Yükleniyor...
Bölüm 4 - Mühürlü Oda ve İhanetin Kokusu Kapak Görseli
Rüzgarın Hafızası II
Bölüm 4 - Mühürlü Oda ve İhanetin Kokusu

İhanetin Yüzü

14. Sahne 18 dk okuma 15 okunma
27. Bölüm 4 - 14. Sahne Zayıf Taş
27. Bölüm 4 - 14. Sahne Zayıf Taş
28. Bölüm 4 - 14. Sahne Nabız ve Dil
28. Bölüm 4 - 14. Sahne Nabız ve Dil

Morkos’un adamları sokaktan çekildiğinde, şifa evinin önünde sevinç değil, zehirli bir sessizlik kaldı.

Kalkan sesleri dar taş sokaklarda ağır ağır uzaklaştı. Mızrak uçlarının mermer zemine değen kısa tıkırtıları, bir süre daha şifa evinin duvarlarında yankılandı. Mühür görevlisinin söndürdüğü balmumu kabından ince bir yanık kokusu yükseliyor, kapının önündeki taş eşiğe siniyordu. Kapıya mühür vurulmamıştı; ama mühür vurulmamış kapı bile o kokuyu alınca bir an için kapalıymış gibi dururdu.

Halk hemen dağılmadı.

Kimse kalabalık gibi görünmek istemiyordu. Ama kimse de ilk uzaklaşan olmak istemiyordu. Kapı aralıklarından bakan yüzler, yarım çekilmiş perdelerin gerisindeki gözler, su testisini göğsüne bastırmış kadınlar, fırın çırağı, zeytin işçileri, yaşlı adamlar… Hepsi Leya’nın kapısında bir şeyin bitmediğini anlamıştı. Morkos geri çekilmişti ama yenilmemişti. Sadece bir gün bırakmıştı. Bir gün, Tralleis gibi bir şehirde bazen ömür kadar uzun, bazen bir nefes kadar kısaydı.

Leya kapının eşiğinde hâlâ dik duruyordu.

Sanki bir adım geri çekilirse Morkos’un balmumu, yokluğunda gelip kapıya yapışacakmış gibi. Gözleri muhafızların gittiği yoldaydı. Avucunda hayat ağacı kolyesini tutuyordu. Bunu artık saklamaya çalışmıyordu. Gümüş, parmaklarının arasında soluk ve sıcak bir çekirdek gibi duruyor; şifa evinin taşına, içeride yatan hastaların nefesine ve az önce mühürden kurtulan kapıya sessizce bağlanıyordu.

Serdar, sokağın ortasında kalmadı.

Morkos’un ardından bakmadı. Zafer kazanmış adam gibi durmak tehlikeliydi. Halkın önünde fazla uzun görünmek de. Çatıda ortaya çıkarak zaten kendini göstermişti. Rasimon onu görmüştü. Morkos onu duymuştu. Şehir artık onun sesini tanıyordu. Bundan sonra görünür olmak silah olduğu kadar yük de olacaktı.

Kuşağındaki künye bedenine bastırdı.

Küçük, paslı, imkânsız metal.

SERDAR YALIN.

0 Rh+.

Kendi adı, kendi kanı, kendi henüz açıklanmamış kıyameti.

Ama şimdi onu düşünecek zaman değildi.

Çünkü Morkos giderken ardında daha yakıcı bir şey bırakmıştı.

Nikos.

Genç yardımcı şifa evinin içinde, kapının hemen gerisindeki gölgede duruyordu. İçeri alınmıştı ama içerideymiş gibi değildi. Eşiğe yakın durmuş, sanki her an yeniden dışarı çağrılacakmış gibi sırtını tam duvara verememişti. Sol eli göğsüne yakın, sargı bezinin içinde saklıydı. Omuzları içeri çökmüş, başı eğilmişti. Leya onu içeri aldırmıştı ama konuşmamıştı. Şimdi konuşmamak, konuşmaktan daha ağırdı.

Serdar onun yüzüne baktı.

Nikos gözlerini kaçırdı.

Bu tek başına suç değildi.

