Kolyeyi gördüğü anda odadaki bütün sesler geri çekilmişti.
Serdar’ın karşısında hâlâ masa vardı. Dosyalar vardı. Selçuk’un baştabiplik odası, duvardaki sağlık talimatları, eski metal dolap, floresan lambanın solgun ışığı, yarım kalmış çay bardağı ve dışarıda kararmaya başlayan akşam vardı. Fakat bütün bunlar, şeffaf delil torbasının içindeki küçük gümüş parçanın çevresinde bulanıklaşmıştı.
Hayat ağacı.
Serdar o motifi yirmi bir yıl önce Aylin’in boynunda görmüştü. Revirin arka bahçesinde, çay bardaklarının buğusu arasında, akşam ışığı zincirin üzerinde kısa bir an parladığında. O zaman kolyeye dair tek kelime etmemişti. Aylin “Annemindi,” demiş, Serdar yine susmuştu. İnsan bazı suskunlukların bedelini hemen ödemezdi. Onlar yıllarca içeride birikir, sonra beklenmedik bir nesnenin karşısında bütün faiziyle geri dönerdi.
Serdar’ın parmakları hâlâ torbanın üzerindeydi.
Plastik ince ve soğuktu. İçindeki gümüş daha da soğuk görünüyordu. Zincirin bir bölümü kendi üzerine dolanmış, küçük bir düğüm yapmıştı. Hayat ağacının dalları, plastiğin kırışıklıkları arasından bile seçiliyordu. Kökleri ve dalları aynı dairenin içinde birbirine yaklaşmış; yukarı ile aşağıyı, geçmiş ile bugünü, kayıp ile hatırayı aynı soğuk çizgide toplamıştı.
Selçuk bir şey söylemek üzere ağzını açtı.
O sırada telefon çaldı.
Eski tip dâhili telefonun sesi odayı bıçak gibi yardı. Keskin, tiz ve sabırsız bir sesti bu. Revirin ağır, paslı sessizliğine hiç uymuyordu. Serdar istemsizce başını kaldırdı. Selçuk da irkildi; ama onun irkilmesi bir askerin değil, hâlâ aktif görevde olan bir hekimin refleksiydi. Bir saniye içinde yüzündeki ifade değişti. Az önceki yorgun tanığın yerini, acil bir duruma çağrılmış baştabip aldı.
Ahizeyi kaldırdı.
“Selçuk.”
Karşı taraftan gelen sesi Serdar duymadı; yalnızca kısa, kesik ve telaşlı bir uğultu seçti. Selçuk’un kaşları çatıldı. Oturduğu yerde doğruldu.
“Ne zaman başladı?”
Kısa bir sessizlik.
“Bilinç açık mı?”
Bir cevap daha.
“Tamam. Dokunmayın, ben geliyorum. Oksijen hazırlayın. Damar yolunu açtırın.”
Ahizeyi yerine koyarken sandalye çoktan geriye itilmişti. Selçuk ayağa kalktı. Masanın üzerinde duran dosyalara kısa bir bakış attı. Bu bakışta tereddüt vardı; Serdar’ı burada, açık dosyalarla ve Aylin’in kolyesiyle baş başa bırakmanın ne anlama geldiğini biliyordu. Ama aşağı katta onu bekleyen canlı bir hasta vardı. Ölülerin hakikatiyle yaşayanların aciliyeti arasında, bir hekim için seçim belliydi.
“Kusura bakma,” dedi hızlıca. “Alt katta müşahedede bir durum var. Hemen dönerim.”
Serdar başını salladı.
Sesinin çıkıp çıkmayacağından emin değildi. Bu yüzden konuşmadı.
Selçuk kapıya yöneldi. Çıkmadan önce bir an durdu, sanki bir şey söyleyecek gibi oldu. Sonra vazgeçti. Kapıyı açtı ve koridora çıktı. Ahşap kapı arkasından kapanınca odada kalan sessizlik, telefonun açtığı yarığı kısa sürede yeniden doldurdu.
Ama bu kez sessizlik eskisi gibi değildi.
Artık odada iki kişi yoktu.
