Muhafızların ayak sesleri dar sokağın içinde uzaklaştıktan sonra, dükkâna hemen sessizlik gelmedi.
Önce metal sesleri çekildi. Kınların birbirine değen sert tınısı, meşale demirlerinin ince çınlaması, taş zeminde düzenli ilerleyen çizmelerin tok vuruşu kapı arkasından uzaklaştı. Sonra sokak kendi gece seslerine döndü. Uzak bir köpek havladı. Bir pencere kapanır gibi oldu. Birinin bastırılmış fısıltısı duvarlara çarpıp söndü. En sonunda Tarhun’un demirci dükkânı, patlamadan ve baskından arta kalan kendi ağır nefesiyle baş başa kaldı.
İçeride hâlâ duman vardı.
Kömür, yanmış yağ, sıcak demir ve barutun keskin tadı birbirine karışmıştı. Serdar burnundan değil, ağzından nefes almaya çalıştı. Yine de koku diline yapışıyordu. Omzundaki dikiş hattı, az önceki ani hareketlerin ve sorgu boyunca tuttuğu sert duruşun bedelini şimdi daha açık istiyordu. Sargının altında sıcak bir zonklama vardı. Açılıp açılmadığını anlamak için sol kolunu oynatmak istedi, ama daha kası kıpırdar kıpırdamaz acı kaburgasına kadar indi.
Yaşayacak kadar kapalı, diye düşündü.
Şimdilik yeter.
Tarhun kapıya birkaç saniye daha baktı.
Sonra çekicini yavaşça tezgâhın üzerine bıraktı. Çekiç, demir yüzeye değdiğinde dükkânın içinde kısa, yorgun bir ses çıktı. Tarhun’un göğsü hâlâ hızlı inip kalkıyordu. Kavgaya girmemişti ama bedeni kavgaya hazır beklemenin bütün gerilimini taşımıştı. Omuzları sertti. Boynundaki damarlar belirgindi. Gözleri ise kapıda değil, artık zemindeydi.
Serdar onun baktığı yeri takip etti.
Mermer blok.
Ocağın önüne yakın, yıllardır oradaymış gibi duran ağır beyaz taş, patlamanın titreşimiyle birkaç parmak yerinden kaymıştı. İlk bakışta çok küçük bir hareketti. Bir yabancı fark etmeyebilirdi. Hatta dükkâna gelen muhafızın gözünün takıldığı şey de belki yalnızca bu olmuş, ama anlamını çözemeden çıkıp gitmişti. Fakat Tarhun için bu taş sıradan değildi. Dükkânın zeminindeki bütün taşların yerini, ağırlığını, sesini bilen bir adamdı. Bir demirci kendi örsünün gölgesini nasıl tanırsa, Tarhun da ocağının taşlarını öyle tanırdı.
“Bu taş,” dedi Tarhun, “oynamazdı.”
Serdar cevap vermedi.
Tarhun eğildi. Parmaklarını taşın kenarına sürdü. Mermerin altından ince bir toz çizgisi çıkmıştı. Taşın yıllardır kapattığı yer ile dükkânın açıkta kalan zemini arasında renk farkı vardı. Kayan kenarın altından daha koyu, daha eski bir yüzey görünüyordu.
Tarhun başını kaldırmadan konuştu:
“Altında boşluk var.”
Serdar ağır ağır diz çöktü.
Bu hareket, omzunda bir bıçak gibi açıldı. Sağ eliyle dengesini sağladı, sol tarafını mümkün olduğunca sabit tuttu. Dizleri mermer tozuna değdiğinde, taşın soğuğu kumaşın içinden bile hissedildi. Patlamanın sıcaklığından sonra bu soğukluk garipti; sanki dükkânın içinde iki ayrı zaman yan yana duruyordu. Üstte ateş, duman ve barut. Altta soğuk taş, kapalı çizgiler ve eski bir bekleyiş.
