Serdar önce güneşi hissetti.
Gözlerini açmadan, nerede olduğunu anlamadan, bedeninin hangi parçasının hâlâ kendisine ait olduğunu ayırt edemeden önce, yüzüne vuran o sert ve acımasız sıcaklığı hissetti. Bu, Aydın gecesinden çıkmış bir adamın bekleyeceği sabah serinliği değildi. Ne yağmur sonrası toprağın buğusu vardı ne revirin ıslak beton kokusu ne de taburun ağır, nemli havası. Yüzünü yalayan şey kuru, dik ve kavurucu bir güneşti.
Güneş.
Gece yarısında.
Bu düşünce bilincinin karanlıkta kalan kıyısına çarptı ama hemen anlam kazanmadı. Serdar önce acıyı duydu. Sol omzundan boynuna doğru yayılan keskin sızı. Kaburgalarının altında nefes alırken batan sertlik. Sağ dizinin iç tarafında yanma. Avucunda, hâlâ sıktığı küçük bir metalin bıraktığı sıcak iz. Ağzının içinde kan vardı; paslı, koyu ve tanıdık. Kan tadına ufalanmış taş, kuru toz ve güneşte pişmiş mermerin kireçli tadı karışmıştı.
Nefes al.
Komut, bilincinden önce geldi.

Serdar ciğerlerine hava çekmeye çalıştı. İlk nefes yarım kaldı. Kaburgalarının sağ yanında keskin bir batma oldu. İkinci nefesi daha kontrollü aldı. Hava girdi. Ağrı vardı ama göğüs kafesi çalışıyordu. Akciğer delinmesi yok. Kaburga kırığı olabilir, ama batma sabit değil; çatlak ya da ezilme ihtimali daha yüksek.
Panik yok.
Nefes var.
Kanama kontrolü.
Gözlerini açmaya çalıştı. Kirpiklerine bir şey yapışmıştı. Çamur değil. Islak toprak değil. İnce, kuru, keskin bir toz. Göz kapaklarının kenarını zımpara gibi çiziyordu. Serdar başını çok az yana çevirdi; bu küçük hareket bile boynundan omzuna doğru sıcak bir ağrı gönderdi. Dişlerini sıktı. Sağ elini yüzüne götürmek istedi ama avucunun kapalı olduğunu fark etti.
Kolyeyi tutuyordu.
Gümüş hayat ağacı, avucunun içinde hâlâ sıcaktı. Bir an için, bütün düşüşün, halatın, genç Serdar’ın fener ışığının, Aylin’in ve Yılmaz’ın seslerinin yalnızca darbeye bağlı bir bilinç kırılması olabileceğini düşündü. Ama kolye oradaydı. Gerçekti. Metalin kenarı avucuna bastığı yerde deriyi acıtıyordu.
Sol göğsüne yakın cebini yokladı.
Ceket yırtılmıştı ama iç cep hâlâ yerindeydi. Serdar kolyeyi yeniden oraya koymadı. Önce avucunda tuttu. Bazı nesneleri bırakmadan önce nerede olduğunu bilmek gerekirdi.
Uzuv kontrolü.
Parmaklarını oynattı.
Sağ el çalışıyor. Sol el çalışıyor. Bileklerde kırık hissi yok. Dirsekler hareket ediyor. Omuz… sol omuz sorunlu. Keskin ağrı ama tamamen çıkık değil. Sağ dizde yanma. Ayak bilekleri? Önce sağ ayağını çok az çevirdi. Ağrı var ama hareket var. Sol ayak, hareket var. Omurga? Boynunu zorlamadan omuzlarını yokladı. Uyuşma yok. Bacaklarda his var.
Hayattaydı.
Şimdilik.
Serdar göz kapaklarını birkaç kez kırpıştırdı. Toz, kirpiklerinden dökülmedi; aksine daha çok battı. Serbest elinin tersiyle yüzünü sildi. Parmaklarının üzerinde açık renkli toz ve koyu kan lekesi kaldı. Gözlerini araladığında, dünya önce bembeyaz bir parlaklık hâlinde üzerine geldi.
Güneş, gözlerini hançer gibi kesti.
