Yükleniyor...
Bölüm 1 - Eski Bir Görev Emri Kapak Görseli
Rüzgarın Hafızası II
Bölüm 1 - Eski Bir Görev Emri

Revirdeki Eski Dost: Albay Selçuk

4. Sahne 18 dk okuma 22 okunma
Bölüm 1 - 4. Sahne Revirde Yüzleşme
Bölüm 1 - 4. Sahne Revirde Yüzleşme
Bölüm 1 - 4. Sahne Paslı Sessizlik
Bölüm 1 - 4. Sahne Paslı Sessizlik

Serdar odadan çıktığında konağın koridoru biraz daha kararmıştı.

Az önce pencereden içeri giren revir kokusu hâlâ burnunun kenarında, göğsünün ortasında, hatta avuç içlerinde duruyordu sanki. Kapıyı kilitledi. Anahtarı cebine koydu. Bir an koridorun loş ışığında durup dinledi. Ahşap binanın eski damarları geceye hazırlanıyor gibiydi; kirişler hafifçe çıtırdıyor, uzak bir odadan bardak tabağa değen ince bir ses geliyor, sonra her şey yeniden susuyordu.

Serdar merdivenlerden inerken adımlarını yavaş tuttu. Bunu konağın sessizliğine saygı duyduğu için yapmadı. Henüz karşılaşmadığı şeyi zihninde ölçüyordu. Selçuk’la konuşmak, eski bir dostu görmekten ibaret olmayacaktı. Bazı insanlar, geçmişteki bir olayın tanığı değildir yalnızca; o olayın hâlâ yaşayan parçasıdır. Onların gözlerine baktığında, kendi sakladığın şeyi de görürsün.

Lobiden geçerken resepsiyondaki görevli başını kaldırıp saygılı bir ifadeyle baktı.

“Bir ihtiyacınız olursa efendim…”

Serdar cümleyi başıyla böldü.

“Sağ olun.”

Dışarı çıktığında hava daha ağırdı. Gün batımının son kızıllığı bütünüyle çekilmemiş ama gökyüzü alttan kararmaya başlamıştı. Bulutlar taburun üzerine alçak bir tavan gibi çökmüş, rüzgâr yaprakları kararsız yönlere savuruyordu. Yağmur henüz başlamamıştı. Ama toprağın kokusu şimdiden değişmişti. Islanmadan önce kabaran, nefesini tutan toprak kokusu.

Konağın taş basamaklarından inip bahçe yoluna yöneldi.

Revir, birkaç dakikalık mesafedeydi.

Bu yakınlık hâlâ içini rahatsız ediyordu. Arada koca yıllar vardı ama fiziksel mesafe bu kadar kısaydı. İnsan bazen acısının uzağa gömüldüğünü sanırdı. Sonra bir yere döner, yalnızca birkaç ağaç, bir bahçe yolu, iki bina arası kadar yakında durduğunu görürdü.

Serdar yürürken taburun akşam düzeni yavaş yavaş değişiyordu. Eğitim alanından gelen sesler seyrelmişti. Koğuşlara doğru yürüyen erlerin konuşmaları daha alçak, daha dağınıktı. Bir yerlerde yemekhanenin kapıları açılıp kapanıyor, metal tepsilerin birbirine değen sesi havada kısa parıltılar gibi duyuluyordu. Nizamiye tarafında görev değişimine hazırlananların ayak sesleri vardı. Bu seslerin hepsi birliğin yaşayan tarafına aitti.

Revir tarafına yaklaştıkça sesler azaldı.

Serdar bunu hemen fark etti. Önce ağaçların sesleri bastırdığını düşündü. Sonra bunun yeterli bir açıklama olmadığını anladı. Revir binası etrafındaki hava, sesi yalnızca azaltmıyor; yutuyor gibiydi. Tıpkı odasından baktığında hissettiği gibi. Bu sezgiyi zihninin bir köşesine yazdı. Henüz anlam yüklemedi. Erken anlam yüklemek, yanlış karar aldırırdı.

Tek katlı, solgun sarı boyalı binanın önüne geldiğinde adımları kendiliğinden yavaşladı.