Serdar, Aylin’in kolyesiyle baş başaydı.
Koridorda Selçuk’un aceleci adımları uzaklaştı. Bir başka kapı açıldı. Birinin telaşlı sesi duyuldu, sonra kapı kapanınca bütün sesler boğuldu. Revirin alt katındaki küçük kriz, bu odadan çok uzakta değil, birkaç duvar ötede yaşanıyordu. Ama Serdar için uzaklık anlamını yitirmişti. Bütün dünya, masanın üzerindeki şeffaf torbanın çevresine daralmıştı.
Dokunma.
Bu emir zihninde açık ve net belirdi.
Soruşturma evrakına dokunma.
Delil torbasını açma.
Şahsi eşyayı yerinden oynatma.
Serdar bu kuralları bilirdi. Hem de herhangi bir sivilden, herhangi bir emekli askerden daha iyi bilirdi. Evrakın, delilin, zincirin, tutanağın, teslim kaydının ne olduğunu bilirdi. Bir nesnenin bulunduğu yerden alınmasının, kayıtlardaki anlamını değiştirebileceğini bilirdi. Delil torbasının mühür bandına izinsiz dokunmanın neye karşılık geldiğini bilirdi.
Ama karşısındaki şey artık delil gibi görünmüyordu.
Delil, bir olayın maddi iziydi.
Bu ise Aylin’in kendisine kalan son yakınlığıydı.
Serdar bunu düşünür düşünmez kendine öfkelendi. Nesnelere böyle anlam yüklemek zayıflıktı. Bir kolye bir insan değildi. Bir zincir, bir motif, biraz kararmış gümüş… Bunlar Aylin’in sesi değildi. Elleri değildi. Revir bahçesindeki suskunluğu değildi. Kayıp gecesinde geri dönmeyen adımları değildi.
Ama insan aklı böyle çalışmazdı.
Bazı nesneler, kaybedilen kişinin yokluğunu taşımaya başlardı. Bir düğme, bir mendil, bir kalem, bir saç tokası, bir fotoğraf, bir kolye… Nesnenin kendi değeri önemsizleşir; ona değmiş hayatın izini taşırdı. Serdar’ın karşısında duran gümüş parça, devlet arşivinin bir eki değildi artık. Aylin’in boynuna değmişti. Onun nabzına yakın durmuştu. Parmaklarıyla düzelttiği, annesinden kalan, hayat ağacı dediği şeydi.
Ve yıllardır plastik bir torbanın içinde, “KAYIP / FİRAR” ibaresinin altında bekliyordu.
Serdar’ın boğazı kurudu.
Torbanın üzerindeki etikete baktı. Şahsi eşya. Dosya numarası. Tarih. Soğuk, küçük, doğruymuş gibi görünen ama hiçbir şeyi anlatmayan bilgiler. Aylin’in hayatı, ölümden bile emin olunamayan bir yoklukla, bir plastik torbaya iliştirilmişti.
Dokunma.
Emir yeniden geldi.
Bu kez daha zayıftı.
Serdar elini geri çekmeye çalıştı. Başaramadı. Parmakları torbanın kenarındaki mühür bandına gitti. Bir an durdu. Bu duraklama uzun değildi ama içinde yıllar vardı. Üniformayla geçirilmiş yıllar. Kurallara, kayıt zincirine, usule, disipline inanmış yıllar. Bir de aynı disiplinin Yılmaz ve Aylin’in adını “firar” kelimesinin yanına koymasına duyduğu öfke.
Bandı yavaşça kaldırdı.
İnce plastik küçük bir çıtırtıyla açıldı.
Ses odada gereğinden fazla büyüdü. Serdar hemen koridora kulak verdi. Uzakta ayak sesleri vardı ama yaklaşmıyordu. Alt kattan kısık bir konuşma geldi, sonra yine boğuldu. Baştabiplik odası, sanki yaptığı şeyi saklamak için nefesini tutmuştu.
Serdar torbayı açtı.
Parmaklarını içine soktu ve kolyeyi çıkardı.
Gümüş ilk temas ettiğinde ölü gibi soğuktu.