Başını yana çevirdi, gölge aradı. Yanağının altında kırık bir taş kenarı vardı. Sırtına batan şey de buydu: pürüzlü, köşeli, kuru taş parçaları. Beton değildi. Islak zemin değildi. Revirin önündeki o sıcak titreyen yarığın kenarı hiç değildi. Serdar, kırılmış mermer blokların, ufalanmış taşların ve sertleşmiş toprak parçalarının üzerine düşmüştü.
Bedenini yavaşça yan çevirdi.
Bu hareketle omzundaki yara yeniden açılmış gibi oldu. Nefesini dişlerinin arasından verdi. Ceketinin sol tarafına baktı. Deri yırtılmış, altındaki kumaş kana bulanmıştı. Kanama çok şiddetli değildi ama durmuş da sayılmazdı. Sıcak kan omzundan aşağı ince bir çizgi hâlinde akıp toza karışıyordu.
Yarayı sonra sar.
Önce çevre.
Silah.
Serdar sağ elini belindeki kılıfa götürdü.
Boş.
Bu boşluk, acıdan daha sert çarptı.
Tabanca yoktu.
Kılıf oradaydı ama içi boştu. Kayışın kopup kopmadığını kontrol etti. Kopmamıştı. Silah sanki hiç takılmamış gibi yoktu. Serdar’ın gözleri hemen çevreyi taradı. Yakınında metal parıltısı aradı. Taşların arasında, tozun üzerinde, birkaç metre çapında. Hiçbir şey yoktu.
Bıçak.
Cepler.
Telefon.
Telsiz yoktu zaten. Telefon? Sağ cep boş. Sol cep yırtılmış. İç cepte kolyeden başka bir şey yok. Çakmak yok. Anahtar yok. Cüzdan yok. Hatta saat…
Sol bileğine baktı.
Taktik saati yoktu.
Bileğinde yalnızca kayışın deride bıraktığı açık renkli bir iz vardı.
Serdar birkaç saniye hareketsiz kaldı.
Bir askerin en büyük dayanağı yalnızca silahı değildir. Hazırlığıdır. Üzerindeki her küçük parça, her alet, her yedek malzeme, her iletişim imkânı, her ölçüm cihazı zihnin uzantısıdır. Silah güç verir, telefon bağlantı sağlar, saat zaman verir, bıçak son çare olur. Bunların hepsi birden yok olduğunda insan yalnızca çıplak kalmaz; çağının dışına düşer.
Serdar çağının dışına düşmüştü.
Bu cümle bilincinde şekillenirken gözlerini yeniden açtı.
Güneş bu kez biraz daha katlanılır oldu. Önce yakın çevreyi gördü. Kırık mermer bloklar. Bazıları işlenmiş, kenarlarında yarım kabartma izleri taşıyan beyaz taş parçaları. Ufalanmış taş tozu, toprağın üzerinde açık renk bir örtü gibi duruyordu. Birkaç adım ötede kırılmış bir sütun parçası yan yatmıştı. Üzerine yeni kesilmiş gibi görünen yontu izleri düşüyordu. Taşın keskin kenarları güneş altında beyaz değil, neredeyse sarı parlıyordu.
Serdar dirseğine dayanarak doğrulmaya çalıştı.
Baş dönmesi geldi.
Gözleri kısa bir an karardı. Düşüşün, darbelerin ve kan kaybının gecikmiş etkisi şimdi kendini gösteriyordu. Kendini zorlamadı. Önce dizlerinin üzerine değil, yarı oturur pozisyona geçti. Sırtını arkasındaki büyük mermer bloğa dayadı. Taş sıcaktı. Güneşin altında beklemişti. Revirin ıslak betonundan sonra bu sıcaklık akıl dışı derecede gerçekti.
Çevre taraması.
Gözlerini daralttı.
Beklediği şeyler yoktu.
Nizamiye yoktu.
Revir binası yoktu.
Tahir Paşa Konağı yoktu.
Tel örgü, güvenlik lambası, asfalt yol, modern bina, elektrik direği, kamera, araç, ambulans… Hiçbiri yoktu.
Onların yerine uzaklarda devasa mermer sütunlar yükseliyordu.