Korkmuş insanlar da göz kaçırırdı. Utananlar da. Aldatılanlar da. Suçlular da. İşin zorluğu buradaydı. İnsan yüzü, kanıt değil sadece ihtimal verirdi. Kanıt başka yerdeydi.

Sol elde.

Sargıda.

Mermer şemanın üzerindeki taze kanda.

Serdar şifa evinin içine girdiğinde, dışarıdaki halkın uğultusu kapının taş pervazında kesildi. İçeride hasta kokusu vardı: kaynamış su, kantaron yağı, sirke, ter, ateş, temizlenmiş yara, eski taş, bitki ve yorgun insan nefesi. Bu koku Serdar’a artık yalnız hastalık değil, direniş gibi geliyordu. Leya’nın evi gerçekten ev değildi; cepheydi. İçinde silah yoktu ama her bez, her kap, her ot, her kaynatılmış su çanağı Morkos’un mühür düzenine karşı tutulmuş küçük bir mevziydi.

Nikos o mevzinin içinde en zayıf taştı.

Ve zayıf taş duvarı yıkabilirdi.

Leya, Serdar’ın bakışını gördü.

“Şimdi değil,” dedi.

Sesi alçaktı ama kesindi.

Serdar ona döndü.

“Şimdi.”

“İçeride hastalar var.”

“Bu yüzden şimdi.”

Leya’nın gözleri sertleşti.

“Nikos’un eli kanıyor.”

“Evet.”

“Önce bakacağım.”

“Bakacağız.”

Bu tek kelime, aralarındaki havayı gerdi.

Leya bir adım yaklaştı.

“Burada sorgu yapılmaz.”

“Burada sızıntı varsa, burası zaten sorgu odasına çevrilmiş demektir.”

Leya’nın yüzü bir an öfkeyle karardı.

Serdar sesini düşürdü ama sertliğini azaltmadı.

“Morkos kapıya bir saat içinde nokta atışı geldi. Şifa evini mühürlü depo yapmaya hazır geldi. Nikos’u yanında getirdi. Elinde sargı var. Biz mermerde taze kan bulduk. Bu tesadüf değil.”

“Nikos çocuk.”

“Çocuk olması onu tehlikesiz yapmaz.”

“Bu cümleyi sevmedim.”

“Ben de sevmiyorum.”

Leya’nın cevabı gecikmedi:

“Sevmediğin cümleleri çok rahat kullanıyorsun.”

Serdar bir an sustu.

Bu doğruydu.

Ama savaşta doğru olan her şey güzel söylenmezdi.

“Bir sızıntı bütün ağı öldürür,” dedi. “Bunu bilmek zorundayız.”

Leya’nın eli göğsüne gitti. Kolyeyi tuttu.

“Ben insanları ağ diye görmem.”

“Ben de ölsünler diye görmüyorum.”

Bu cümle Leya’yı durdurdu.

Serdar devam etti:

“Bugün Morkos kapıya mühür vurmadı. Ama saymak istediği şey otlar değildi. Kim iyileşti, kim yardım aldı, hangi eve ne gitti, kim senin kapına geldi; bunları sayacaktı. Biri ona kapıyı gösterdi. Belki istemeden. Belki korkudan. Ama gösterdi.”

Leya’nın bakışı istemsizce Nikos’a kaydı.

Genç yardımcı bunu fark etti.

Daha da küçüldü.

Tarhun arka kapıdan içeri girdiğinde üzerinde taş tozu vardı. Sağ elinin kenarında yeni bir çizik açılmıştı. Arka geçidi yoklarken olmuş olmalıydı. Kanı önemsemedi. Gözleri hemen odadaki gerginliği aldı. Serdar. Leya. Nikos. Sargılı el. Sessizlik.

Tarhun’un yüzü ağırlaştı.

“Demek sıra buna geldi,” dedi.

Leya döndü.

“Sen de başlamayacaksın.”

Tarhun’un sesi kabaydı ama içinde kırık bir adalet duygusu vardı.

“Başlamadık. O başlamış.”

Nikos titredi.

Bu hareket, Leya’nın içgüdüsünü tetikledi. Hemen ona doğru döndü.