Revirin cephesi yıllar içinde birkaç kez boyanmış olmalıydı. Yine de eski çatlaklar, alttaki yorgun sıvadan kendini belli ediyordu. Pencerelerdeki demir parmaklıklar yeni değildi. Kapının alt kısmına yerleştirilmiş metal koruma levhası çiziklerle doluydu. Çift kanatlı ahşap kapının üzerinde küçük bir tabela vardı: TABUR REVİR BAŞTABİPLİĞİ.

Serdar tabelaya baktı.

Bu yazı ona garip bir güven vermeliydi. Revir, askerî düzen içinde insan bedeninin onarıldığı yerdi. Yaralanan gelir, ateşi çıkan gelir, bayılan gelir, korkusunu belli etmemeye çalışan acemi er gelir. Revirde emir sesi biraz yumuşar; rütbe, nabzın ve tansiyonun gerisinde kalır. Aylin böyle söylerdi.

“İnsan vücudu rütbe tanımaz Serdar,” demişti bir keresinde. “Ateş herkeste aynı yükselir.”

Serdar o sesi geldiği yere geri itti.

Kapıyı itti.

Menteşeler eski, tok bir iniltiyle açıldı.

İçeri adım attığı anda koku onu yakaladı.

Bekliyordu, kendini hazırlamıştı, yine de bu kadar sert olacağını düşünmemişti. Antiseptik solüsyonların genzi yakan keskinliği, rutubet yemiş eski duvarların nemli soğuğu, demir dolapların paslı nefesi, bir yerlerde uzun süre kaynamış çayın bayat tortusu, kağıt, tentürdiyot, sabun, ter ve ağrı… Bunların hepsi koridorun içinde ayrı ayrı değil, tek bir ağır tabaka hâlinde duruyordu.

Serdar durdu.

Koku, burnundan değil, doğrudan hafızasından içeri girdi.

Bu revir kokusu değildi yalnızca. Aylin’in önlüğüne sinen kokuydu. Gece yarısı bir erin ateşine bakarken bile sakin kalabilen ellerinin kokusu. Dikiş atarken yüzünde beliren o yoğun dikkatin kokusu. Çay bardağını tutarken parmaklarına bulaşan iyot, kolonya, defter kâğıdı, bitki notları… Serdar yıllarca bu karışımı unutmaya çalışmıştı. İnsan zihni görüntüleri bulanıklaştırabilir, sesleri değiştirebilir, bazı cümlelerin yerini oynatabilir. Ama koku başka bir şeydi. Koku, insanın savunma hattını arkadan dolaşırdı.

Göğsündeki sıkışma bir an keskinleşti.

Nefesini düzenledi.

Bir.

İki.

Üç.

Koridor boştu. Sağ tarafta muayene odaları, solda küçük bir pansuman bölümü vardı. Kapıların üzerindeki plastik isimlikler yenilenmiş, duvarlara yeni sağlık afişleri asılmıştı. Ama zemindeki eski karo taşlar, tavan köşelerindeki hafif rutubet izleri, floresan lambaların soğuk titreyişi hâlâ aynıydı. Zaman bu binadan tamamen geçmemişti. Yalnızca bazı eşyaların yerini değiştirmiş, bazı yüzleri eksiltmişti.

Koridorun sonunda “Baştabiplik” yazan kapı aralıktı.

Serdar yürüdü.

Her adımı, onu yalnızca odanın kapısına değil, 2005’in saklı kalan kısmına yaklaştırıyordu. Kapıya vardığında içeriden kağıt hışırtısı ve kalemin masaya hafifçe vurulma sesi geldi. O küçük ritim tanıdıktı. Bekleyen, düşünen, bir cümleyi yazmadan önce tartan birinin ritmi.

Serdar kapıya iki parmağıyla hafifçe vurdu.

“Gir.”

Ses yaşlanmıştı ama tanıdıktı.

Serdar kapıyı biraz daha açtı.