Bazıları tamamlanmıştı. Güneşin altında düzgün ve görkemli duruyorlardı. Bazıları ise yarım kalmıştı; etraflarında iskeleler, halatlar, taş bloklar ve çalışan insanlar vardı. Bir kemer yapısının gölgesi, geniş bir meydanın kenarına düşüyor; onun altından yük taşıyan adamlar geçiyordu. Daha uzakta, tepelerin çizgisine yaslanmış taş duvarlar ve çatılar görünüyordu. Kent, harabe değildi.
Canlıydı.
Gürültülüydü.
Acımasızdı.
Serdar modern çağda Tralleis’in kalıntılarını görmüştü. Harabe, insana her zaman geçmişin öldüğünü düşündürürdü. Kırık sütunlar, taş yığınları, otların arasında kalmış duvar izleri… Geçmiş sessizleşmiş gibi görünürdü. Ama şimdi karşısındaki yer, geçmişin ölmeden önceki hâliydi. Taşlar yerindeydi. İnsanlar bağırıyordu. Toz kalkıyordu. Hayvanlar kişniyor, tekerlekler gıcırdıyor, keskiler mermeri dövüyor, birileri emir veriyor, birileri itaat ediyor, birileri pazarlık yapıyor, birileri yük altında eziliyordu.
Bu, romantik bir antik kent değildi.
Bu, yaşayan bir makinaydı.
Koku bunu ilk tokat gibi doğruladı.
Mermer tozunun kuru ve keskin kokusu her şeyin üzerindeydi. Ama yalnız değildi. Hayvan gübresi, ter, güneşte ısınmış deri, yanık yağ, tekerlek millerine sürülmüş ağır bir gres kokusu, taş ocaklarından gelen kireçli hava ve daha aşağı bir yerlerden yükselen keskin zeytin posası kokusu birbirine karışmıştı. Serdar genzinde asidik bir yanma hissetti. Bu koku ona Didim’den Aydın’a gelirken gördüğü zeytinlikleri hatırlattı ama buradaki zeytin huzurlu değildi. Burada zeytin ağaç değil, ürün; ürün değil, güç; güç değil, kavga sebebiydi.
Yakınından bir bağırış geçti.
Serdar başını çevirdi.
İki adam, insan boyunda bir küfeyi omuzlamış, taşlık yoldan geçiyordu. Küfenin içinden zeytin posasına benzeyen koyu, ezilmiş bir madde sızıyor; damladığı yerde tozla karışıp yapışkan bir çamur oluşturuyordu. Adamların sırtları çıplaktı. Omuzlarında eski yaraların ve yük kayışlarının bıraktığı kalın izler vardı. Biri Serdar’a kısa bir bakış attı, sonra bakışını hemen kaçırdı. Merak etmişti ama duracak zamanı yoktu. Ya da duracak hakkı yoktu.
Bir çocuk, çıplak ayakla taşların arasında koştu. Elinde kırık bir testi parçası vardı. Arkasından başka bir çocuk bağırdı. Dillerini anlamıyordu. Kelimeler kulağına yabancı, kesik ve hızlı geliyordu. Yine de tonlarını ayırt edebiliyordu: alay, telaş, açlık, alışkanlık.
Dil yok.
İletişim yok.
Serdar bunu da listeye ekledi.
Durum değerlendirmesi: bilinmeyen yer, bilinmeyen zaman, bilinmeyen dil. Yaralı. Silahsız. Teçhizatsız. Üzerinde çağ dışı kıyafetler. Dikkat çekici. Tehdit potansiyeli yüksek.
Kaçış hattı.
Sağ tarafında dar bir taş aralığı vardı. İki blok arasında insan geçebilecek kadar boşluk. Oradan daha gölgeli bir alana ulaşılabilirdi. Sol tarafta geniş ve açık bir yol vardı; kalabalık fazla. Önünde inşaat alanı ve işçiler. Arkasında kırık taş yığını, kısmen yükselti. Yara durumuyla koşu sınırlı. Gölgeye geçmek öncelik.
Serdar yavaşça hareket etmeye çalıştı.
