tarhun’un durduğunu görüp ona çarpmamak için yavaşladı. Serdar köşeyi geçti, iki adım ilerledi, sonra sanki sandalet kayışı gevşemiş gibi eğildi. Aslında taş zemindeki izleri kontrol ediyordu. Daha önce bu sokaktan geçen hamal ayakları, bir katır tırnağı, küçük çocuk izleri, su taşıyan bir kadının döküntü damlaları… Bunların arasında kendilerine ait ritmin nasıl göründüğünü tahmin etti.
Beş kişi aynı hizada ilerlerse iz grup olurdu.
Grup iz bırakırdı.
Grup yakalanırdı.
Serdar ayağa kalktı.
Elini yana açtı.
Tarhun hemen sol sokağın ağzına kaydı.
Yine düşünmeden.
Yaşlı kadın ve fırın çırağı sağdaki dar geçide yönlendirildi. Kambur taşıyıcı bir su arkının üzerinden geçip biraz daha yukarıdaki gölgeye girecekti. Herkes farklı hızda, farklı amaçla, farklı sokağa dağılacaktı. Şifa tek noktadan çıkmış gibi görünmemeliydi. Morkos’un adamları eğer iz bulursa, iz onları bir merkeze değil, yoksulluğun doğal karmaşasına götürmeliydi.
Yaşlı kadın tereddüt etti.
Serdar ona bakmadı.
Bakış bazen emirden daha çok dikkat çekerdi.
Sadece alçak sesle konuştu:
“Fırın kokusuna karış. Çuvaldaki yeşil düğümü sabah değil, güneş ikinci taşın üstüne çıkınca açacaksın.”
Kadın başını eğdi.
“Ya sorarlarsa?”
“Hamur mayası.”
“Ya koklarsa?”
“Bozulmuş dersin. Kimse bozuk hamuru uzun koklamaz.”
Kadın çok kısa, yorgun bir gülümseme gösterdi.
Sonra gitti.
Serdar, fırın çırağına döndü. Çocuk denecek yaştaydı ama bu şehir çocukları erken büyütüyordu. Gözleri korkudan fazla açıktı. Elindeki sepeti gereğinden sıkı tutuyordu. Bu kötüydü. Korku, yükü ele verirdi.
Serdar eğildi.
“Sepeti gevşek tut.”
Çocuk anlamadı.
Serdar sepetin sapını kendi eliyle biraz gevşetti.
“Ekmek taşıyan çocuk ekmeğini böyle tutmaz. Sanki düşürsen dünyanın sonu olacakmış gibi tutuyorsun.”
“Ya düşerse?” diye fısıldadı çocuk.
“Düşürürsen kızarsın. Korkmazsın.”
Çocuk bu farkı anlamaya çalıştı.
Serdar onun omzuna dokunmadı. Dokunmak fazla yakınlık olurdu. Sadece başıyla işaret etti. Çocuk gitti.

Kambur taşıyıcı en son kaldı. Yüzünde yaşlılıktan çok yorgunluk vardı. Serdar onun gözlerinde soru görmedi. Bu tür insanlar artık az soru sorardı. Hayatta kalmak için ne gerekiyorsa onu yapar, sonra sessizce kaybolurlardı.
“Su arkından sonra sağa değil, sola,” dedi Serdar. “Sağa giden iz kalsın. Sen sola kaybol.”
Adam başını salladı.
“Sağda iz nasıl kalacak?”
Serdar pelerininin altından küçük, yağlı bir bez parçası çıkardı. Bezin içinde biraz zeytin posası ve sis karışımının ağır kokusu vardı. Bunu taşın sağ yanındaki dar çıkıntıya sürdü. Takip eden biri kokuya bakarsa sağa yönelirdi. Ama iz orada bitecekti.
“İz bazen ayaktan önce kokuyla gider,” dedi.
Adam bu sözü anlamış gibi baktı.
Sonra o da kayboldu.
Geriye Serdar ve Tarhun kaldı.
Sokak, bir anda daha boş ama daha tehlikeli oldu. Kalabalık dağıldığında insan daha hızlı yürüyebileceğini sanırdı. Yanlış. Kalabalık gözlerin bir kısmını yutar. İki adam, hele biri Tarhun gibi bir gövdeyse, gece sokakta daha kolay seçilirdi.