“Boşluk değilse?” dedi Serdar.
Tarhun ona baktı.
Serdar’ın sorusu yalnız taşla ilgili değildi. İkisi de bunu biliyordu. Revir önündeki çukurdan beri “boşluk” kelimesi artık basit bir derinlik anlamı taşımıyordu. Aşağıda hiçbir şeye değmeyen elli metrelik halat, Selçuk’un “boşluk bile yoktu” diyen sesi, yağmur suyunu yutan çatlak… Hepsi bu kelimeyi bozmuştu.
Tarhun cevap vermedi.
İki adam, taşın iki yanına geçti.
Tarhun eliyle Serdar’ın yaralı tarafını işaret etti.
“Sen itme. Yalnız yön ver.”
Serdar’ın ilk refleksi itiraz etmek oldu. Söylemedi. Çünkü Tarhun haklıydı. Omzunu zorlarsa dikişler açılır, Leya onu gerçekten taş masaya bağlayabilirdi. Sağ eliyle taşın kenarını tuttu, ağırlığını fazla vermeden kendine doğru küçük bir yön baskısı hazırladı. Asıl yük Tarhun’un üzerindeydi.
Tarhun dizlerini kırdı.
Büyük ellerini mermerin altına soktu. Parmakları taşın kenarında yer aradı. Sonra gövdesindeki bütün güç bir anda değil, kontrollü biçimde toplandı. Serdar bunu fark etti. Tarhun taşı öfkeyle kaldırmaya çalışmıyordu. Önce ağırlığı ölçüyor, direnci dinliyor, sonra kuvveti ona göre veriyordu. Tıpkı sıkışmış bir kapıyı kırmadan önce menteşesini, kilidini ve çatlak hattını okuyan bir asker gibi.
Taş önce kıpırdamadı.
Tarhun nefesini tuttu.
Bir daha yüklendi.
Bu kez mermerin altından uzun, kulak tırmalayan bir sürtünme sesi geldi. Binlerce yıl aynı yerde kalmış bir şey, istemeye istemeye uykusundan ayrılıyordu. Ses dükkânın taş duvarlarında büyüdü. Serdar, dışarıdaki muhafızların geri dönüp dönmeyeceğini düşündü. Sonra sesi dinledi. Hayır. Bu patlama gibi değildi. Sürüklenen taş sesi, demirci dükkânına ait sayılabilirdi. Yine de Tarhun’a işaret etti.
“Yavaş.”
Tarhun zaten yavaşlamıştı.
Birlikte taşı birkaç karış yana kaydırdılar.
Altından toprak çıkmadı.

Serdar’ın beklediği ilk şey karanlık bir boşluk, sıkışmış toprak ya da eski bir mahzen ağzıydı. Fakat taşın altında düzleştirilmiş başka bir yüzey vardı. Koyu gri, sert, neredeyse cilalanmış gibi. Üzerini ince bir toz tabakası kaplamıştı. Tarhun avucuyla tozu süpürmek istedi. Serdar hemen bileğini tuttu.
“Bekle.”
Tarhun’un kaşları çatıldı.
Serdar sağ eliyle tezgâhtan küçük, yumuşak bir deri parçası aldı. Tozu avuçla değil, kenardan içeri doğru hafif hareketlerle süpürdü. Harita, kitabe ya da iz taşıyan yüzeylerde ilk kural dokunmadan önce görmekti. Acele eden parmak, bin yıllık çizgiyi bir saniyede bozabilirdi.
İlk çizgiler belirdi.
İnceydiler.
Keskin bir aletle kazınmış, sonra zamanla toz ve kararmayla dolmuş çizgiler. İlk başta rastgele çatlaklar gibi görünüyordu. Sonra Serdar bir ana hat seçti. Uzun, düz bir çizgi. Onu kesen daha kısa çizgiler. Birbirine paralel küçük odalar. Daha dar bağlantılar. Köşelerde ve ortalarda işaretlenmiş boşluklar.