Bu soğukluk sıradan bir metal soğukluğu değildi. Uzun süre karanlıkta kalmış, insan teninden uzak düşmüş, kimsenin hatırlamasına izin verilmemiş bir nesnenin kimsesizliğini taşıyordu sanki. Zincir parmaklarının arasından kaydı. Hayat ağacı motifi avucunun içine düştü. Küçük, hafif, neredeyse kırılgan bir parçaydı.
Serdar onu avucunda kapattı.
Avucu titriyordu.
Bunu durdurmak istedi. Parmaklarını daha sıkı kapattı. Göğsünden yukarı çıkan sert bir nefesi bastırdı. Ateş altında, patlama sesleri arasında, yaralı taşırken, cenaze teslim ederken elleri böyle titrememişti. Şimdi bir kolye yüzünden titriyordu.
Hayır, dedi içinden.
Bir kolye yüzünden değil.
Aylin yüzünden.
Bu kabul gelir gelmez, metalin soğukluğu değişti.
Önce Serdar bunun kendi avuç sıcaklığı olduğunu düşündü. Gümüş tenle temas etmiş, doğal olarak ısınıyordu. Mantıklı açıklama buydu. Basit, fiziksel, güvenli. Ama birkaç saniye sonra bunun böyle olmadığını anladı. Isı dışarıdan içeriye değil, içeriden dışarıya doğru yayılıyordu sanki. Kolyenin küçük motifi avucunun içinde kendi başına hafifçe nabızlanıyor gibiydi.
Serdar elini açmadı.
Aksine daha dikkatli dinledi.
Evet.
Bir sıcaklık vardı.
Canlı gibi değil. Tam olarak öyle değil. Daha çok çok derinden gelen bir hatırlama gibi. Soğuk bir odada, kapalı bir pencerenin ardından ansızın eski bir yaz kokusunun gelmesi gibi. Mantığın hemen reddetmek isteyeceği ama bedenin çoktan kaydettiği bir şey.
Serdar’ın avucundan bileğine doğru ince bir ürperti yayıldı.
Sonra bir ses duyduğunu sandı.
Ses değildi belki. Bir titreşim. Bir cümlenin en uzaktan gelen gölgesi.
Bazı yaralar…
Serdar gözlerini kapatmadı. Bunu yaparsa görüntülerin üstüne geleceğini biliyordu. Aylin’in yüzü, bahçe, çay bardağı, çukur, fener ışığı, Yılmaz’ın gölgesi… Hepsi tek bir hat üzerinde birleşecekti.
Avucundaki kolye biraz daha ısındı.
Serdar ilk kez korktu.
Bu korku, bir tehlikeye verilen askerî tepki değildi. Silahlı bir tehdidin, karanlık bir arazinin, bilinmeyen bir sesin yarattığı ölçülebilir korkuya benzemiyordu. Bu, zamanın kendi düzeninde küçük bir çatlak açıldığını hissetmenin korkusuydu. Sanki yirmi bir yıl boyunca kapalı duran bir şey, bu küçük metal parçasının içinde çok ince bir nefes almıştı.
Tam o sırada koridordan ayak sesleri geldi.
Bu kez yakındı.
Sert, hızlı, tanıdık.
Serdar’ın bütün bedeni aynı anda toparlandı. Düşünceye zaman kalmadı. Başını kapıya çevirdi. Ayak sesleri baştabiplik odasına doğru geliyordu. Ardından birinin alçak sesle Selçuk’a bir şey söylediğini duydu. Selçuk’un kısa cevabı geldi. Sonra kapıya yaklaşan adımlar.
Kolyeyi torbaya geri koy.
Serdar’ın eli masaya doğru gitti.
Torba açıktı. Mühür bandı kalkmıştı. Şeffaf plastik, dosyanın arka kapağına doğru kıvrılmış duruyordu. Kolyeyi içine koymak, bandı kapatmak, her şeyi eskisi gibi göstermek için birkaç saniyeye ihtiyacı vardı. O birkaç saniye yoktu.
Kapı kolu oynadı.
Serdar’ın zihni karar vermedi.