Serdar bunu biliyordu.
Doğrudan demirci dükkânına gitmedi.
Tarhun bunu fark etti.
“Dükkân şu tarafta,” dedi.
“Biliyorum.”
“Oraya gitmiyoruz.”
“Henüz değil.”
Tarhun’un çenesi kilitlendi. “Yaran açık. Leya bunu görürse—”
“Leya görmeden önce takipçi görürse, ikimiz de onu bir daha göremeyiz.”
Tarhun sustu.
Bu cevap tartışmayı kesti.
Bir süre dar sokaklarda sessiz yürüdüler. Serdar her köşede durmadı; durmak da izdi. Bazen hiç yavaşlamadan geçti. Bazen sokağın ortasından yürüdü, çünkü herkesin gölgeye kaçtığı yerde gölge dikkat çekebilirdi. Bazen meşale ışığının tam kenarından geçti; çünkü ışığın ortası kadar kenarı da kör alan yaratırdı. Bazen su birikintisine bilerek bastı, bazen bir taşın üzerinden izsiz geçti. Bir yerde sandaletinin topuğunu çamura biraz fazla bastırdı. Sonra üç adım sonra aynı ritmi bozdu.
Tarhun sonunda dayanamadı.
“Ne yapıyorsun?”
“Bizi takip eden varsa, karar vermesini zorlaştırıyorum.”
“Takip eden var mı?”
“Bunu anlamaya çalışıyorum.”
“Görmedin.”
“Duymadım da.”
“Öyleyse?”
Serdar bir kapı eşiğinin gölgesinde durdu.
Tarhun da durdu.
Bu kez kendiliğinden değil; Serdar’ın duruşundaki küçük ağırlık değişimini gördüğü için. Sonra fark etti ve rahatsız oldu.
“Yine yaptım,” dedi alçak sesle.
Serdar gözlerini sokaktan ayırmadı.
“Neyi?”
“Durmam gerektiğini söylemedin.”
“Söylemedim.”
“Yine durdum.”
Serdar cevap vermedi.
Tarhun’un sesi daha kısık çıktı:
“Bedenim senden önce karar veriyor yabancı. Neden durmam gerektiğini sormuyorum. Ayaklarım çoktan durmuş oluyor.”
Sokak taşlarından yükselen serinlik, bir an için daha belirginleşti. Uzakta bir köpek havladı. Liman tarafından geç gelen bir boru sesi duyuldu; Morkos sabahın hikâyesini toparlamaya başlamış olmalıydı. Serdar, Tarhun’a hemen bakmadı. Bakarsa, adamın yüzündeki çatlağı derinleştirebilirdi.
Sonra alçak sesle söyledi:
“Çünkü bedenin beni senden önce tanıdı.”
Tarhun’un nefesi değişti.
Serdar bu kez onun adını söylemedi.
Yılmaz demedi.
Çünkü gecenin içinde bazı isimler kılıçtan keskin oluyordu. Tarhun zaten yeterince sarsılmıştı. Depodaki işaretler, “emir” kelimesi, bedeninin kendi zihninden önce hareket etmesi… Hepsi taşın altındaki su gibi yükseliyordu. Serdar bu suyu bir anda taşırırsa, ikisi de içinde boğulabilirdi.
Tarhun’un yüzü gölgede kaldı.
“Ben seni tanımıyorum,” dedi.
Bu cümle artık önceki kadar sert değildi.
Daha çok, kendisini ikna etmeye çalışan bir adamın cümlesiydi.
Serdar başını salladı.
“Zihnin tanımıyor.”
Tarhun bir şey söyleyecek gibi oldu.
Serdar elini kaldırdı.
Bu kez işaret açık değildi; konuşmayı kesmek için değil, dinlemek içindi.
Sokak susmuştu.
Hayır, sokak susmamıştı.
Sokak normal seslerini sürdürüyordu: uzakta kapı gıcırtısı, bir çatıdan düşen küçük taş parçası, bir evin içinde öksüren biri, gece nöbetinden dönen iki adamın yorgun fısıltısı. Ama bu seslerin arasında olmaması gereken bir düzen vardı.