“Nikos, otur.”

Genç adam hareket etmedi.

Serdar onun yüzünü izledi.

Emir duyduğunda değil, şefkat duyduğunda daha çok korkuyordu.

Bu önemliydi.

Demek suçluluk, ceza korkusundan daha ağırdı.

Serdar bir adım attı.

Nikos geri çekildi.

Serdar durdu.

Bu da önemliydi. Eğer üzerine yürürse, çocuk ya kapanacak ya patlayacaktı. İkisinin de zamanı değildi.

“Nikos,” dedi.

Sesini bilerek düz tuttu.

Ne tehdit.

Ne şefkat.

Sadece ad.

Genç yardımcı başını kaldırmadı.

Serdar devam etti:

“Mermerdeki kan senin mi?”

Leya’nın yüzü Serdar’a döndü.

Bu kadar doğrudan sormasını beklememişti.

Tarhun’un eli kılıcına yakın durdu.

Nikos’un nefesi kesildi.

Cevap gelmedi.

Serdar ikinci kez sormadı. Sorguda aynı soruyu gereğinden erken tekrarlamak, kişiye yalanı toparlama zamanı verirdi. Sessizlik bazen en iyi baskıydı. Özellikle suçlu değil, korkmuş biriyle konuşurken. Korkmuş insan boşluğu doldurmak isterdi.

Nikos doldurmadı.

Sadece sargılı elini daha çok sakladı.

Serdar o ele baktı.

Sonra Leya’ya döndü.

“Bak.”

Leya’nın sesi sert çıktı.

“Ben zaten bakacaktım.”

“Şimdi.”

Leya, Nikos’a yaklaştı. Bu kez adımları yumuşaktı. Serdar’ınkinden farklı. Bir yaralıya yaklaşan şifacı adımı. Nikos geri çekilmeye çalıştı ama arkasında duvar vardı. Leya onun bileğini tutmadı. Avucunu açık tuttu.

“Elini ver.”

Nikos başını iki yana salladı.

“Leya…”

Sesi çocuk gibi çıktı.

Bu ses, odadaki herkesi farklı yerden vurdu.

Leya’nın yüzü yumuşadı.

Tarhun’un çenesi daha da sertleşti.

Serdar’ın içindeki soğuk hesap bir an çatladı ama dağılmadı.

Leya tekrar etti:

“Elini ver.”

Nikos bu kez itiraz etmedi.

Sol elini yavaşça uzattı. Sargı bezi kirlenmişti. Kenarında kurumuş kan vardı. Leya bezi açmaya başladı. Parmakları özenliydi ama yüzü gergindi. Bez her tur çözüldükçe odanın havası daha da ağırlaştı.

Kesik ortaya çıktığında kimse hemen konuşmadı.

Elin üstünde, başparmakla işaret parmağı arasına yakın, çapraz inen taze bir yaraydı. Derin değildi. Damar açmamıştı. Ama hızlı kanamış olmalıydı. Kenarları temiz değil, sürtünmeyle açılmıştı. Keskin bir bıçaktan çok mermer kenarına ya da sivri metal çıkıntıya çarpma iziydi.

Serdar’ın gözünde mermer şemanın kenarı canlandı.

Kan damlası.

Boş daire.

Alt hattı açığa çıkaran koyu damar.

Leya da aynı şeyi gördü.

Yüzündeki ifade değişti.

Kırgınlık önce geldi.

Öfke sonra.

En son, daha ağır bir şey: acı.

Tarhun bir adım attı.

“Sen miydin?”

Nikos cevap vermedi.

Tarhun’un sesi yükseldi:

“Sen miydin?”

Nikos dizlerinin bağı çözülmüş gibi yere çöktü.

Leya hemen eğildi ama Serdar elini kaldırdı.

“Bırak.”

Leya ona öfkeyle baktı.

Serdar’ın sesi daha alçaktı:

“Düşsün. Bu düşüş yaradan değil.”

Nikos dizlerinin üzerinde iki büklüm oldu. Sargılı eli göğsüne bastı. Hıçkırık gibi ama tam ağlama olmayan boğuk sesler çıkardı. Sonra kelimeler döküldü.