Albay Selçuk masanın arkasında oturuyordu. Üzerinde günlük hizmet kıyafeti vardı; yakası düzgün, omuzları rütbesinin ağırlığını taşımaya alışmış, fakat bedeni yılların yorgunluğunu saklayamayacak kadar insan kalmıştı. Saçlarının şakakları beyazlamış, gözlerinin çevresindeki çizgiler derinleşmişti. 2005’te çukurun başında elindeki telsizi neden çalıştıramadığını anlamaya çalışan genç tabip teğmen gitmiş, yerine aynı soruyu yıllarca içinde taşımış bir albay gelmişti.

Selçuk başını kaldırdı.

Göz göze geldiler.

Serdar, şaşkınlık aradı.

Bulamadı.

Ne “Sen burada ne arıyorsun?” diyen ani bir irkilme vardı Selçuk’un yüzünde ne de eski bir dostu görmenin rahat sevinci. Yüzünde daha ağır bir şey duruyordu. Yıllardır geleceğini bildiği ama gelmemesini de dilediği bir haberi sonunda duymuş insanın ifadesi.

Selçuk kalemi yavaşça masaya bıraktı.

“Hoş geldin Serdar.”

Sesindeki resmî ton çok inceydi; neredeyse alışkanlık gereği orada duruyordu. Altında ise eski bir yakınlığın yorgun sıcaklığı vardı.

Serdar içeri girdi. Kapıyı arkasından kapatmadı; önce Selçuk’a baktı, sonra masanın önündeki sandalyeye doğru bir adım attı.

“Rahatsız ettim komutanım.”

Selçuk hafifçe arkasına yaslandı. Kısa bir süre Serdar’ın yüzünü inceledi. Bu bakış, rütbeler arasındaki mesafeyi değil, yıllar arasındaki hasarı ölçüyordu.

“Burası seni rahatsız etmeyi hiç bırakmadı zaten,” dedi.

Cümle odanın havasını değiştirdi.

Serdar cevap vermedi. Çünkü verilecek her cevap ya fazla resmî kalacak ya da fazla kişisel olacaktı. İkisinden de kaçınmak istedi. Sandalyeye oturdu. Sırtı dikti. Ellerini dizlerinin üzerine koydu. Oturuşu rahat değildi; bir rapor alır gibi, bir sorguya girer gibi, bir pusu ihtimalini hesaba katar gibi oturuyordu.

Selçuk bunu fark etti. Dudaklarında belirsiz bir çizgi oluştu ama gülümseme sayılmazdı.

“Emekli oldun dediler,” dedi.

“Olduk.”

“İnsan bazı şeylerden emekli olamıyor.”

Serdar gözlerini kaçırmadı.

“Bazı dosyalar da kapanmıyor.”

Selçuk’un bakışı çok kısa bir an masanın sol tarafındaki kilitli çekmeceye kaydı. Serdar bunu yakaladı. Yakalamaması mümkün değildi. Odadaki her hareketi, her küçük gecikmeyi, her nefes değişimini okuyordu. Selçuk da bunun farkındaydı.

Baştabiplik odası eskiyle yeninin arasında kalmıştı. Duvarlarda güncel sağlık talimatları, acil müdahale şemaları ve birkaç resmî belge asılıydı. Masanın üzerinde bilgisayar, tansiyon aleti, dosya klasörleri, yarım bardak çay ve küçük bir aile fotoğrafı vardı. Bir köşede eski bir metal dolap duruyordu. Dolabın boyası yer yer atmıştı. Üzerine yeni etiketler yapıştırılmış ama kapaklar hâlâ aynı yorgunlukla kapanıyordu.

Serdar odadaki her şeyi gördü.

Ama en çok görmediği şeyi hissetti.

Aylin’in yokluğunu.

Bir zamanlar bu binada onun varlığı, nesnelerin yerini bile değiştirirdi sanki. Masada unutulmuş bir bitki notu, pencerede kurutulmaya bırakılmış küçük bir dal, odadan odaya hızlı ama sakin yürüyen bir beyaz önlük, yaralı bir ere sabırla anlatılan kısa bir cümle… Şimdi bunların hiçbiri yoktu. Yokluk da bazen eşya kadar görünür olabiliyordu.