Tarhun eğildi.
“Bu bir yapı planı mı?”
Serdar cevap vermedi.
Çünkü zihni o anda Tralleis’te değildi.
Tozu biraz daha temizledi.
Uzun ana çizgi belirginleşti. Sağında ve solunda nizamlı bölmeler vardı. Bir noktada çizgi genişliyor, sonra tekrar daralıyordu. Şemanın ortasına yakın yerde, çevresindeki hatlardan özellikle ayrı bırakılmış kusursuza yakın bir daire duruyordu. Dairenin içi boştu. Çizilmemiş değil, bilerek boş bırakılmıştı. Sanki oraya hiçbir oda, hiçbir taş, hiçbir su kanalı dokunmamalıymış gibi.
Serdar’ın kalbi yavaşladı.
Bazen insan korktuğunda kalbi hızlanmaz. Tam tersine ağırlaşır. Her atış, göğsün içinde daha büyük ve daha tok duyulur. Serdar’ınki de öyle oldu.
Uzun ana koridor.
İki yana açılan odalar.
Daha dar dikey hatlar.
Ortada boş daire.
Hayır.
Bu imkânsızdı.
Bir an için bunu zihninin oyunu sandı. Kan kaybı, duman, gece, patlama, zaman yarığı, kolye, Aylin, Yılmaz… Bütün bunların ardından gözünün gördüğü çizgileri kendi hafızasına benzetmesi mümkündü. İnsan bazen harabede yüz görür, bulutta işaret arar, rastgele çizgide anlam bulurdu.
Serdar bunu biliyordu.
Bu yüzden hemen hüküm vermedi.
Askerî harita okuma refleksini devreye aldı.
Önce oran.
Sonra yön.
Sonra giriş hattı.
Sonra ana geçiş.
Sonra yan odalar.
Sonra merkez boşluğu.
Gözlerini kapatmadan 2005 revirini zihninde açtı. Revir kapısı. Giriş holü. Muayene odası. Selçuk’un baştabiplik odası. İlaç dolabı. Arka koridor. Tuvalet hattı. Revirin önündeki beton alan. Çukurun açıldığı yer. O gece fenerlerin vurduğu sınır. Halatın sarkıtıldığı nokta.
Sonra bu iki plan üst üste bindi.
Serdar’ın parmağı, şemanın sol tarafındaki küçük dikdörtgen bölmelerden birinin üzerinde durdu.
Selçuk’un odası.
Bunu yüksek sesle söylemedi.
Ama düşünce o kadar nettir ki, neredeyse duvara yazılmış gibi oldu.
Parmağı ana hat üzerinde ilerledi. Şemadaki uzun çizgi, modern revirin koridoruna denk geliyordu. Yan odalar, muayene bölmelerinin garip ama anlaşılır izdüşümünü veriyordu. Havalandırma sandığı dar çizgiler, revirin pencere ve tesisat boşluklarını çağrıştırıyordu. Ve merkezdeki daire…
Serdar parmağını dairenin kenarında durdurdu.
Elli metrelik hiçlik.
Çukur.
Ya da daha doğru kelimeyle: kapı.
Tarhun onun yüzüne baktı.
“Bu çizgiler seni korkuttu.”
Serdar nefes aldı.
Korku vardı.
Ama yalnız korku değildi bu. Korku çok küçük kalıyordu. Karşısında duran şey, yalnız tehlike değil, mantığın yavaş yavaş kendi sınırını kabul etmesiydi. Bir harita, binlerce yıl öncesinden, henüz yapılmamış bir revirin gölgesini taşıyordu. Bu, tesadüf olamazdı. Aynı zamanda basit bir kehanet de değildi. Serdar artık bunu daha soğuk bir ifadeyle düşünüyordu: iz.
Zamanda ileriye değil, geriye bırakılmış bir iz.
“Hayır,” dedi.