Üç sokak geriden gelen bir adım.
Tek kişi.
Acele etmiyor.
Yaklaşmak için değil, mesafeyi korumak için yürüyor.
Serdar’ın ensesindeki soğuk çizgi netleşti.
Takipçi vardı.
Ama kötü takipçi değildi.
Kötü takipçi fazla yakınlaşır, köşelerde acele eder, izini saklamak için gürültüyü yanlış zamanda keserdi. Bu adam öyle yapmıyordu. Onların hızına uymuyor, onların verdiği hıza tepki vermiyordu. Kendi ritmiyle geliyordu. Bu daha tehlikeliydi. Çünkü kendi ritmi olan takipçi, karşısındakinin ritmini öğrenmeye çalışırdı.
Serdar içinden söyledi:
Bu adam yakalamaya değil, anlamaya çalışıyor.
Tarhun, Serdar’ın yüzüne baktı.
“Ne?”
Serdar fısıldadı:
“Yalnız değiliz.”
Tarhun’un eli kılıcına gitti.
Serdar bileğine dokundu.
“Kılıç yok.”
“Görürse?”
“Görsün. Ama ne gördüğünü yanlış anlasın.”
Tarhun kaşlarını çattı.
Serdar sokak ağzını gösterdi.
“Dükkâna gitmiyoruz. Önce eski hamam kalıntısına.”
“Orası çıkmaz.”
“Takipçi bunu biliyorsa, gelmez. Bilmiyorsa, öğreniriz. Gelirse, bizi yakalamaya değil okumaya geldiğini anlarız.”
“Bu hoşuma gitmedi.”
“Benim de.”
Eski hamam kalıntısı, Tralleis’in arka sokaklarında yarısı çökmüş, yarısı başka yapılara yedirilmiş bir yerdi. Bir zamanlar sıcak suyun ve buharın dolaştığı odalar şimdi karanlık, kırık ve kuruydu. Bazı kemerler ayaktaydı, bazıları yıkılmıştı. Duvarlarda eski kireç izleri, yerde çatlak taşlar ve bir köşede yağmur sularının biriktiği sığ bir çukur vardı. Gece buradan kimse geçmek istemezdi. Çünkü dar sokaklara göre fazla açık, avluya göre fazla karanlık, saklanmak için fazla sessizdi.
Bu yüzden iyi bir test alanıydı.
Serdar hamam kalıntısına girmeden önce durdu. Sol tarafa, çökmüş kemerin dibine küçük bir iz bıraktı. İzin sahte olduğu belli olmayacak kadar az: yağlı bezden bir koku, taş tozuna basılmış yarım ayak izi, duvar kenarına dokunmuş parmak izi gibi görünen ama aslında yön şaşırtan bir sürtünme. Sonra Tarhun’u sağdaki dar gölgeye yönlendirdi.
Tarhun yine işareti sormadan uyguladı.
Bu kez kendi kendine küfür etti.
Serdar duymamazlıktan geldi.
Hamamın orta bölümüne girdiler. Tavanın açık kısmından gri şafak sızıyordu. Henüz güneş yoktu ama karanlık tek parça değildi artık. Kırık duvarların arasında gölgeler katman katmandı. Serdar, Tarhun’u çökmüş bir nişin yanına aldı. Kendisi de ortada kalmadı; ama tamamen saklanmadı. İyi bir takipçi, tamamen saklanan adamın yerini tahmin ederdi. Kısmen görünür olmak bazen daha güvenliydi. Karşı taraf, gördüğünü anlamakla meşgul olurdu.
Beklediler.
İlk dakika hiçbir şey olmadı.
Sonra uzaktan bir adım sesi geldi.
Tek.
Yavaş.
Sonra durdu.
Serdar nefesini yavaşlattı.
Takipçi hamamın ağzına kadar gelmemişti. Dışarıdaki sahte izi görmüş olmalıydı. Ama iz onu hemen içeri çekmemişti. Bu iyi değildi. Yani avcı, gösterilen şeye hemen inanan biri değildi.
Tarhun’un parmakları kılıç kabzasında gerildi.
Serdar başını çok az iki yana salladı.
Hayır.
Dışarıdaki adam hareket etmedi.
