Yükleniyor...
Bölüm 2 - Revirdeki Uçurum Kapak Görseli
Rüzgarın Hafızası II
Bölüm 2 - Revirdeki Uçurum

İsimlerin Savaşı

6. Sahne 13 dk okuma 21 okunma
Bölüm 2 - 6. Sahne Ocağın İki Yüzü
Bölüm 2 - 6. Sahne Ocağın İki Yüzü
Bölüm 2 - 6. Sahne Leya’ya Giden İlk Adım
Bölüm 2 - 6. Sahne Leya’ya Giden İlk Adım

Demirci ocağının sıcağı, dışarıdaki güneşten farklıydı.

Tralleis’in güneşi insanın derisini yakıyor, gözlerini kısıyor, tozu havaya kaldırıp ciğerlerine dolduruyordu. Ocağın sıcağı ise daha içeriden çalışıyordu. Kızgın demirin, kömürün ve yanık yağın karıştığı ağır hava, Serdar’ın yaralı omzuna, kaburgalarının altındaki sızıya ve yorgun kaslarına işliyor; bedeni, az önceki düşüşün ve kavgaların hesabını tek tek çıkarmaya başlıyordu.

Adrenalin çekiliyordu.

Bu her zaman tehlikeli andı.

Çatışmanın içinde ağrı, çoğu zaman emrin gerisinde kalırdı. Beden önce yaşar, sonra bedelini isterdi. Şimdi bedel geliyordu. Sol omzundaki yara zonkluyor, her nabız atışında sıcak bir baskı hâlinde genişliyordu. Ceketinin altındaki kan, tozla ve terle karışıp yapışkan bir tabaka oluşturmuştu. Sağ dizinin iç tarafında yanma vardı. Kaburgalarının altı nefes alırken sızlıyor, ağzında hâlâ taş ve kan tadı duruyordu.

Serdar ahşap tastaki suyu bir yudum daha içti.

Su ılık, toprak kokulu ve sertti. Yine de boğazından geçerken ona birkaç saniyelik bir berraklık verdi. Tasın kenarını indirdiğinde, Tarhun’un hâlâ ona baktığını gördü.

Demirci, kollarını göğsünde kavuşturmuştu.

Bu hareket savunma değildi yalnızca. Aynı zamanda sınır çizmekti. Serdar’ın biraz önce söylediği “Yılmaz” adı, ocağın içine görünmez bir taş gibi atılmış ve hâlâ yerde duruyordu. Tarhun o taşın çevresinde dolaşmıyor, doğrudan üstüne basıyor gibiydi. Gözleri sertti. Ama sertliğin altında başka bir şey vardı. Serdar bunu gördü: huzursuzluk.

Bir adam, kendisine söylenen yalanı reddederken yalnızca öfkelenirdi.

Tarhun ise sarsılmıştı.

Bu yüzden tehlikeliydi.

Ocağın içindeki ateş çıtırdadı. Kızıl kor, örsün yanındaki kararmış taş duvara kısa bir ışık vurdu. Aletlerin gölgeleri uzadı, sonra eski yerlerine döndü. Dışarıdaki pazarın uğultusu buraya boğuk geliyordu. İçeride asıl ses ateş, metal ve iki adamın birbirine söylemedikleri şeylerdi.

Tarhun dudaklarını araladı.

Kaba, gırtlaktan gelen, taşlı bir dille konuşmaya başladı. İlk kelimeler Serdar’ın kulağına yine anlamsız çarptı. Sert heceler, kısa vurgular, öfkeyle bastırılmış bir sorgu. Ama bu kez farklı bir şey oldu.

Serdar yalnızca tonu değil, anlamın kenarını da hissetti.

Sanki kelimeler kulağına yabancı sesler olarak giriyor, zihninin içinde başka bir yüzeye sürtünüyor, sonra bulanık şekiller hâlinde çözülüyordu. Önce tek tek parçalar belirdi.

Bölüm 2 - 6. Sahne Ocağın İki Yüzü

Yabancı.

Kan.

Ateş.

Ocak.

Belâ.

Serdar kaşlarını çattı.

Bu bir tercüme değildi. Kulağında gizli bir cihaz yoktu. Dili öğrenmiyordu. Cümlelerin dilbilgisi zihnine yerleşmiyordu. Daha çok, anlamın kendisi, kelimelerin etrafından sızarak ona ulaşıyordu. Zaman yarığından geçerken bedeninin ve zihninin üzerinde açılmış görünmez bir yara vardı sanki; bu çağın dili o yaradan içeri akıyordu.

Tarhun bir cümle daha kurdu.

Bu kez sis biraz daha inceldi.

“...kimsin... sen...?”

Serdar başını hafifçe kaldırdı.