Sesi beklediğinden daha kısıktı.
“Korkutmadı.”
Tarhun bekledi.
“Hatırlattı.”
“Neyi?”
Serdar’ın parmağı, şemanın ortasındaki boş dairenin çevresinde durdu.
“Henüz yapmadığım bir şeyi.”
Tarhun’un yüzü kapandı.
Bu tür cümlelerden hoşlanmıyordu. Çünkü Serdar ne zaman böyle konuşsa, Tarhun’un kendi içinde bilmediği bir yer sarsılıyordu. Demirci, somut şeyi severdi. Ateş, demir, taş, su, ağırlık. Serdar ise ona olmayan zamanları, hatırlamadığı isimleri ve şimdi de henüz yapılmamış şeylerin izlerini getiriyordu.
Tarhun elini şemanın kenarına koydu.
“Taşa kazınmış şey yapılmıştır.”
“Her zaman değil.”
“Taş yalan söylemez.”
Serdar ona baktı.
“Bazen taş, henüz söylenmemiş yalanı bekler.”
Tarhun cevap verecekti.
Kapı arkasında hafif bir ses oldu.
İkisi aynı anda döndü.
Tarhun’un eli çekice gitti. Serdar sağ elini istemsizce belindeki boş kılıfa yakın bir yere götürdü; sonra silahının olmadığını hatırladı. Kapı yavaşça vurulmadı. Sürgünün dış tarafından hafif bir işaret geldi. Üç kısa temas. Sonra bir duraklama. Sonra bir temas daha.
Tarhun’un yüzündeki sertlik biraz değişti.
“Leya.”
Sürgüyü açtı.
Leya içeri girdiğinde, dışarıdaki soğuk gece havası peşinden kısa bir çizgi gibi dükkâna aktı. Üzerinde koyu renkli bir örtü vardı. Saçları geride toplanmış, yüzünde uykusuzluğun ve endişenin gölgesi vardı. Elinde küçük bir bez torba taşıyordu; muhtemelen Serdar’ın yarası için yeni sargı ya da merhem getirmişti. İçeri adım atar atmaz kokuyu aldı. Barutun bastırılmış ama hâlâ diri duran acılığını, yanmış yağın fazlalığını, mermer tozunu.
Gözleri hemen Serdar’ın omzuna gitti.
“Dikişlerin?”
Serdar cevap vermeden önce Tarhun konuştu.
“Açılmadı.”
Leya ona baktı.
“Sen hekim misin?”
Tarhun sustu.
Serdar neredeyse gülümseyecekti. Gülümsemedi. Çünkü Leya’nın bakışı yerdeki açık şemaya kaymıştı.
Kadın bir anda sustu.
Dizlerinin üzerine çöktü.
Serdar’ın modern plana benzettiği çizgilere o başka gözle bakıyordu. Parmaklarını hemen dokundurmadı. Önce eğildi, ışığı değiştirdi. Yağ lambasını aldı, şemanın kenarına yaklaştırdı. Çizgiler lambanın açısıyla daha belirginleşti. Leya’nın yüzündeki ifade değişti.
“Bunlar…” dedi.
Cümleyi tamamlamadı.
Serdar dikkatle onu izledi.
“Sen ne görüyorsun?” diye sordu.
Leya’nın parmakları, şemanın doğu tarafındaki ince kanallara benzeyen çizgiler üzerinde dolaştı.
“Su yolları,” dedi. “Ya da onların işareti. Eski damarlar. Tralleis’in altında böyle hatlar olduğundan söz edilir. Kimisi sarnıçlara iner, kimisi mahzenlere. Bazıları çoktan kapanmış sayılır. Bazılarını ise kimse hatırlamaz.”
Tarhun homurdandı.
“Ben bu dükkânda yıllardır çalışıyorum. Altında damar varsa neden bilmedim?”
Leya ona bakmadan cevap verdi:
“İnsan bazen üzerinde yaşadığı şeyi bilmez.”