Bedeni verdi.
Avucunu kapattı. Elini deri ceketinin içine soktu. Sol göğsünün üzerindeki iç cebi buldu. Kolyeyi oraya bıraktı. Zincir kumaşa hafifçe sürtündü, küçük motif ceket astarının içinde kayıp durdu. Bu hareket o kadar hızlı, o kadar alışkanlıkla yapılmıştı ki, Serdar ancak tamamlandıktan sonra ne yaptığını anladı.
Kapı açıldı.
Selçuk içeri girdi.
Serdar ellerini masanın üzerine koymuştu. Omuzları dikti. Yüzü sakin, bakışı kontrollüydü. Yılların kurduğu o komutan maskesi, bir refleks gibi yüzüne oturmuştu. Dışarıdan bakıldığında yerinden kıpırdamamış gibi görünürdü.
Ama içindeki ses susmuyordu.
Ne yapıyorsun sen?
Bu soru, Selçuk’un telefonundan daha sert çaldı içinde.
Ne yapıyorsun?
Serdar kendi bedenine yabancılaştı bir an. Az önce yaptığı şeyi geriye doğru izledi. Torbayı açmıştı. Kolyeyi çıkarmıştı. Avucunda tutmuştu. Sonra cebine koymuştu. Bir soruşturma evrakındaki şahsi eşyayı izinsiz almıştı. Buna başka adlar bulmak mümkündü: koruma, refleks, emanet, çaresizlik. Ama eylemin çıplak adı değişmiyordu.
Çalmıştı.
Bu kelime midesini sertçe kavradı.

Serdar Yalın, kolay kolay sınır aşan bir adam değildi. Hayatı boyunca birçok gri bölgede bulunmuştu ama kendi iç yasasını kaybetmemeye çalışmıştı. Emirle vicdanın çakıştığı zamanlar olmuş, kurumla hakikatin birbirinden uzaklaştığı anlara tanık olmuştu. Yine de bir çizgisi vardı. Şimdi o çizginin üzerinde durmuyordu. Geçmişti.
Ama kolyeyi çıkaramadı.
Eli ceketinin fermuarına gitmedi. İç cebin kapağını açıp kolyeyi yeniden masaya koymadı. Çünkü o anda, bütün mesleki terbiyesine ve kendine duyduğu öfkeye rağmen, kolyenin oraya dönmesini istemediğini anladı.
Plastik torbaya değil.
Dosyanın arka kapağına değil.
“KAYIP / FİRAR” ibaresinin altına hiç değil.
Selçuk kapıyı kapattı. Yüzünde alt kattaki acil durumun bıraktığı mesleki yoğunluk vardı. Birkaç saniye nefesini düzenledi. Sonra masasına doğru yürüdü.
Serdar onun gözlerini izledi.
Selçuk önce Serdar’ın yüzüne bakmadı. Masaya baktı. Dosyalara. Açık Aylin dosyasına. Arka kapağın kenarına doğru kıvrılmış şeffaf delil torbasına.
Boş torbaya.
O an odadaki hava değişti.
Selçuk’un adımı yarım saniye yavaşladı. Bunu başka biri fark etmeyebilirdi. Serdar fark etti. Selçuk’un bakışı torbanın üzerinde kısa bir an kaldı. Çok kısa. Sonra dosya kapaklarına, ardından masadaki çay bardağına kaydı. Yüzünde şaşkınlık yoktu. Öfke de yoktu. Daha çok, beklediği bir şeyin gerçekleştiğini görmüş insanın ağır ve sessiz kabulü vardı.
Serdar konuşmalıydı.
“Selçuk…”
Kelime ağzından çıktı ama devamı gelmedi.
Ne diyecekti?
Yanlışlıkla oldu mu?
Bunu geri koyacaktım mı?
Bir an için kendimi kaybettim mi?
Bu cümlelerin hepsi doğruya yakın ama hakikatten uzak olurdu. Çünkü Serdar kolyeyi yalnızca yakalandığı için geri koymak istiyordu. İçindeki daha derin taraf ise onu çoktan sahiplenmişti.