“Ben istemedim.”

Tarhun acı bir kahkaha gibi nefes verdi.

“Hiç kimse istemez zaten.”

Nikos başını salladı.

“Ben istemedim. Yemin ederim istemedim.”

Leya’nın sesi kısılmıştı.

“Nikos.”

Genç adam başını kaldırdı. Gözleri kızarmış, yüzü utanç ve korkuyla yıkanmıştı.

“Annem,” dedi.

Tek kelime.

Oda sessizleşti.

Nikos devam etti:

“Annemin ilacı onların deposundaydı. Aylardır. Borç yazdılar. Önce yağ borcu dediler. Sonra un. Sonra kardeşimin kışlık payı. Sonra annemin nefes karışımı. Ben öderim dedim. Şifa evinde çalışıyorum dedim. Morkos’un adamı güldü. ‘O zaman dinlersin,’ dedi.”

Leya’nın yüzündeki öfke yavaşça başka bir şeye dönüştü.

Dehşet.

Çünkü bu yalnız Nikos’un suçu değildi.

Bu, şifa eksikliğinin silaha çevrilmiş hâliydi.

Nikos sözlerini zor toparlıyordu.

“İlk başta sadece kim geldi diye sordular. Kim hasta, kim iyileşti. Hangi evde ateş var. Kim borçlu. Ben… ben bazen söyledim. Küçük şeyler sandım. Sonra liman gecesinden önce beni yakaladılar. Annemin karışımını kestiler. Kardeşimi preslerin yanına götürdüler. ‘Yabancının nerede olduğunu bilmek istiyoruz,’ dediler. Ben bilmiyorum dedim. Gerçekten bilmiyordum.”

Serdar sessizce dinledi.

Nikos’un nefesi hızlandı.

“Sonra demirci dükkânını sordular. Tarhun’un yanına kim gidiyor, Leya ne konuşuyor, yabancı ne zaman geliyor. Ben… ben sadece bir kere baktım. Sadece bakacaktım. Şemayı anlamadım. Yemin ederim anlamadım. Taşın altında çizgiler vardı. Kan… elimi kestim. Korktum. Kaçtım.”

Tarhun’un yüzü taş gibi oldu.

“Benim dükkânıma girdin.”

Nikos ona bakamadı.

“Kapı açıktı sanmıştım.”

“Yalan.”

Nikos ağlamaya başladı.

“Evet.”

Bu itiraf, Tarhun’u daha da öfkelendirdi.

“Benim kapımı açtın.”

“Bana nasıl yapılacağını gösterdiler.”

Serdar’ın bakışı keskinleşti.

“Kim?”

Nikos yutkundu.

“Rasimon’un adamlarından biri. Adını bilmiyorum. İnce demir verdi. Sürgünün nereden oynatılacağını söyledi. Ben yapamam dedim. ‘Annen bu gece nefes alır mı, onu da yapamazsın,’ dedi.”

Leya gözlerini kapattı.

Bu cümle ona bir bıçak gibi girdi.

Tarhun kılıcını yarım çekti.

“Yeter.”

Serdar hemen döndü.

“Kılıcı indir.”

Tarhun’un gözleri alevlendi.

“Bizi sattı.”

“Kılıcı indir.”

“Demirci dükkânına girdi. Şemayı gördü. Morkos’u kapıya getirdi.”

“Evet.”

“Ve sen onu koruyorsun.”

“Hayır.”

Serdar’ın sesi buz gibi oldu.

“Onu kullanacağız.”

Bu cümle odadaki havayı bir kez daha değiştirdi.

Leya başını kaldırdı.

“Neyi?”

Serdar Nikos’a baktı.

Genç adam dizlerinin üzerinde donmuştu. Affedilmeyi beklerken daha ağır bir şey duymuştu: görev.

Serdar konuştu:

“Onu dışarı atarsak Morkos yeni birini bulur. Onu öldürürsek Morkos korkudan daha iyi bir casus yaratır. Onu affedip hiçbir şey olmamış gibi davranırsak, aynı ip yarın yine boğazımıza takılır.”