Bu cümle Tarhun’a söylenmişti.
Ama Serdar’a da dokundu.
Leya çizgileri izlemeyi sürdürdü. Bir noktada durdu. İnce hatlardan biri, şemanın merkezindeki boş dairenin etrafından dolanıyor, sonra ikiye ayrılıyordu. Biri depolara ya da mahzenlere giden eski bir yeraltı hattını andırıyordu. Diğeri, daha dar ve gizli bir geçit gibi çizilmişti.
“Bu hat,” dedi Leya, “halk arasında anlatılan eski şifa mahzenlerine benziyor.”
“Şifa mahzeni?”
“Otların saklandığı, sıcak yazda yağların bozulmadan tutulduğu eski yerler. Bazıları suya yakın olur. Bazıları soğuk taş odalara. Ama Morkos’un adamları depoları büyüttükçe çoğu kapandı. Kimi unutuldu, kimi özellikle unutturuldu.”
Serdar’ın zihni hemen çalıştı.
Unutulan yollar.
Kapanmış mahzenler.
Depo hattına giden eski damarlar.
Morkos’un mühürlü kapıları, bilinen geçitleri tutuyordu. Bilinmeyen hatlar ise henüz onun kontrolünde olmayabilirdi. Ya da en azından öyle umulabilirdi. Bir şehri boğazından tutan adam, bütün damarları bildiğini sanırdı. En zayıf noktası da çoğu zaman bu sanı olurdu.
“Unutulan yollar,” dedi Serdar, “en iyi kaçış yollarıdır.”
Leya başını kaldırdı.
“Kaçış mı?”
“Ve giriş.”
Tarhun’un gözleri şemaya döndü.
Artık o da başka türlü bakıyordu. Bir taş çizim değil, kullanılabilecek hatlar görmeye başlıyordu. Kapılar. Dar geçitler. Tıkanmış kanallar. Açılabilecek noktalar. Metalin gireceği kilitler. Kırılmadan oynatılacak taşlar.
Serdar, şemanın yanına doğru eğildi.
Omzu yeniden sızladı. Leya bunu fark edip bakış attı.
“Yeterince eğildin.”
“Henüz değil.”
“Dikişleri açacaksın.”
“Birazdan.”
Leya’nın yüzü sertleşti.
“Sen ‘birazdan’ dediğinde genelde kan akar.”
Serdar onun sesindeki tanıdıklığı duydu ve bir an susmak zorunda kaldı. Aylin de böyle söylerdi. Cümle başka, emir aynı. Hayatta tutmak için öfkelenen hekim sesi.
Leya, Serdar’ın bu duraksamasını gördü. Kolyenin olmadığı göğsünde, belindeki bez keseye doğru çok hafif bir ağırlık hissetmiş gibi elini oynattı. Sonra hemen kendini topladı.
“Ne arıyorsun?” dedi.
Serdar cevap vermedi.
Çünkü şemanın köşesinde bir şey görmüştü.
İlk bakışta tozun yaptığı bir kıvrım sanılabilirdi. Dairenin uzağında, kenara yakın bir noktada, diğer çizgilerden daha ince kazınmış küçük bir işaret vardı. Bir halka. Halkanın içinden çıkan, ip gibi kıvrılan bir çizgi. Yanında ise birkaç kesik kazıma. Yazı olabilir miydi? Belki. Henüz çok silikti. Zaman, toz ve taşın kendi yıpranması onu neredeyse yutmuştu.
Serdar deriyi aldı, o kısmı çok dikkatli temizledi.
Çizgi biraz daha açıldı.
Kalbi bu kez hızlandı.
O işaret bir ipi andırıyordu.
Hayır.
Yalnız ip değil.
Halat.