Selçuk sandalyesine oturdu.
Yavaşça.
Sanki dosyaların, odanın ve karşısındaki adamın kırılgan dengesini bozmak istemiyordu. Ellerini masanın üzerine koydu. Boş delil torbasını gördüğünü belli etmeyecek kadar ustaca dosyanın kenarını düzeltti. Torbanın açık ağzını kapatmadı. Dokunmadı. Yalnızca Aylin’in fotoğrafının bulunduğu sayfayı biraz yukarı çekip düzledi.
Sonra, gözlerini evraktan ayırmadan konuştu.
“Alt kattaki er iyi,” dedi önce.
Serdar bu cümlenin yalnızca zaman kazanmak için söylendiğini anladı.
“Panik atak. İlk anda nöbet sanmışlar. Genç çocuk. Memleketten yeni gelmiş.”
Serdar başını hafifçe salladı.
“İyi.”
Selçuk parmaklarını masanın üzerinde birleştirdi. Sessizlik birkaç saniye uzadı. Sonra gözlerini hâlâ dosyadan kaldırmadan, çok alçak bir sesle asıl cümleyi kurdu:
“Bazı emanetler dosyada durmaz zaten.”
Serdar’ın göğsüne bir şey çarpmış gibi oldu.
Cümle ne suçlama ne izin ne de aklama içeriyordu. Bunların hepsinden daha ağırdı. Selçuk görmüştü. Anlamıştı. Ve resmî olarak görmemeyi seçmişti. O anda Selçuk albay, baştabip, kurum temsilcisi olmaktan çıkmış; 2005 gecesinin susmuş tanığı, eski dost, geç kalmış bir vicdan hâline gelmişti.
Serdar’ın dili damağına yapıştı.
“Ben…”
Selçuk bu kez başını kaldırdı.
Gözlerinde sertlik yoktu. Ama yumuşaklık da kolay bir bağışlama gibi değildi. Yorgun, bilen ve taşıdığı yükün birazını karşısındaki adama devretmeye razı olmuş bir bakıştı.
“Bir şey demedim,” dedi.
Serdar sustu.
“Duymadım. Görmedim.”
Bu cümleler normalde bir suçu örtmek için söylenirdi. Burada öyle durmadı. Burada, yıllardır yanlış tutulmuş bir kaydın karşısında, küçük bir insanî düzeltme gibi durdu. Yasa yine yasaydı. Evrak yine evraktı. Ama bazı hakikatler evrakın içinde çürümeye bırakıldığında, insanın vicdanı kendi kayıt sistemini kurardı.
Serdar başını eğdi.
Kolyenin sol göğsündeki ağırlığını hissetti. Küçücük bir gümüş parçaydı. Ağırlığı birkaç gram olmalıydı. Ama ceketinin iç cebinde değil, doğrudan kaburgalarının arasında duruyor gibiydi. Her nefeste oraya temas ediyor, her kalp atışında biraz daha içeri yerleşiyordu.
“Bunu yapmamam gerekirdi,” dedi.
Selçuk cevap vermeden önce uzun bir nefes aldı.
“Doğru.”
Serdar başını kaldırdı.
Selçuk devam etti:
“Ama bazı şeylerin ne olması gerektiğiyle ne olmak zorunda kaldığı aynı olmuyor.”
“Bu bir gerekçe değil.”
“Hayır,” dedi Selçuk. “Değil.”
Bu dürüstlük, Serdar’ın kendini savunacak yerini daralttı. Selçuk onu aklamıyordu. Yaptığını doğru ilan etmiyordu. Sadece olayın bürokratik bir hırsızlık cümlesine sığmayacak kadar yaralı olduğunu biliyordu.
Serdar’ın eli istemsizce göğsüne yaklaştı ama cebine dokunmadan durdu. Kolyenin orada olduğunu açık etmek istemedi. Zaten artık açık etmeye gerek yoktu.
Selçuk masadaki dosyaları kapatmadı. Aylin’in dosyası hâlâ açıktı. Fotoğraf, notlar, son tutanak ve boş delil torbası odanın içinde birbiriyle konuşuyor gibiydi.