Selçuk ellerini masanın üzerinde birleştirdi.

“Neden geldiğini soracak değilim,” dedi.

Serdar’ın cevabı hazırdı. Bütün yol boyunca zihninde defalarca kurmuştu. Yılmaz’ın akıbeti. Eski bir silah arkadaşı. Vefa borcu. Aradan geçen yıllar. Dosyalarda kalan boşluklar. Bunların hepsi doğruydu. Ama tamamı doğru değildi.

“Yılmaz’ın dosyasını görmek istiyorum,” dedi Serdar.

Cümle beklediğinden daha sert çıktı.

Selçuk başını hafifçe eğdi. Sanki “elbette” der gibi. Ama hemen karşılık vermedi. Bir süre odanın dışındaki koridora kulak verdi. Revirin mesai sonu sessizliği derinleşmişti. Uzakta bir kapı kapandı. Bir hemşire ya da sağlık personeli koridordan geçti; adımları uzaklaştı. Sonra yalnız kaldılar.

“Yılmaz,” dedi Selçuk. “Hâlâ onun adını önce söylüyorsun.”

Serdar’ın çenesi hafifçe kasıldı.

“Çünkü o benim personelimdi.”

“Personelin.”

Selçuk kelimeyi tekrarladı ama alayla değil. Daha çok kelimenin ağırlığını Serdar’ın önüne koyar gibi.

“Silah arkadaşımdı,” dedi Serdar.

“Doğru.”

Selçuk’un gözleri Serdar’ın yüzünde kaldı.

“Sadıktı. Güçlüydü. Kafasına koyduğunu yapardı. Verdiğin emri senden önce anlardı. Böyle adam az bulunur.”

Serdar’ın bakışında kısa bir yumuşama oldu. Hemen toparladı.

“Bu yüzden firar etmediğini biliyorum.”

Selçuk’un yüzündeki ifade değişmedi. Fakat odanın içindeki hava bir derece daha ağırlaştı. Bu kelime, ikisinin arasında yıllardır açıkça konuşulmamış bir ceset gibi yatıyordu.

“Onlar firar etmedi Serdar,” dedi Selçuk.

Sesi yükselmedi. Ama cümle, odanın sessizliğini bıçak gibi kesti.

“Bunu sen de biliyorsun, ben de. Sadece dosyalar bizden daha korkaktı.”

Serdar’ın içindeki öfke, beklediği gibi patlamadı. Daha tehlikeli bir şey oldu; soğuklaştı. Parmaklarının eklemleri gerildi. Dizlerinin üzerinde duran elleri hareketsiz kaldı.

“Dosyaları kim korkuttu?” diye sordu.

Selçuk gözlerini kaçırmadı.

“Bazen dosyaları insanlar korkutmaz. Kurumlar korkutur. Üst yazılar, imza sıraları, sorumluluk zincirleri, ‘bunu böyle yazarsak ne olur’ diyen akıllar korkutur. O gece kimse gördüğü şeyi yazacak cesarete sahip değildi.”

“Sen?”

Soru sertti. Dostluğa yer bırakmayan, doğrudan kemiğe giden bir soruydu.

Selçuk bunu hak etmiş biri gibi karşıladı. Yüzünde savunma belirmedi. Sadece yorgunluk biraz daha derinleşti.

“Ben de sahip değildim,” dedi.

Serdar’ın beklediği cevap bu değildi. İnsanlar genelde kendilerini aklamaya çalışırdı. Emir aldıklarını söyler, yetkileri olmadığını anlatır, olayın karışıklığından, gençliklerinden, baskıdan söz ederlerdi. Selçuk bunların hiçbirine sığınmadı.

“Gençtim,” diye devam etti. “Korktum. Anlamadığım bir şeyin raporunu yazmam istendi. Anladığım tek şey, o çukurun sıradan bir göçük olmadığıydı. Ama bunu yazmak başka bir şeydi. Yazmadım. Yazamadım. Sonra dosya büyüdü. Büyüdükçe de küçültüldü. En sonunda iki kelimeye sıkıştırıldı.”

Serdar’ın bakışları yeniden çekmeceye kaydı.