Sol omzu itiraz etti. Dizindeki yanma arttı. Yine de sırtını mermer bloğa bastırarak daha dik bir pozisyona geldi. Ceketinin yırtık kenarı tozla kaplanmıştı. Pantolonunun dizi parçalanmış, içinden sıyrılmış deri ve kan görünüyordu. Botları yerindeydi. Buna şükretti. Bu dünyada ayakkabının kalitesi bile hayatta kalma farkı yaratabilirdi.
Botlar.
Serdar bakışların önce oraya takılacağını biliyordu.
Nitekim öyle oldu.
Yakınından geçen bir adam yavaşladı. Önce Serdar’ın yüzüne değil, botlarına baktı. Sonra kemerine. Sonra ceketindeki fermuara. Metal dişlerin güneşte verdiği küçük parlaklık, adamın gözlerinde aç bir merak uyandırdı. Ardından başka biri durdu. Daha gençti. Elinde taş taşıma işinden kalma kalın bir ip vardı. O da önce Serdar’ın kıyafetlerine, sonra belindeki boş kılıfa, sonra göğsüne yakın tuttuğu eline baktı.
Serdar bu bakışları tanıyordu.
Yardım bakışı değildi.
Korku bakışı da değildi.
Bu, değer biçen bakıştı.
İnsanlar savaş alanında, afet yerinde, yıkıntı kenarında ve pazar kalabalığında aynı bakışı takınabilirdi. Karşısındakinin ne kadar tehlikeli, ne kadar yaralı, ne kadar yalnız ve ne kadar işe yarar olduğunu ölçen bakış. Serdar’ın modern kıyafetleri, sağlam botları, metal tokası, ceketindeki dikişler ve derisi burada yalnızca tuhaf değil, değerliydi.
Bir kadın uzaktan baktı, sonra yanındaki çocuğu kolundan çekip uzaklaştırdı.
İki hamal kısa bir şey konuştu. Kelimeleri anlamadı ama biri çenesini Serdar’a doğru kaldırdı. Diğeri gülümsedi. Bu gülümsemede dostluk yoktu.
Serdar kolyeyi iç cebine geri koydu.
Bu hareket küçük olmalıydı. Dikkat çekmemeliydi.
Ama geç kalmıştı.
Göz ucuyla, onu izleyen genç adamın bakışının göğsüne kaydığını gördü. Adam kolyenin kendisini görmemişti belki. Ama Serdar’ın koruduğu bir şey olduğunu anlamıştı. Bu, kalabalık için bilgi demekti.
Serdar içinden küfretti.
Yaralı, silahsız, dil bilmeyen bir yabancı ve koruduğu gizli bir nesne.
Kötü başlangıç.
Çevresindeki hareketlilik yavaş yavaş değişti. Az önce herkes kendi işinin ağırlığıyla akıp gidiyordu. Şimdi küçük bir halka oluşmaya başladı. Önce çocuklar yaklaştı. Merakları korkularından büyüktü. Tozlu yüzleriyle birkaç adım ötede duruyor, Serdar’ın kıyafetlerini ve kanlı yüzünü inceliyorlardı. Sonra iki hamal geldi. Ardından belinde kısa bıçak taşıyan, yüzünde işçi yorgunluğundan çok sokak sertliği olan bir adam. Onun arkasında daha iyi sandaletli iki kişi durdu. Giysileri sıradan halktan biraz daha düzgündü. Açlıktan değil alışkanlıktan yırtıcı görünüyorlardı.
Serdar onları tek tek okudu.
Lider gibi duran adam solaktı. Bıçağını sağ belinde değil, sol elin kolay çekeceği açıyla taşımıştı. Gözleri doğrudan Serdar’ın gözlerine değil, önce omzuna ve dizine gidiyordu. Yaralı noktaları tespit ediyordu.
İkinci adamın sandaletleri iyiydi. Tabanı kalındı, kayışları yeni sayılırdı. Sıradan hamal değildi. Üçüncünün kemerinde küçük bir kese vardı; yürürken elini sürekli ona yakın tutuyordu. Para ya da mühür taşıyan küçük aracı tipi. Kalabalığın arkasındaki yaşlı adam ise bakıyor ama yaklaşmıyordu. Tecrübeli. Riskin başkasına kalmasını bekleyen biri.
Bunlar rastgele aç insanlar değildi.
Biri adına çalışan küçük leşçilerdi.
Serdar’ın zihni hızlandı.