Elli metrelik halatın soyut bir işareti gibi. Kendi etrafında dolanan, sonra merkeze değil, şemanın daha derin ve karanlık bir kenarına yönelen ince bir çizgi. Halkanın yanında kazınmış işaretler ise yazıya benziyordu ama okunacak kadar açık değildi. Yine de Serdar o keskin, köşeli çizgilerin biçiminde ürkütücü bir tanıdıklık gördü.
Kendi el yazısı.
Buna el yazısı demek bile saçmaydı. Taşa kazınmış birkaç çizgi, yıllar sonra kendi imzasını andırıyor diye insan hüküm veremezdi. Ama bazı tanımalar akıldan önce gelir. Serdar yıllarca rapor imzalamış, not düşmüş, saha krokileri çizmiş, aceleyle yön işaretleri karalamıştı. Kendi elinin baskısını, harf köşelerini, çizgiyi bitirirken bıraktığı sert dönüşü bilirdi.
Bu işaret, ona aitti.
Ya da ileride ona ait olacaktı.
Leya da eğildi.
“Okunmuyor.”
Tarhun daha sert baktı.
“Yazı mı?”
Serdar fısıldadı:
“Mesaj.”
“Kime?”
Serdar cevap vermeden önce uzun süre o kazımaya baktı.
İpi takip etme.
Bu cümleyi okumadı.
Henüz orada yazmıyordu. Ya da yazıyordu ama taş izin vermiyordu. Buna rağmen cümlenin gölgesi zihninin arkasında belirdi. Belki de gelecekten gelen bir yankıydı. Belki 2005’teki halatın karanlıkta belirdiği anın bıraktığı iz. Belki de yalnızca korkunun kurduğu bir cümle.
Ama ikinci yarısı daha güçlü geldi:
İpi sen tut.
Serdar geri çekildi.
Omzundaki ağrı birden büyüdü. Bu kez Leya hızlı davrandı, sağlam tarafından kolunu tuttu.
“Yeter.”
Serdar karşı koymadı.
Çünkü gerçekten başı dönmüştü.
Tarhun, şemanın başında çömelmiş hâlde Serdar’a baktı.
“Bu ne?” diye sordu.
Serdar yavaşça nefes aldı.
“Bir harita değil yalnızca.”
“Ne?”
Serdar’ın bakışı merkezdeki boş daireye, sonra yan odalara, sonra şifa mahzeni hattına, en sonunda ip işaretine gitti.
“Bir döngünün ilk taşı.”
Leya anlamadı.
Tarhun da.
Serdar bunu onların yüzünden gördü. Ama artık açıklamayı kendisi de tam yapamıyordu. Çünkü karşısındaki şey yalnız mantıkla anlatılacak bir plan değildi. 2005’teki revir, Tralleis’in altında saklı bu çizgiler, elli metrelik halat, şifa mahzenleri, Morkos’un kilitlediği depolar, Leya’nın kolyesi, Tarhun’un refleksleri… Hepsi aynı ağın farklı düğümleri gibi görünmeye başlamıştı.
Bir an için, Serdar korkunç bir düşüncenin eşiğine geldi.
Ya ben bu şemayı bulmadıysam?
Ya bu şema beni bulduysa?
Daha da kötüsü:
Ya bu şemayı bir gün ben bıraktıysam?
Leya onun yüzüne baktı.
“Yine uzaklara gittin.”
Serdar acı bir nefes verdi.
“Uzaklara değil. Belki de aşağıya.”
Tarhun hoşnutsuzca ayağa kalktı.
“Ben taşın altından yol çıkmasına şaşırırım. Sen taşın altından kader çıkarıyorsun.”
Serdar ona baktı.
“Bazen yol ile kader aynı çizgidir.”
Tarhun cevap vermek üzereydi ama Leya araya girdi.
“Şimdi ikiniz de susacaksınız.”
İkisinin de bakışı ona döndü.