“Kayıp / firar.”

Selçuk başını eğdi.

“Evet.”

Bir süre konuşmadılar.

Dışarıda rüzgâr pencere camına hafifçe dokundu. Camın kenarındaki gevşek metal parça titreyip sustu. Odadaki floresan ışığı çok kısa bir an göz kırpar gibi dalgalandı. Selçuk başını kaldırıp lambaya baktı, sonra hiçbir şey olmamış gibi Serdar’a döndü. Bu küçük kesinti bile ikisinin de zihninde aynı geceyi uyandırmıştı; ama hiçbiri bunu söylemedi.

Serdar nihayet, yol boyunca hazırladığı savunma hattına dönmek istedi.

“Ben sadece gerçeği görmek istiyorum,” dedi. “Yılmaz’ın ailesine, kendime… borçluyum.”

Selçuk’un bakışı yumuşamadı. Aksine daha keskinleşti.

“Kendine hangi kısmını borçlusun Serdar?”

Serdar sustu.

Selçuk sandalyede öne eğildi. Sesini alçalttı. Artık karşısında bir albay gibi değil, o gece aynı karanlığa bakmış eski bir tanık gibi konuşuyordu.

“Yılmaz için geldin, eyvallah. Buna kimse bir şey diyemez. O adamın adının yanına firar yazılması hepimize hakaretti. Ama Aylin’in dosyasını açarken elinin titremeyeceğini sanıyorsan, kendini hâlâ iyi kandırıyorsun.”

Serdar’ın boğazı kurudu.

Odanın kokusu bir anda yoğunlaştı sanki. Antiseptik, çay, eski dolap, insan yarası… Aylin’in adı söylenince hepsi başka bir anlama büründü. Serdar gözlerini Selçuk’tan kaçırmadı ama bakışının arkasındaki savunma hattında bir çatlak oluştu.

“Bu konuşmayı yapmaya gelmedim,” dedi.

“Biliyorum.”

“Öyleyse yapmayalım.”

Selçuk başını hafifçe salladı.

“Sen yıllardır yapmıyorsun zaten.”

Cümle, tokat gibi değildi. Tokat insanı öfkelendirirdi. Bu cümle daha kötüsünü yaptı; Serdar’ın içinde saklı tuttuğu sessizliği görünür hâle getirdi. Aylin’in adını konuşmamak, onu daha az kaybetmiş olmak anlamına gelmemişti. Sadece kaybı evraksız bırakmıştı.

Serdar derin bir nefes aldı.

“Dosyalar burada mı?”

Selçuk bir süre ona baktı. Sonra masasının sol tarafındaki kilitli çekmeceye uzandı. Cebinden küçük bir anahtar çıkardı. Anahtarlıkta başka anahtarlar da vardı ama eli tereddütsüz doğru olana gitti. Metal kilide girerken odada soğuk bir ses yankılandı.

Serdar bu sesi unutmayacağını anladı.

Çünkü bazı sesler bir kapının değil, bir dönemin açıldığını haber verirdi.

Selçuk çekmeceyi yavaşça açtı. İçinden önce kalın, sararmış bir dosya çıkardı. Dosyanın kenarları yıpranmıştı. Kapağında eski kurum mührü, tarih, sicil numarası ve kırmızı kalemle çekilmiş birkaç işaret vardı. Selçuk dosyayı masanın üzerine koydu.

“Yılmaz Demir.”

Serdar dosyaya bakmadı. Önce Selçuk’un yüzüne baktı. Sanki dosyanın gerçekten orada olduğuna, bunun bir bürokratik hayalet değil somut bir şey olduğuna inanmak için tanığın gözlerine ihtiyaç duyuyordu.

Selçuk ikinci kez çekmeceye uzandı.

Bu kez hareketi daha yavaştı.

Çıkardığı dosya diğerine göre daha ince görünüyordu ama odanın içindeki ağırlığı daha fazlaydı. Kapağın köşesinde küçük bir su lekesi vardı. Üzerine sonradan geçirilmiş şeffaf koruma kabı dosyanın yaşını saklamaya yetmemişti.