Tarhun devam etti. Kelimeler hâlâ yabancıydı ama artık anlam, demirin ısındıkça rengini vermesi gibi yavaş yavaş açılıyordu.

“Kimsin sen?” diye soruyordu Tarhun. “Benim kavgam olmayan bir belayı kapıma getirdin.”

Serdar nefesini tuttu.

Tarhun kendi göğsüne başparmağıyla dokundu.

“Ben Tarhun. Bu ocağın, bu ateşin sahibiyim.”

Serdar, ahşap tası yavaşça tezgâhın üzerine bıraktı.

Tasta kalan su çalkalandı. O küçük dalga, odanın gerilimini olduğundan daha görünür kıldı. Serdar’ın eli tasın kenarında bir an kaldı. Sonra parmaklarını çekti. Omzundaki acıya rağmen sırtını biraz daha dikleştirdi. Bu hareket eski bir refleksti. Ağrıyı saklamak. Duruşu korumak. Karşısındaki adamın kim olduğunu bilsin ya da bilmesin, konuşmanın ağırlığını bedende göstermek.

Tarhun’un sözlerini artık anlıyordu.

Tam değil.

Ama yeterince.

Serdar cevap verdiğinde hangi dilde konuştuğunu kendisi de ilk anda anlayamadı. Dudaklarından çıkan kelimeler Türkçe başlamış gibi hissettirdi. Fakat Tarhun’un gözlerindeki küçük değişim, Serdar’ın ona ulaşabildiğini gösterdi. Belki kelimeler ağzından farklı çıkıyordu, belki zamanın içindeki o geçiş anlamı sesin önüne geçiriyordu. Bunu açıklayacak durumda değildi.

Önemli olan şuydu: Tarhun onu anlıyordu.

“Sen Tarhun değilsin,” dedi Serdar.

Tarhun’un yüzü sertleşti.

Serdar devam etti.

“Sen Yılmaz Demir’sin. Uzman Çavuş Yılmaz Demir. Aydın Jandarma Eğitim Taburu.”

Bu isimler, ocağın taş duvarlarına ait değildi.

Aydın.

Jandarma.

Eğitim Taburu.

Uzman Çavuş.

Kelimeler kızgın demirin üzerine atılmış soğuk su gibi odanın içinde tısladı. Tarhun bu kelimelerin anlamını bütünüyle bilmiyor olabilirdi. Fakat her biri onun içinde bir yere çarptı. Serdar bunu gördü. Göz bebekleri küçüldü. Çenesinin altındaki kas gerildi. Yumrukları kollarının üzerinde sıkıldı. Nefesi bir an düzensizleşti.

Sonra öfke geldi.

Öfke, onu toparladı.

Tarhun bir adım attı. Ocağın kızıl ışığı yüzünün bir tarafını aydınlatıyor, diğer tarafını koyu gölgede bırakıyordu. Gölgedeki göz daha sert görünüyordu.

“Bana bilmediğim kelimelerle konuşma,” dedi.

Bu kez Serdar neredeyse tamamen anladı.

Tarhun’un sesi, örse inen çekiç gibi ağır ve kesindi.

“Benim geçmişim yok yabancı. Ateşte uyandım, demirde yaşadım. Bana başkasının ölüsünü giydirmeye kalkma.”

Cümle Serdar’ın göğsüne beklemediği yerden çarptı.

Başkasının ölüsü.

Tarhun, Yılmaz adını bir hayat değil, bir ceset gibi duyuyordu. Serdar’ın ona uzattığı geçmiş, onun gözünde kendisini içine kapatmak isteyen bir mezardı. Bu, Serdar’ın hesap etmediği bir şeydi. O, dostunu bulduğunu sanmıştı. İsmi söylediğinde kapının açılacağını, hiç değilse çatlayacağını düşünmüştü. Oysa karşısındaki adam o kapıya sırtını dayamış, içeriden gelen her sesi düşman sayıyordu.

Serdar’ın boğazı kurudu.

Bir an için söylemesi gereken doğru şey, onu rahat bırakmak olabilirdi. Zorlamamak. Tarhun’un kendi varlığına saygı göstermek. Önce güven kurmak. Önce yarasını sarmak. Önce bu çağı anlamak. Sonra isimlere dönmek.

Ama Serdar sabırlı davranamadı.

Yirmi bir yıl beklemişti.

Yirmi bir yıl boyunca Yılmaz’ın adının yanına yazılmış o korkak kelimeyle yaşamıştı. Firar. Şimdi karşısında duran adamın bedeninde Yılmaz’ın refleksleri, duruşu, izi, tertibi vardı. Serdar için bu kadarı yeterli görünüyordu. Dostunu görmüştü. O dostun kendini inkâr etmesine tahammül edemedi.