Leya ayağa kalktı.

“Bir çocuğu yem yapmayacaksın.”

“Yem değil.”

“Ne peki?”

“Damar.”

Leya’nın yüzü karardı.

Serdar devam etti:

“İhanet bazen kesilip atılacak yara değildir. Doğru yerden bastırırsan düşmanın nabzını verir.”

Tarhun kılıcı hâlâ yarım çekili tutuyordu.

“Bu çocuk damarsa, kanı kirli.”

Leya öfkeyle ona döndü.

“Tarhun!”

Serdar araya girdi.

“Kan kirli değil. Yol kirli.”

Bu cümle, Nikos’un ağlamasını bir an kesti.

Serdar dizlerinin üzerine çömelerek onunla aynı seviyeye geldi. Bu hareket Leya’yı şaşırttı. Tarhun da sustu. Serdar’ın yüzü sertti ama tepeden bakmıyordu artık.

“Nikos,” dedi.

Genç adam zorla başını kaldırdı.

27. Bölüm 4 - 14. Sahne Zayıf Taş

“Bundan sonra Morkos’a bilgi vermeye devam edeceksin.”

Nikos’un yüzü bembeyaz oldu.

Leya sertçe konuştu:

“Hayır.”

Serdar elini kaldırdı ama gözlerini Nikos’tan ayırmadı.

“Dinle.”

Nikos neredeyse fısıldadı:

“Yapamam.”

“Yaptın zaten.”

Bu cümle acımasızdı.

Ama gerçekti.

Serdar devam etti:

“Şimdi fark şu: Bundan sonra duyduğun her şey, bizim onun duymasını istediğimiz şey olacak.”

Leya’nın sesi keskinleşti.

“Sen onu yeniden Morkos’un önüne göndereceksin.”

“Zaten Morkos’un önünde. Biz görmezden gelirsek, tek başına kalacak.”

“Onu koruyacağız.”

“Evet.”

“Bu mu korumak?”

“Onu yalnız suçlu yaparsan Morkos kazanır. Sadece mağdur yaparsan yine Morkos kazanır. Nikos’un hayatta kalması için ona doğru bir rol vermek zorundayız.”

Leya’nın gözleri dolmadı ama sesi değişti.

“Rol değil. İnsan.”

“İnsan olduğu için rolü dikkatli vereceğiz.”

Bu kez Leya hemen cevap vermedi.

Serdar’ın sesi yumuşamadı ama açıklığa kavuştu.

“Nikos Morkos’a yarın şifa evinde korku olduğunu söyleyecek. Leya’nın depodaki bazı otları gizlemeye çalıştığını söyleyecek. Tarhun’un arka geçitte uğraştığını ama başaramadığını söyleyecek.”

Tarhun kaşlarını çattı.

“Bu ne işe yarar?”

“Morkos’u yanlış kapıya baktırır.”

“Rasimon?”

Serdar’ın cevabı daha dikkatliydi.

“Rasimon daha zor inanır. O yüzden yalan basit olmayacak. Gerçek parçaları olacak.”

Leya gerildi.

“Hangi gerçekler?”

“Şifa evi baskı altında. Arka geçit var. Tarhun orayı yokladı. Nikos korkuyor. Bunlar gerçek. Ama mühürlü oda, künye, kolye, alt hat yok.”

Künye kelimesini kullanmadı.

Ama kuşağındaki kesenin ağırlığı cümlenin içinde durdu.

Leya bunu hissetti.

Tarhun da.

Nikos başını sallıyordu.

“Yapamam. Onlar anlar.”

Serdar ona baktı.

“Anlamazlar mı, anlamalarını mı istersin?”

Nikos dondu.

Bu soru, suçtan çok korkuyu hedef almıştı.

Serdar daha alçak konuştu:

“Morkos’un adamları sana ne söyledi?”

“Annem…”

“Evet. Annen. Kardeşin. Borç. İlaç. Bunları biliyoruz. Şimdi onları geri almanın tek yolu, onların seni hâlâ korkudan hareket ediyor sanması.”

Leya bir adım yaklaştı.