Selçuk onu da masaya bıraktı.

“Aylin Ersoy.”

Serdar’ın gözkapakları hafifçe indi, sonra tekrar açıldı. Bu küçük hareket dışında hiçbir şey belli etmedi. Ama Selçuk gördü. Zaten görmemesi mümkün değildi. Bazı kırılmalar dışarıdan küçük görünür; içeride ise bütün yapı değişir.

İki dosya, masanın üzerinde yan yana duruyordu.

Yılmaz ve Aylin.

Serdar onların son kez yan yana durduğu anı hatırlamak istemedi. Yine de hafıza kısa bir görüntü kaçırdı: revirin önünde fener ışığı, Yılmaz’ın yarım adım gerideki gölgesi, Aylin’in çukura bakan yüzü. Sonra görüntü kapandı.

Bölüm 1 - 4. Sahne Revirde Yüzleşme

Dosya kapaklarının üzerinde aynı ibare vardı.

KAYIP / FİRAR.

Serdar’ın bakışı kelimeye çakıldı.

Harfler siyah, soğuk ve resmîydi. Kâğıt üzerinde yalnızca bir sınıflandırma gibi duruyordu. Ama Serdar için o kelime ne bürokratikti ne nötr. Yılmaz’ın sadakatine sürülmüş çamurdu. Aylin’in görev ahlakına atılmış iftiraydı. O geceyi anlamaya çalışmak yerine kapatmayı seçen herkesin ortak imzasıydı.

“Bu kelimeyi kim yazdı?” diye sordu.

Selçuk’un yüzü sertleşti.

“Bir kişi değil.”

“İmza kimde?”

“İmzalar dosyada.”

“Senin imzan var mı?”

Selçuk cevap vermeden önce yutkundu. Bu kez acı yüzüne daha açık çıktı.

“Ek raporlardan birinde var.”

Serdar dosyadan gözünü ayırmadı.

“Firar değerlendirmesinde mi?”

“Hayır.”

Selçuk’un sesi bu kez daha kararlıydı.

“Tıbbi değerlendirmede. O kelimeyi ben yazmadım Serdar. Ama o kelimenin dosyada kalmasına engel de olamadım.”

Bu itiraf odada uzun süre asılı kaldı.

Serdar, öfkesini Selçuk’a yöneltmek istedi. Kolay olurdu. Karşısında yaşayan biri vardı. O geceki emir zincirindeki birçok isim ya ölmüş, ya emekli olmuş, ya başka şehirlere dağılmıştı. Kurum dediğin şey yüzsüzdü; dosya dediğin şey cevap vermezdi. Ama Selçuk buradaydı. Gözleri vardı. Sesi vardı. Suçu paylaşmaya hazır bir yorgunluğu vardı.

Yine de Serdar biliyordu: bu odadaki asıl düşman Selçuk değildi.

Asıl düşman, yanlış kelimeyle kapatılmış karanlıktı.

Selçuk dosyaları Serdar’a doğru hafifçe itti.

“Bunları sana vermemem gerekir,” dedi.

Serdar ilk kez dosyalardan gözünü kaldırdı.

“Vermeyeceksen niye çıkardın?”

Selçuk’un dudaklarında bu kez çok yorgun, çok kısa bir gülümseme belirdi.

“Çünkü bazı evraklar arşivde durdukça çürümez. İnsan çürür.”

Serdar cevap vermedi.

Selçuk devam etti:

“Fotokopi değil bunlar. Asıl dosyalar da değil. Arada kalan şeyler. Resmî kayda girmeyen notlar, kopyalar, kenara ayrılmış tutanaklar, gönderilip geri alınan yazıların suretleri… Yani dosyanın korktuğu yerler.”

Serdar’ın bakışı keskinleşti.

“Bunları yirmi bir yıl sakladın mı?”

“Evet.”

“Neden?”

Selçuk sandalyesine yaslandı. Pencereye doğru baktı. Revirin dışındaki karanlık camda kendi yansımasını yarım gösteriyordu.

“Önce korktuğum için sakladım,” dedi. “Sonra utandığım için. Bir süre sonra da birinin geleceğini bildiğim için.”