Sadece bekledi.
Bu bekleyiş, bir bağırıştan daha ağırdı.
Çünkü artık iki taraf da birbirinin varlığını tam söylemeden kabul etmişti. Serdar içeride, Rasimon dışarıda. İkisi de diğerinin acele etmeyeceğini anlamıştı. Bu, ilk temas değildi belki; ama ilk gerçek ölçüydü.

Serdar, hamamın taşlarına baktı. Ortadaki çukurda sığ su vardı. Eğer oradan geçerlerse iz kalırdı. Ama suyun kenarındaki kırık mermer parçası, ağırlığı doğru verirlerse izsiz geçiş sağlayabilirdi. Sağ duvardaki çatlak, bir adamın yan geçmesine yeterdi. Tarhun zor sığardı. Sol taraftaki çökmüş kemer ise dışarıdan çıkmaz gibi görünür ama arkasında eski su kanalı bağlantısı vardı. Tarhun orayı biliyordu.
“Sol kemer,” diye fısıldadı Serdar.
Tarhun başını çevirdi.
“Çıkmaz dedim.”
“Ben de takipçiye öyle görünmesini istiyorum.”
“Ben geçer miyim?”
“Zor.”
“Güzel.”
Tarhun’un sesinde memnuniyetsiz bir kabul vardı.
İkisi hareket etti.
Serdar önce gitti. Yaralı omzunu taş kenarına sürtmemeye çalıştı ama tamamen başaramadı. Acı gözlerinin önünü kısa bir an beyaza çevirdi. Ses çıkarmadı. Tarhun arkasından geldi. İri gövdesi dar aralıkta sıkışacak gibi oldu ama omzunu döndürüp geçti. Taş, pelerinin kenarına takıldı. Tarhun durdu, çekmedi. Çekse ses çıkarırdı. Kumaşı yavaşça geri aldı. Bu sabır, Serdar’ın dikkatinden kaçmadı.
Hamamın arkasındaki dar su kanalına çıktıklarında Serdar yerdeki tozu kontrol etti. Buradan uzun süredir kimse geçmemişti. Bu kötüydü; izleri hemen belli olurdu. O yüzden doğrudan yürümek yerine duvarın dibindeki taş çıkıntıları kullandı. Tarhun için bu daha zordu ama o da yaptı.
Arkalarında, hamam girişinde bir ses oldu.
Bir taş hafifçe yer değiştirdi.
Takipçi içeri girmişti.
Ama geç kalmıştı.
Hayır.
Belki de bilerek geç girmişti.
Serdar bunu düşündüğü anda durdu.
Tarhun neredeyse ona çarpacaktı.
“Ne?”
Serdar’ın gözleri dar su kanalının çıkışına çevrildi. Orada, çok zayıf bir meşale ışığı görünüyordu. Onların tercih edeceği arka çıkışın karşısında biri bekliyor olabilirdi. Takipçi hamam önünde tek kişi gibi görünmüş, ama çıkışı kestirmiş miydi? Yoksa Rasimon yalnız gelip daha önce bu yapıyı bilerek mi hareket etmişti?
Serdar’ın içi soğudu.
Bu adam sıradan değildi.
“Geri,” dedi.
Tarhun itiraz etmedi.
Bu kez bedeni yine ondan önce karar verdi. İkisi aynı dar aralıktan geri dönmedi. Serdar sağdaki alçak menfezi seçti. Bu, geçiş değil havalandırma yarığı gibi görünüyordu ama taşın altı boştu. Tarhun’un geçmesi imkânsıza yakındı.
“Ben sığmam,” dedi Tarhun.
“Sığacaksın.”
“Sığmazsam?”
“Taşı sessiz kır.”
Tarhun ona baktı.
Serdar’ın yüzü ciddiydi.
Tarhun içinden bir şeyler söyledi ama yaptı. İnce keskilerinden birini çıkardı, taşın çatlak hattına yerleştirdi, bütün gücünü vermeden yalnız kilit noktayı gevşetti. Küçük bir parça içeriden ayrıldı. Ses çıkmadı denemezdi; ama uzaktaki damlama ve sabah fısıltıları içinde kaybolacak kadar küçüktü. Tarhun omzunu daralttı, gövdesini çevirdi ve menfezden geçti.