“Annesi nerede?”

Nikos fısıldadı:

“Zeytin preslerinin altındaki eski işçi evlerinde. Kardeşim de orada.”

Tarhun’un yüzü değişti.

“Presler Morkos’un ikinci hattı.”

Serdar başını salladı.

“Biliyorum.”

“Oraya girmek kolay değil.”

“Kolay olsaydı rehin tutmazlardı.”

Leya sertçe konuştu:

“Önce onları çıkaracağız.”

Serdar ona baktı.

“Evet. Ama Nikos’un ipini hemen koparırsak, Morkos rehinelerin değerini kaybettiğini anlar. O zaman ya yerlerini değiştirir ya öldürür.”

Leya’nın yüzü bembeyaz oldu.

Serdar bu cümleyi söylemek istememişti.

Ama söylemesi gerekiyordu.

Nikos hıçkırdı.

“Hayır.”

Serdar ona döndü.

“Bu yüzden panik yok. Bundan sonra her adım planla.”

Tarhun kılıcını sonunda kınına itti.

Ses ağırdı.

“Ben preslere girerim.”

“Henüz değil,” dedi Serdar.

Tarhun gözlerini devirdi.

“Bu kelimeyi artık duymak istemiyorum.”

“Duyacaksın.”

“Komutanım gibi konuşuyorsun.”

Kelime çıktıktan sonra oda dondu.

Tarhun da dondu.

Bu kez herkes duydu.

Leya’nın bakışı Tarhun’a, sonra Serdar’a döndü.

Nikos bile ağlamayı kesti.

Tarhun yüzünü sertleştirdi.

“Söz ağızdan kaçtı.”

Serdar sakin kaldı.

“Bazen ağızdan değil, bedenden çıkar.”

Tarhun cevap vermedi.

Ama gözleri bir an uzaklaştı.

Belki yağmur.

Belki çukur.

Belki halat.

Belki hiçbir şey.

Serdar bunu zorlamadı.

Konuyu göreve döndürdü.

“Nikos.”

Genç adam yeniden ona baktı.

“Bugün Morkos’a gitmeyeceksin. Onun adamı seni bulacak. Bulduğunda korkmuş olacaksın. Bunu oynamana gerek yok. Zaten korkuyorsun.”

Nikos acıyla başını eğdi.

“Ne söyleyeceğim?”

“Şifa evinde Leya’nın sana kızdığını. Beni görmediğini. Tarhun’un arka duvardaki geçitle uğraştığını ama Serdar’ın kaçtığını bilmediğini.”

Leya kaşlarını çattı.

“Serdar kaçtı?”

“Evet.”

“Bu seni zayıf gösterir.”

“İyi.”

Tarhun anlamadı.

Serdar açıkladı:

“Morkos beni meydanda gördü. Rasimon beni tünelde gördü. Eğer Nikos ‘Serdar hâlâ şifa evinde’ derse yalan kokar. ‘Kaçtı, ama Leya ona kızgın’ derse, Morkos aramıza çatlak girdiğini düşünür.”

Leya’nın yüzü sertleşti.

“Bunu sevmiyorum.”

“Ben de.”

“Yine de yapacaksın.”

“Evet.”

“Beni ona kızgın göstereceksin.”

Serdar’ın cevabı sessizdi:

“Zaten kızgınsın.”

Leya sustu.

Bu doğruydu.

Ama Serdar’a değil sadece. Nikos’a. Morkos’a. Kendisine. Şifa eksikliğinin bir çocuğu ihanete sürüklemesine. Kendi evinin kapısında hastalarını savunmak zorunda kalmasına. Aylin’in kolyesinin avucunda hâlâ sıcak durmasına. Bütün bunlara kızgındı.

Serdar devam etti:

“Gerçeğin üstüne yalan koyacağız. Yalan tek başına durmaz. Gerçeğe yaslanırsa yürür.”

Tarhun düşük sesle konuştu:

“Bu işi fazla iyi biliyorsun.”

Serdar ona baktı.

“Keşke bilmeseydim.”

Oda sessizleşti.