“Onu neden sakladın?” diye sordu Serdar.
Selçuk sorunun kolyeye mi, dosyaya mı, yoksa yirmi bir yıla mı ait olduğunu hemen anlamadı. Belki de hepsine aitti.
“Çünkü kaybolmasından korktum,” dedi sonunda.
Serdar acı bir bakışla ona döndü.
“Zaten kaybolmuştu.”
“Hayır,” dedi Selçuk. “Aylin kaybolmuştu. Ama ona ait son şeylerin de kaybolmasına izin vermek istemedim.”
Serdar cevap vermedi.
Selçuk’un sesi daha kısık çıktı.
“İlk yıllar aileye teslim edilmesi gerektiğini düşündüm. Sonra dosya açık kaldı, kapandı, tekrar istendi, üst yazı geldi, gitti… Her şey o kadar kirli bir hâl aldı ki, neye dokunsak yanlış olacak gibi geldi. Kolyeyi de şahsi eşya listesine koydular. O kadar. Bir satır. Ben de…”
Cümleyi bitirmedi.
“Sen de tuttun,” dedi Serdar.
“Evet.”
“Benden sakladın.”
Selçuk bu suçlamayı kabul etti.
“Evet.”
“Neden?”
“Çünkü sen gelmedin.”
Cümle sert değildi ama Serdar’ın içinden geçti. Selçuk onu suçlamak için söylememişti. Bu yüzden daha çok acıttı. Gerçekler bağırmadan söylendiğinde bazen daha derin keserdi.
Serdar gözlerini dosyaya indirdi.
Gelmemişti.
Yıllarca gelmemişti. Kendine gerekçeler bulmuştu. Yetkisi yoktu. Zamanı değildi. Dosya kapalıydı. Hayat devam ediyordu. Ama bütün bu gerekçelerin altında daha basit bir hakikat vardı: Aylin’in dosyasına bakmaktan korkmuştu.
Şimdi kolye ceketinin içindeydi.
Korkunun nesnesi artık yanında taşınan bir emanet olmuştu.
Dışarıda rüzgâr yeniden güçlendi. Pencere camı hafifçe titreşti. Yağmur damlaları bu kez açıkça duyuldu; önce seyrek, sonra daha düzenli bir ritimle cama vurmaya başladı. Revirin eski binası, yağmurun ilk sesini içine çekiyor gibiydi.

Selçuk masadaki açık torbaya kısa bir bakış attı.
“Torba burada kalacak,” dedi.
Serdar ona baktı.
“Ne diyeceksin?”
“Hiçbir şey.”
“Eksik fark edilirse?”
Selçuk yorgun bir gülümsemeyle başını salladı.
“Yirmi bir yıldır kimse o torbanın içinde ne olduğunu sormadı Serdar. Şimdi de sormazlar.”
Bu cümlede devletin unutkanlığına dair acı bir gerçek vardı. İnsan hayatını mahveden dosyalar, bazen en önemli nesnelerini bile kimsenin dönüp bakmadığı raflarda bekletirdi. Hakikat yalnızca saklandığı için değil, kimse aramadığı için de kaybolurdu.
Serdar’ın içindeki öfke yeniden kıpırdadı. Ama bu kez bağırmak istemedi. Öfke, yorgun bir karara dönüşüyordu.
“Ben soracağım,” dedi.
Selçuk’un bakışı keskinleşti.
“Neyi?”
“Hepsini.”
Selçuk onun yüzüne baktı. Bu cümle, bir merakın değil, eski bir görevin yeniden kurulmasının işaretiydi. Serdar artık yalnızca dosyalara bakan emekli bir asker gibi konuşmuyordu. İçinde başka bir şey ayağa kalkmıştı.
“Dikkatli ol,” dedi Selçuk.
Serdar’ın dudaklarında acı bir çizgi belirdi.
“Bunu bana kaç yıldır söylüyorsun?”
“Bu kez başka.”
“Ne başka?”
Selçuk cevap vermedi. Belki bilmiyordu. Belki biliyor ama söyleyemiyordu. Belki de bazı şeyler, ancak insan kendisi yaklaşınca anlaşılırdı.