Serdar, onu takip ederken arkasına son kez baktı.
Hamamın orta bölümünde bir gölge belirdi.
Rasimon’u ilk kez tam görmedi.
Sadece duruşunu gördü.
Adam koşmuyordu.
Kılıcı çekili değildi.
Başını yere eğmiş, Serdar’ın biraz önce bıraktığı sahte izi inceliyordu. Sonra başını kaldırdı. Gölgenin yüzü seçilmiyordu ama Serdar onun doğrudan kendi saklandığı yere değil, oradan çıkması muhtemel üç ayrı hatta baktığını gördü.
Bu, avcının bakışıydı.
Serdar geriye çekildi.
Menfezden çıktıktan sonra kendilerini eski zeytin presinin arkasındaki dar avluda buldular. Burada koku ağırdı: ezilmiş zeytin, kuru taş, eski ahşap, paslı demir ve gece nemi. Pres yıllardır çalışmıyor gibi görünüyordu. Büyük taş silindir yerinden çıkarılmış, oluklar kurumuş, duvar dibine kırık sepetler yığılmıştı. Burası, kısa süreli saklanma için uygundu. Ama uzun kalınmazdı. Koku insanı ele verebilirdi.
Tarhun nefesini tuttu.
“Bizi gördü mü?”
“Hayır.”
“Emin misin?”
“Bizi değil. Ritmimizi gördü.”
Tarhun bu cevabı sevmedi.
“Bu ne demek?”
Serdar duvardaki dar aralıktan hamam yönüne baktı.
“Bir dahaki sefere bizi daha erken bulacak demek.”
Tarhun’un yüzü karardı.
“Öldürelim.”
“Hayır.”
“Bizi takip ediyor.”
“Bu yüzden öldürmeye kalkarsak, onun bildiği her şeyi Morkos’a biz anlatmış oluruz.”
Tarhun anlamaya çalıştı.
Serdar açıkladı:
“Şu an onun elinde soru var. Cevap yok. Biz saldırırsak cevabı veririz.”
“Kaçarsak?”
“Kaçmıyoruz. Ona yanlış cevaplar bırakıyoruz.”
Tarhun başını yana çevirdi.
“Senin savaşın çok yorucu.”
Serdar’ın ağzının kenarında acı bir çizgi belirdi.
“Ben de böyle öğrenmek istemezdim.”
Bir süre zeytin presinin gölgesinde beklediler. Rasimon doğrudan arkalarından gelmedi. Bu, iki anlama gelebilirdi. Ya izi kaybetmişti. Ya da kaybetmiş gibi yapıyordu. Serdar ikinci ihtimali daha gerçekçi buldu. Avcı, aceleyle üstlerine atlamayacaktı. Önce yollarını, alışkanlıklarını, birbirleriyle nasıl hareket ettiklerini öğrenecekti.
Bu daha tehlikeliydi.
Çünkü yakalama hırsı olmayan takipçi, kendi sabrını düşmanın hatasına çevirirdi.
Serdar yavaşça doğruldu.
“Dükkâna şimdi de gitmiyoruz.”
Tarhun ona baktı.
“Nereye?”
“Önce su kemeri altına. Sonra ikiye ayrılacağız.”
“Hayır.”
Serdar kaşlarını hafifçe kaldırdı.
Tarhun sertçe devam etti:
“Bedenim sana uyuyor diye aklımı da vermedim. Yaralısın. Tek gitmeyeceksin.”
“Tek değilim. Sen başka hattı tutacaksın.”
“Bu, tek demek.”
Serdar bir an sustu.
Tarhun’un cümlesinde yalnız inat yoktu. Sadakat vardı. Tanımadığı, kabul etmediği, adını reddettiği bir geçmişten gelen sadakat. Bu Serdar’ın içini hem ısıttı hem korkuttu. Çünkü sadakat, yanlış anda insanı ölüme götüren en temiz sebeplerden biriydi.
“Tamam,” dedi.
Tarhun şaşırdı.
“Tamam?”
“Birlikte gideceğiz. Ama benim işaretim olmadan kimseye saldırmayacaksın.”
Tarhun homurdandı.