Dışarıdan halkın dağılma sesleri geliyordu. Kapı aralıkları kapanıyor, sokak normalmiş gibi davranmaya çalışıyordu. Şifa evinin içinde ise normal diye bir şey kalmamıştı. Hasta çocuğun nefesi bir köşede hırıltılı ama düzenliydi. Yaralı işçi uykuda inledi. Bir yaşlı kadın su kabını yere bıraktı. Hayat, bütün bu ihanet ve strateji konuşmasının ortasında devam ediyordu.

Leya bunu duydu.

O seslere döndü.

Sonra Nikos’a baktı.

“Annenin adı ne?”

Nikos şaşırdı.

“Deme.”

Serdar onu durdurdu.

Leya öfkeyle döndü.

“Ne?”

Serdar’ın sesi netti.

“Burada herkes iyi niyetli değilse, daha fazla isim vermiyoruz.”

Leya’nın gözleri acıyla daraldı.

Ama haklı olduğunu anladı.

Nikos da.

Genç adam başını eğdi.

“Tamam.”

Leya onun elini tekrar sardı. Bu kez çok daha sessizdi. Sargıyı sıkı ama can yakmayacak şekilde bağladı. Sonra Nikos’un yüzüne baktı.

“Ben seni affetmedim,” dedi.

Nikos’un yüzü çöktü.

Leya devam etti:

“Ama seni Morkos’a da bırakmadım.”

Bu cümle, Nikos için affedilmekten daha ağırdı.

Çünkü affedilmek insanı rahatlatırdı.

Bırakılmamak ise sorumluluk verirdi.

Nikos başını eğdi.

“Ne yaparsanız yapın,” dedi. “Annemle kardeşimi kurtarın. Ben… ne isterseniz yaparım.”

Serdar hemen cevap verdi:

“Ne istersek değil. Ne gerekiyorsa.”

Bu ayrım önemliydi.

Nikos başını salladı.

Tarhun kapıya yöneldi.

“Ben preslerin yolunu kontrol ederim.”

Serdar onu durdurdu.

“Tek gitmeyeceksin.”

“Yine mi?”

“Evet.”

“Ben çocuk değilim.”

“Ben de seni çocuk gibi korumuyorum. Rasimon seni okudu. Demirci. Kapı açan el. Benim emrime uyan adam. Seni izlerse, preslere gittiğini anlar.”

Tarhun’un yüzü karardı.

“Ne yapacağız?”

“Önce yanlış haber gidecek. Sonra Rasimon’un nasıl hareket ettiğini göreceğiz. Pres hattına ondan sonra girilecek.”

Leya yavaşça sordu:

“Bu gece mi?”

Serdar cevap vermeden önce dışarıdaki ışığa baktı. Güneş yükselmişti. Bir günleri vardı. Belki daha az. Şifa evi kapısı bugün mühürlenmemişti ama bu geçici bir boşluktu. Morkos’un rehin tuttuğu anne ve kardeş, Nikos’un boynundaki ipti. O ip kopmadan, her bilgi sızma ihtimali olarak kalacaktı.

“Bu gece,” dedi.

Leya’nın yüzü sertleşti.

“Yine gece.”

“Gündüz Morkos’un.”

Tarhun tamamladı:

“Gece bizim.”

Bu cümleyi söylediğinde, kendi sesinden de irkildi.

Serdar ona baktı.

Yılmaz’ın gölgesi bir an Tarhun’un yüzünden geçti.

Sonra kayboldu.

Leya kolyeyi göğsüne yakın tuttu.

“Nikos nerede kalacak?”

Serdar cevap verdi:

“Burada. Görünür yerde. Kaçıyormuş gibi davranmayacak. Ama yalnız da bırakılmayacak.”

Nikos başını kaldırdı.

“Bana güvenmiyorsunuz.”

Tarhun hemen cevap verdi:

“Hayır.”

Leya ona sertçe baktı.

Serdar daha ölçülü konuştu:

“Güven, şimdi yeniden kurulacak. Sözle değil. Görevle.”

Nikos bunu kabul etti.

Zaten başka seçeneği yoktu.