Tehdit sayısı: en az üç aktif, iki pasif, çocuklar engel. Silah: kısa bıçak, ip, taş, muhtemel ikinci bıçak. Kendi durum: yaralı, sağ kol kullanılabilir, sol omuz sınırlı, sağ diz zayıf, silah yok. Avantaj: yakın dövüş bilgisi, rakiplerin onu hafife alması. Dezavantaj: dil yok, çevre yabancı, kaçış hattı kısıtlı.
Ayağa kalkması gerekiyordu.
Yerde kalan adam, pazarlık konusu olurdu.
Serdar sağ elini mermer bloğun kenarına bastırdı, sol dizini topladı ve yavaşça doğruldu. Baş dönmesi yeniden geldi ama bu kez ona hazırlanmıştı. Görüşü daraldı, sonra açıldı. Dizleri titremedi. Bunu bilinçli olarak sağladı. Kalabalık yaralı olduğunu bilmeliydi ama zayıf olduğunu görmemeliydi.
Ayağa kalktığında birkaç kişi bir adım geri çekildi.
Boyu ve duruşu beklediklerinden farklı gelmişti. Serdar’ın yüzü kanlı, kıyafetleri yırtık, saçları toz içindeydi ama gözleri dağılmamıştı. Kalabalık bunu gördü. Bazı insanlar yalnızca ayakta duruşuyla saldırı hesabını değiştirebilirdi.
Serdar sağ elini hafifçe kaldırdı.
“Geri durun,” dedi.
Türkçe kelimeler havada yabancı kaldı.
Kimse anlamadı.
Ama ses tonunu anladılar.
Solak adam güldü. Kısa, alaycı ve dişlerinin arasından çıkan bir sesti. Yanındakine bir şey söyledi. Kelimeler Serdar’ın kulağında taşların birbirine çarpması gibi parçalandı. Ama işaret açıktı. Adam, Serdar’ın ceketini gösterdi. Sonra botlarını. Sonra elini kendi kemerindeki bıçağa yaklaştırdı.
Serdar duruşunu değiştirdi.
Sağ ayağını yarım adım geriye aldı. Sol omzunu koruyacak şekilde bedenini açılı tuttu. Yaralı dizine fazla yük bindirmedi. Eğer ilk hamle bıçakla gelirse bilek kontrolü ve dirsek baskısı. İp kullanan yaklaşırsa boyun hattından uzak dur. Çocukları kalkan gibi kullanmalarına izin verme. Sağdaki taş aralığı hâlâ kaçış hattı.
Fakat kaçarsa ne olurdu?
Bu şehirde nereye kaçılırdı?
Bilmiyordu.
Solak adam bir adım attı.
Serdar da bir adım attı.
İleri.
Bu küçük hamle kalabalığı şaşırttı. Yaralı adamın geri çekilmesi beklenirdi. Serdar öne gidince alan değişti. Liderle arasındaki mesafe kısaldı; bu, bıçak çekilmeden önceki psikolojik üstünlüğü kırdı.

Adam durdu.
Serdar onun gözlerine baktı.
Dil yoktu ama niyet okunuyordu.
Bir çocuk kahkaha attı. Arkadan biri bağırdı. Halka biraz daha daraldı. Serdar’ın sağ tarafındaki kaçış aralığına iki kişi kaydı. İyi. Demek onu oraya yönlendirmek istemiyorlardı. Kaçış hattını fark etmişlerdi ya da içgüdüsel olarak kapatıyorlardı.
Serdar başka bir hattı seçti.
Arkasındaki mermer blok.
Yüksek ama tırmanılabilir. Omuz izin vermez. O yüzden hayır.
Sol açık yol.
Kalabalık fazla.
Ön.
Tehdit merkezi.
Bazen çıkış, tehdidin içinden geçerdi.
Serdar’ın başı hâlâ ağrıyordu. Güneş tepeden vuruyor, toz genzini yakıyor, kanama omzunu sıcak tutuyordu. Ama zihni berraklaşmıştı. Bu yeni dünyanın ilk kuralı belliydi: yardım bekleme. Değerini sakla. Zayıflığını yönet. Korkuyu gösterme.
Solak adam bir şey söyledi.