“Emir mi?”
Kelime yine geldi.
Bu kez Tarhun söylediğini fark edince geri çekilmedi. Gözleri Serdar’da kaldı. Sanki kelimenin ağırlığını taşıyıp taşıyamayacağını deniyordu.
Serdar da kaçmadı.
“Emir.”
Tarhun kısa bir nefes aldı.
Sonra başını salladı.
Yürüdüler.
Su kemeri altına vardıklarında sabah biraz daha yaklaşmıştı. Gökyüzü artık koyu lacivert değil, kül griydi. Uzaktan liman borusu tekrar duyuldu. Morkos düzeni toparlıyor, kayıtçılar konuşmaları biçimlendiriyor, muhafızlar şimdiden suçu kime yazacaklarını arıyordu. Fakat Rasimon gibi bir adam suçlu değil, ritim arardı.
Serdar bunu artık kesin biliyordu.
Su kemerinin altındaki taşlıkta durdular. Burası yankı yapardı. Bir kişi yürürse iki kişi gibi duyulurdu. İki kişi yürürse bazen dört kişi gibi. Serdar bu özelliği kullandı. Tarhun’a farklı taşlara basmasını işaret etti. Kendisi de daha hafif, daha düzensiz bir ritimle yürüdü. Birkaç adım boyunca arkalarında sanki üç kişi varmış gibi ses bıraktılar. Sonra Serdar taşlık zeminden çıkar çıkmaz kuru otların üzerinden yan geçti. Tarhun da izledi.
“Bu işe yarar mı?” diye fısıldadı Tarhun.
“Bir süre.”
“Sonra?”
“Sonra onun ne kadar iyi olduğunu öğreniriz.”
Tarhun yüzünü buruşturdu.
“Bu cevabı sevmedim.”
“Ben de.”
Demirci dükkânına en yakın sokağa geldiklerinde Serdar son kez durdu. Doğrudan kapıya gitmedi. Önce karşı evin yıkık duvarının gölgesine geçti. Oradan dükkânın kapısını, üst penceresini, arka geçidin ağzını ve çatı çizgisini kontrol etti. Dışarıda açık iz yoktu. Kapı kapalıydı. Sürgü olması gerektiği yerde görünüyordu. Fakat Serdar’ın içi rahatlamadı.
Takip eden bir avcı varsa, hedef yalnız onların yürüyüşü değildi.
Varacakları yerdi.
“Dükkân temiz görünür,” dedi.
Tarhun alçak sesle sordu:
“Temiz mi?”
“Görünür dedim.”
Tarhun bu ayrımı anladı.
Serdar bir süre daha bekledi. Sokakta sıradan sabah hareketleri başladı. Bir kadın su testisiyle geçti. Bir çocuk kapı önüne kül döktü. Uzakta bir adam hayvanını çekti. Bunların hiçbiri olağan dışı değildi. Ama olağan şeylerin içinde olağan dışı sessizlik de vardı. Rasimon görünmüyordu.
Bu, iyi haber değildi.
Çünkü iyi avcı, görünmediğinde daha yakın olurdu.
Serdar kapıya yöneldi.
Tarhun yanında kaldı.
Dükkâna girerken Serdar arkasına bakmadı.
Bakarsa, görünmeyen avcıya hâlâ onu düşündüğünü söylerdi.
Kapı kapandı.
Sürgü indi.
İçerideki demir, kül ve yağ kokusu onları karşıladı.
Serdar, ilk anda hiçbir şeye dokunmadı. Önce dinledi. Sonra odanın havasını kokladı. Sonra zemine baktı. Tarhun da onunla birlikte durdu; bu kez nedenini sormadan.
Birlikte birkaç nefes beklediler.
Dışarıda şehir sabaha hazırlanıyordu.
İçeride ise Serdar, gece boyunca peşlerinde olan şeyin yalnız bir adam olmadığını artık anlıyordu.
Bu, Morkos’un yeni hamlesiydi.
Altın değil.
Kılıç değil.
Sabır.
Serdar o gece ilk kez, Morkos’un yalnızca altını değil, sabrı da satın aldığını anladı.
Ve sabır satın alınmışsa, savaş artık daha uzun sürecekti.