Leya şemayı dikkatle inceledi. Sonra işlevsel bir sesle konuştu. Korkuyu, şaşkınlığı ve kolyenin açtığı iç çatlağı bir kenara itmişti. Hekim Leya geri gelmişti; bu kez yaralı bedene değil, şehrin gövdesine bakıyordu.
“Bu hat,” dedi, “eski bitki mahzenlerine gidiyor olabilir. Eğer açık kalmışsa, Morkos’un depolarına alttan yaklaşan başka bir damar vardır. Ama bilmiyoruz. Çökmüş olabilir. Zehirli hava olabilir. Su basmış olabilir. Yılan, çürüme, hırsızlar, Morkos’un adamları… Her şey olabilir.”
Serdar başını salladı.
“Yani denenebilir.”
“Ben ‘ölünebilir’ dedim.”
“Operasyon dilinde ikisi yakın akrabadır.”
Leya öfkeyle ona baktı.
Tarhun bu kez belli belirsiz güldü.
Gülüş hemen kayboldu. Ama oradaydı. Serdar bunu gördü. Yılmaz’ın eski, kuru ve kısa tepkilerinden birine benziyordu.
Leya şemadan gözünü ayırmadan devam etti:
“Eğer bu hatlar doğruysa, bazıları şifa evinin altındaki eski su yoluna da bağlanıyor olabilir.”
Serdar’ın dikkati keskinleşti.
“Şifa evi?”
“Evet.”
“Yani bu dükkân, şifa evi ve depolar aynı yeraltı ağına bağlı olabilir.”
“Olabilir dedim.”
“Olabilir, yeterli.”
Tarhun, yerdeki çizgilere baktı.
“Kapılar?”
Serdar başını çevirdi.
Tarhun konuşurken artık yalnız merak etmiyordu. Plan kuruyordu.
“Eğer kapalıysa, taş ya da demir vardır. Kilit varsa açarım. Çökük varsa kaldırırım. Ama hava kötüyse, görmeden girmeyiz.”
Serdar onu izledi.
Bu cümle, modern bir operasyon öncesi keşif brifinginden farksızdı. Risk başlıkları, giriş koşulları, sınırlamalar. Tarhun bunları bilmediğini sanıyordu. Ama düşünme biçimi hâlâ aynı düzenin içinde çalışıyordu.
“Girmeyeceğiz,” dedi Serdar.
Tarhun şaşırdı.
“Şimdi değil.”
Serdar merkezdeki daireye baktı.
“Önce şehirde neyi açacağımızı bilmeliyiz. Her kapı hemen açılmaz.”
Leya, onu dikkatle izledi.
“Dün böyle konuşmuyordun.”
Serdar kısa bir nefes verdi.
“Dün ölmemeye çalışıyordum.”
“Bugün?”
Serdar’ın bakışı şemadaki depo hattına kaydı.
“Bugün neden yaşadığımı anlamaya çalışıyorum.”
Dükkânda kısa bir sessizlik oldu.
Dışarıda gece yavaşça geri çekiliyordu. Henüz sabah değildi ama karanlığın dibinde soluk bir gri açıklık başlamıştı. Ocaktaki közler sönmeye yüz tutmuştu. Duman inceliyor, şemanın üzerindeki çizgiler daha belirgin hâle geliyordu.
Serdar bir kez daha taş yüzeye baktı.
Mermerin altındaki çizgiler artık yalnız antik bir kroki değildi. Onlar, 2005 revirinin gölgesini taşıyan, Morkos’un kilitlediği şehir damarlarına uzanan, Leya’nın şifasını, Tarhun’un demirini ve kendi yarım kalmış görevini aynı yüzeye kazıyan bir şeydi.
Bir harita gibi durmuyordu.
Bir emir gibi de değildi henüz.
Daha çok, Serdar’ın henüz işlemediği bir suçun tutanağı gibiydi.
Ve o tutanağın altında, kendi eline benzeyen silik çizgiler, zamanın sabırla okunmayı bekleyen imzası gibi yatıyordu.