Bu kez kelimenin anlamını değil, niyetini yakaladı Serdar. Adam onu sahiplenir gibi konuşmuştu. Sanki düşmüş bir yük, bulunmuş bir mal, ganimet ya da efendisiz hayvan hakkında hüküm veriyordu. Yanındakiler güldü.
Serdar’ın içi soğudu.
Tralleis onu karşılamıyordu.
Tralleis onu ölçüyordu.
Çok uzakta, büyük bir taş bloğun üzerine inen keskinin sesi duyuldu. Tak. Tak. Tak. Bu ritim, sanki şehrin kalbi gibi bütün gürültünün altından geliyordu. Serdar o ritme tutundu. Nefesini ona göre ayarladı.
Bir.
İki.
Üç.
Hayatta kal.
Sonra anlamaya başla.
Kalabalığın halkası biraz daha daraldı.
Serdar’ın botlarının altındaki mermer tozu kaygandı. Bunu fark etti. İlk hamlede ağırlığı fazla sağa verirse diz kayabilir. O yüzden düşük merkez, kısa hareket. Göğsündeki kolye artık iç cebindeydi ama sıcaklığı hâlâ hissediliyordu. Aylin’in kolyesi. 2005’in tek somut anahtarı. Buradaki ilk leşçinin ona uzanmasına izin vermeyecekti.
Solak adam elini uzattı.
Cekete doğru.
Serdar’ın bakışı sertleşti.
“Dokunma,” dedi.
Adam anlamadı.
Ama bu kez ses tonunu daha iyi anladı.
El havada kaldı.
Bir anlığına.
Sonra adam gülümsedi ve yeniden uzandı.
Serdar’ın sağ eli yıldırım gibi hareket etti.
Adamın bileğini yakaladı, başparmağının altındaki ekleme baskı verdi ve kolu dışa doğru çevirdi. Hareket kısa, hızlı ve cerrahî kesinlikteydi. Adam daha ne olduğunu anlamadan dizleri kırıldı. Bıçak çekmeye fırsat bulamadı. Serdar onu yere indirmedi; sadece acının sınırında tuttu. Çünkü öldürmek istemiyordu. Henüz değil. Burada ilk dakikada kan dökmek, bütün şehrin onu düşman görmesine yol açabilirdi.
Adam bağırdı.
Bu bağırış yardım çağrısı mı, küfür mü, tehdit mi bilmiyordu. Ama kalabalığın tepkisini anladı. Halka bir anda gerildi. Çocuklar geri kaçtı. İyi sandaletli iki adam öne çıktı.
Serdar bileği bıraktı ve yarım adım geri çekildi.
Omzu yanıyordu.
Dizindeki ağrı artmıştı.
Ama ayaktaydı.
Ve artık herkes onun tamamen savunmasız olmadığını biliyordu.
Bu bilgi hayat kurtarabilirdi.
Ya da daha büyük saldırı çağırabilirdi.
İkinci ihtimal ağır basıyordu.
Kalabalığın arkasından daha kalın bir ses yükseldi. Biri yeni gelenlere yol açıyordu. İnsanlar sağa sola kıpırdadı ama dağılmadı. Serdar henüz geleni göremedi. Toz, güneş ve kalabalığın hareketi görüşünü kesiyordu. Fakat sesin yarattığı etkiyi gördü. Az önce onu ganimet gibi ölçen gözlerde kısa bir tereddüt belirdi.
Bir otorite alanı değişmişti.
Serdar bunu hemen kaydetti.
Bu şehirde güç, üniformayla değil, tanınan sesle geliyordu.
Ama o ses henüz tam duyulmamıştı.
Halka yeniden daralmadan önce Serdar sırtını mermer bloğa daha iyi verdi. Gözleri tehdit merkezlerindeydi. Yaralıydı, silahsızdı, dilsizdi. Ama hâlâ okuyabiliyordu. İnsan bedenini, kalabalık korkusunu, saldırı öncesi ağırlık değişimini ve yalan cesareti okuyabiliyordu.
Bu, elinde kalan tek silahıydı.
Serdar doğrulmaya çalıştığında, Tralleis’in onu bir misafir gibi değil, düşmüş bir ganimet gibi karşıladığını anladı.