“Benim geleceğimi mi?”

Selçuk yeniden ona döndü.

“Başka kim gelecekti?”

Bu soru Serdar’ın içinde beklemediği bir yere oturdu. Çünkü yıllarca kendine dönmemek için birçok gerekçe bulmuştu. Yetkisi yoktu. Zaman geçmişti. Dosyalar kapanmıştı. İnsanlar dağılmıştı. Yeni hayatlar kurulmuştu. Ama Selçuk’un basit sorusu bütün gerekçeleri değersizleştirdi.

Başka kim gelecekti?

Yılmaz’ın adının yanındaki kelimeye kim itiraz edecekti? Aylin’in yokluğunu kim bu kadar kişisel taşıyacaktı? O gece çukurun başında verilemeyen emrin ağırlığını kim hâlâ omzunda hissedecekti?

Serdar dosyalara uzanmadı. Henüz dokunamadı.

Selçuk bunu fark etti.

“Bakmak zorunda değilsin,” dedi.

Serdar’ın gözleri sertleşti.

“Onu söyleme.”

Selçuk sustu.

“Onu bana söyleme,” diye tekrarladı Serdar daha alçak bir sesle. “Ben o gece de bakmak zorundaydım.”

“Baktın.”

“Yetmedi.”

Bu kez Selçuk’un yüzündeki çizgiler değişti. Eski dostunun içinde yıllardır taşıdığı yükü ilk kez bu kadar çıplak duyuyordu. Serdar’ın sesi bağırmıyordu; ama bağırmaktan daha ağırdı.

“Baktık,” dedi Selçuk. “Hiçbirimize yetmedi.”

Odada yine sessizlik oldu.

Dışarıda ilk yağmur damlaları cama vurmadı; sadece uzak bir yerlerde toprağa düşmüş gibi koku değişti. Revir binasının içindeki hava daha da ağırlaştı. Floresan lambanın altında iki dosya, sanki kendi gölgelerini büyütüyordu.

Serdar nihayet elini kaldırdı.

Önce Yılmaz’ın dosyasına değil, iki dosyanın ortasındaki boşluğa dokundu. Sanki aralarında hâlâ görünmez bir hat vardı. Sonra parmakları Yılmaz Demir yazılı kapağın kenarına geldi. Kâğıt beklediğinden daha pürüzlüydü. Eski dosya kartonunun lifleri parmağının ucuna takıldı.

Selçuk onun elini izledi.

“Burada yazanların hepsi doğru değil,” dedi. “Ama yalanların nerede başladığını gösteriyor.”

Serdar dosya kapağını açmadı.

“Ya eksikler?”

Selçuk’un sesi kısıldı.

“Asıl mesele onlar.”

Serdar, Aylin’in dosyasına bakmamaya çalıştı. Ama bakmamak daha çok bakmak gibi bir şeydi. Kapağın üzerindeki isim, odadaki bütün nesnelerden daha görünürdü. Aylin Ersoy. Rütbesi, sicili, tarihleri, soğuk resmi ibareler… Bir insanın varlığını evraka sığdırmak için kullanılan bütün o yetersiz işaretler.

Selçuk, Serdar’ın bakışını izledi.

“Onu son gördüğümde,” dedi sonra, cümleyi dikkatle seçerek, “korkmuyordu.”

Serdar’ın eli dosyanın üzerinde dondu.

Selçuk devam edip etmemekte tereddüt etti. Sonra bunun artık saklanacak bir şey olmadığını anladı.

“Korksa da geri dönmeyecek bir korku değildi. Aylin öyleydi. Bir şeyin adını bilmeden ondan uzak duramazdı.”

Serdar’ın içinden eski bir cümle geçti.

Toprak bazen sadece çökmez Serdar. Bazen bir şeyi açar.

Bu cümleyi gerçekten duymuş muydu, yoksa yıllar içinde hafızası mı kurmuştu, emin olamadı. Ama Aylin’e ait olamayacak kadar başkasının değildi.

“Yeter,” dedi Serdar.

Selçuk sustu.