Ama Serdar onun yüzünde yalnız çaresizlik görmedi. Çok küçük bir şey daha vardı. Belki ilk kez Morkos’un ipinin öbür ucunda başka bir el olduğunu hissetmişti. O el sertti. Bağışlayıcı değildi. Ama Morkos’un eli gibi boğmuyordu.

Serdar ayağa kalktı.

Kuşağındaki künye yine bedenine değdi.

Kendi sırrı içeride kalmıştı.

Nikos’un sırrı açılmıştı.

İki sır da patlamamıştı.

Şimdilik.

Leya onun yanına geldi.

Alçak sesle konuştu:

“Onu kullanacağız dedin.”

“Evet.”

28. Bölüm 4 - 14. Sahne Nabız ve Dil

“Bu kelimeyi bir daha onun yanında böyle söyleme.”

Serdar ona baktı.

Leya’nın gözleri sertti.

“Çünkü Morkos da onu kullandı. Aradaki farkı sadece niyetle koruyamazsın. Dilinle de koruyacaksın.”

Serdar bu uyarıyı aldı.

İtiraz etmedi.

“Tamam.”

Leya bir an şaşırdı.

Sonra başını hafifçe eğdi.

“Bu çocuk bizi sattı.”

“Evet.”

“Ama o da satılmış.”

“Evet.”

“İkisi aynı şey değil.”

“Biliyorum.”

Leya’nın sesi çok alçak çıktı:

“Umarım gerçekten biliyorsundur.”

Serdar cevap vermedi.

Çünkü bu cümle, yalnız Nikos için değildi.

Künye için de geçerliydi.

Tarhun için.

Leya’nın kolyesi için.

Serdar’ın kendi geçmişi için.

İnsan bazen ihaneti dışarıda arar, oysa ihanet çoğu zaman zorlanmış bir yerden sızardı. Kapıyı kıran düşman değil, kapı aralığına sıkışmış korku olurdu. Nikos o korkuydu. Kesilip atılırsa Morkos bir başka korku bulurdu. Bastırılırsa kan durabilirdi. Doğru yerden tutulursa, düşmanın nabzını verebilirdi.

Serdar şifa evinin kapısına yürüdü.

Dışarı baktı.

Sokak boşalmıştı.

Ama tamamen değil.

Uzakta, bir köşe gölgesinde Rasimon’un durduğu yer artık boştu. Bu da onun hâlâ yakın olduğu anlamına geliyordu. İyi avcılar boşluğu da iz bırakmak için kullanırdı.

Serdar içeri döndü.

“İlk haber bugün gidecek,” dedi.

Nikos titredi.

Leya’nın yüzü sertleşti.

Tarhun elini kılıcının kabzasına değil, kemerindeki küçük alete götürdü. Bu iyiye işaretti. Kılıçtan çok kilit düşünmeye başlamıştı.

Serdar devam etti:

“Nikos korkacak. Leya ona kızmış olacak. Ben kaçmış olacağım. Tarhun arka geçidi açamamış olacak. Morkos, şifa evinin içeriden çatladığını düşünecek.”

Leya sordu:

“Ya Rasimon?”

Serdar’ın cevabı ağırdı.

“Rasimon yalanın doğru yerinden kırılıp kırılmadığına bakacak.”

“Ve?”

“Biz de onun nereye baktığına bakacağız.”

Şifa evinin içinde kimse konuşmadı.

Hasta çocuk uykusunda bir kez derin nefes aldı.

Bu küçük nefes, odadaki bütün strateji cümlelerinden daha gerçekti.

Serdar o nefesi duydu ve kararının nedenini yeniden hatırladı.

Morkos’un ipini tersinden tutacaklardı.

Nikos’u yakmak için değil.

O çocuğun annesini, kardeşini ve bu evdeki bütün nefesleri kurtarmak için.

İhanetin yüzü ortaya çıkmıştı.

Ama yüz, bir düşmanın yüzü değildi.

Korkmuş bir çocuğun yüzüydü.

Ve savaşın en kirli tarafı buydu: Bazen düşmanın açtığı yara, senin korumak zorunda olduğun bedende kanardı.