Serdar ayağa kalkmadı. Dosyaları kapatmadı. Yalnızca sol göğsündeki ağırlığı hissetti. Kolyenin metali kumaşın arkasında yeniden ısınır gibi oldu. Bu kez avucunda değildi; yine de sıcaklığı göğsüne ince bir çizgi hâlinde yayılıyordu.
Serdar bu hissi Selçuk’a söylemedi.
Henüz değil.
Çünkü söylerse, dosyaların konusu değişecekti. Şahsi eşya, anıya; anı, belirtiye; belirti, açıklanamaz bir şeye dönüşecekti. Serdar henüz o kapıyı açmaya hazır değildi. Ya da hazır olmadığını sanıyordu.
Selçuk dosyaların yanındaki çay bardağını aldı. Çay soğumuştu. Yine de küçük bir yudum içti ve yüzünü buruşturdu.
“Berbat olmuş,” dedi.
Serdar ilk kez çok küçük bir nefes verdi. Gülmek değildi. Ama odanın havasında insanî bir çatlak açtı.
“Eskiden de iyi demlemezdin,” dedi.
Selçuk’un gözlerinde kısa bir parıltı belirdi. Sonra hemen söndü.
“İyi çayı Aylin demlerdi.”
Cümle, ikisinin arasında bir süre asılı kaldı. Bu kez kaçmadılar. İkisi de Aylin’in adının odadaki ağırlığını taşıdı.
Serdar’ın eli göğsüne gitmedi ama içindeki kolye orada, bütün ağırlığıyla duruyordu.
“Evet,” dedi kısaca.
Yağmur sıklaştı.
Revirin çatısına vuran damlalar düzenli bir uğultuya dönüştü. Dışarıdaki dünya, suyun ve karanlığın arkasında silinmeye başladı. İçeride ise masa, dosyalar, boş delil torbası ve Serdar’ın ceketinin içinde saklı küçük gümüş parça vardı.
Kolyeyi geri koyması hâlâ mümkündü.
Bunu biliyordu.
Elini cebine atabilir, zinciri çıkarabilir, torbanın içine bırakabilir, Selçuk’un sessiz tanıklığında yaptığı hatayı hiç değilse maddi olarak düzeltebilirdi. Fakat bunu düşünür düşünmez göğsünde keskin bir direnç yükseldi.
Hayır.
Bu kelime, beklediğinden daha netti.
Kolyeyi geri koymayacaktı.
Bunun doğru olduğunu bilmiyordu. Hatta doğru olmadığını biliyordu. Ama bazı kararlar doğrulukla değil, artık geri dönememekle ilgiliydi. Kolyeyi aldığı anda Serdar, Aylin’in yokluğunu dosyadan çıkarıp kendi bedenine taşımıştı. Bu, onu aklamıyordu. Ama onu değiştiriyordu.
Selçuk bunu anlamış gibiydi.
“Bundan sonra ne yapacaksın?” diye sordu.
Serdar Aylin’in açık dosyasına, sonra Yılmaz’ın kapalı dosyasına baktı.
“Okumaya devam edeceğim.”
“Sonra?”
Serdar’ın bakışı pencereye kaydı. Yağmur camı bulanıklaştırmıştı. Revirin önündeki beton alan artık net görünmüyordu. Sadece ışıkların altında koyu, ıslak ve bekleyen bir boşluk vardı.
“Sonra oraya bakacağım.”
Selçuk onun nereyi kastettiğini sormadı.
Buna gerek yoktu.
Serdar yeniden oturduğu yerde dikleşti. O an küçük gümüş parça ceketinin içinde hafifçe kaydı ve tam kalbinin üzerine yerleşti. Metalin ucu kumaşın ardından göğsüne değdi.
Aylin’in yokluğu artık soyut bir hatıra değildi.
Bir evrak sayfasında, bir tutanak cümlesinde, bir kayıp kaydında da değildi.
Serdar onu taşıyordu.
Küçük gümüş parça, ceketinin içinde değil, sanki kaburgalarının arasında saklanmıştı.