Serdar gözlerini kapatmadı. Dosyaların üzerindeki ibareye yeniden baktı. KAYIP / FİRAR. Harfler, artık kâğıdın üzerinde değil, odanın havasında asılı duruyordu.

Selçuk masasının çekmecesinden küçük bir zarf daha çıkardı ama henüz masaya koymadı. Serdar bunu gördü. Selçuk’un parmakları zarfın kenarında biraz fazla bekledi. Sonra fikrini değiştirmiş gibi zarfı yeniden çekmecenin içindeki dosyaların üzerine bıraktı. Bu hareket çok küçüktü ama Serdar’ın dikkatinden kaçmadı.

“Başka ne var?” diye sordu.

Selçuk çekmeceyi kapatmadı. Ama zarfı da çıkarmadı.

“Her şeyin bir sırası var.”

Serdar’ın gözlerinde eski komutan sertliği belirdi.

“Selçuk.”

Albay Selçuk, bu kez rütbesini değil, eski dostluğunu masaya koydu.

“Önce dosyaları oku,” dedi. “Sonra bana kızarsın.”

Serdar bir süre ona baktı. Israr edebilirdi. Edemedi. Çünkü karşısındaki adamın sakladığı şeyin korkaklıktan değil, zamanlamadan geldiğini anladı. Selçuk bazı kapıları aynı anda açmanın insanı içeri almayacağını, ezeceğini biliyordu.

Yılmaz’ın dosyasını kendine doğru çekti.

Aylin’in dosyası masada kaldı. Yine de sanki odadaki en yüksek ses ondan geliyordu.

Selçuk çay bardağına uzandı, ama içmedi. Bardaktaki çay çoktan soğumuştu. Parmaklarını camın çevresinde gezdirdi.

“Serdar,” dedi.

“Ne?”

“Bu dosyaları açınca sadece onların başına ne geldiğini öğrenmeyeceksin.”

Serdar’ın bakışı dosya kapağındaydı.

“Biliyorum.”

“Hayır,” dedi Selçuk. “Bildiğini sanıyorsun.”

Bu cümleye Serdar’dan karşılık gelmedi.

Selçuk sesini daha da alçalttı.

“O gece biz bir olay yaşamadık sadece. Bir şeyi kapattık. Yanlış kapattık. Sen şimdi kapağı kaldırmaya geldin. Altından ne çıkacağını bilmiyorsun.”

Serdar dosyanın kenarını biraz daha sıkı tuttu.

“Sen biliyor musun?”

Selçuk’un gözlerinde cevap yerine eski bir korku belirdi. Çok kısa sürdü ama yeterliydi.

“Hayır,” dedi. “Ben sadece ne olmadığını biliyorum.”

“Ne olmadığını?”

“Firar olmadığını.”

Bölüm 1 - 4. Sahne Paslı Sessizlik

Serdar yavaşça başını eğdi. Sanki bu cümle, yıllar sonra verilmiş resmî olmayan bir raporun ilk doğru satırıydı.

Dışarıda rüzgâr yeniden cama dokundu. Revirin içindeki ışık hafifçe titredi. Masadaki iki dosyanın gölgeleri birbirine karıştı.

Serdar dosyayı açmadan önce son kez kapağın üzerindeki kelimeye baktı.

Firar.

Yılmaz gibi sarsılmaz bir askerin, Aylin gibi görevini insan hayatının en kırılgan yerinde taşıyan bir tabibin adının yanına iliştirilmiş bu kelime, ona artık yalnızca yalan gibi gelmiyordu. Bir mühür gibiydi. Hakikatin üzerine basılmış, onu susturmak için seçilmiş, soğuk ve korkak bir mühür.

Serdar’ın boğazında kuru bir yanma başladı. Konuşursa sesi kırılacakmış gibi hissetti. Bu yüzden konuşmadı.

Parmakları dosyanın kapağında dururken, öfkesini, utancını, yasını ve geç kalmışlığını aynı anda yutmaya çalıştı.

Firar kelimesi, dosyanın kapağında değil, Serdar’ın boğazında paslı bir çivi gibi duruyordu.