Bu, onun hatasıydı.

Ama o anda hatanın içinden konuştu.

“Kendine gel Yılmaz.”

Cümle emir gibi çıktı.

Bir rica değildi.

Bir açıklama değildi.

Bir yardım çağrısı değildi.

Serdar’ın sesi, bir zamanlar nizamiye önünde, eğitim alanında, gece intikalinde, telsiz başında kullandığı komutan sesiydi. Açık, kısa, tartışmasız. Emri alan adamın ne hissettiğini değil, ne yapması gerektiğini önceleyen bir ton.

Tarhun’un yüzü kapandı.

Gözleri kısıldı.

Bir an için ocağın sıcaklığı bile geri çekilmiş gibi oldu.

“Bana emir verme,” dedi Tarhun.

Cümle alçaktı ama içindeki tehdit açıktı.

Serdar susmadı. Susmalıydı belki. Ama susmadı. Çünkü Tarhun’un cümlesiyle bedeni aynı şeyi söylemiyordu.

Bunu Serdar anında gördü.

Tarhun “Bana emir verme” derken omuzları istemsizce biraz aşağı inmişti. Çenesi göğsüne çok az yaklaşmış, ayakları ağırlığı iki yana eşitlemişti. Bu bir geri çekilme değildi. Bu, emri karşılayan bedenin hazırlık pozisyonuydu. Hazır ol ile rahat arasında, farkında olunmadan alınmış o çizgi. Tarhun’un bilinci isyan ediyordu ama bedeni, Serdar’ın sesine göre kendi dengesini düzenlemişti.

Serdar’ın gözleri kısıldı.

Bedeni hatırlıyordu.

Akıl reddediyordu.

Bu kez Serdar konuşmayı bıraktı.

Bir şeyi kanıtlamak istiyordu. Hemen. Fazla hemen. Yara kanıyor, başı dönüyor, ortam yabancı, karşısındaki adam öfkeli… Bunların hepsi test yapmamak için yeterli sebepti. Ama Serdar’ın içinde askeri bir mantık çalıştı: Varsayımı sınamak. Refleksi ölçmek. Bedendeki kaydı ortaya çıkarmak.

Tezgâhın üzerinde uzun, ağır bir demir parçası vardı.

Bir bıçak değildi tam olarak. Henüz şekil verilmemiş, ama uç kısmı keskinleşmeye başlamış bir iş parçasıydı. Ağırlığı dengeli değildi. Sıradan bir adam bunu havada yakalamaya çalışırken elini kesebilir, geri çekilebilir ya da gövdesine çarptırabilirdi.

Serdar sağ eliyle demiri kavradı.

Omzu itiraz etti.

Acı gözlerine kadar çıktı ama yüzüne yansıtmadı. Tarhun’un gözlerinin içine baktı. Hiçbir uyarı vermedi.

Demiri Tarhun’un göğsüne doğru fırlattı.

Hareket hızlıydı ama öldürücü değildi. Serdar hedefi göğsün merkezi değil, yakalama hattı olarak seçmişti. Yine de bu bir saldırıydı. Tarhun’un buna nasıl tepki vereceği, söylediği sözlerden daha çok şey anlatacaktı.

Demir havada döndü.

Ocağın kızıl ışığı keskin kenarına vurdu.

Tarhun geri çekilmedi.

İrkilmedi.

Ellerini yüzüne siper etmedi.

Bir adım ileri attı.

Bu adım, Serdar’ın içindeki bütün şüpheleri tek bir noktaya topladı. Tarhun tehlikeden kaçmadı; tehlikenin mesafesini kapattı. Sol ayağını öne koydu, ağırlık merkezini düşürdü, sağ elini demirin dönüş hattına soktu ve metal parçasını tam denge noktasından yakaladı. Yakalamakla kalmadı. Bileğini çevirerek demiri kendi bedeniyle Serdar arasına aldı; ucu dışarı, sap gibi kullanılabilecek kısmı avuç içinde, dirsek gövdeye yakın.

Sonra bakışları kapıya kaydı.

Ardından arka çıkışa.

Sonra Serdar’a döndü.

Bir saniye.

Belki daha az.

O bir saniyede, demirci ocağının ortasında, elinde ham metal tutan antik çağ adamı kayboldu. Yerine, silahı kavradığı anda çevre emniyetini alan, tehdit yönlerini sayan, pozisyonunu belirleyen bir asker belirdi.

Yılmaz Demir.

Serdar’ın boğazında acı bir sevinç kabardı.

Gülümsemedi. Gülümsemek o an fazla kolay ve fazla zalimce olurdu. Ama gözlerindeki şey saklanamadı.

“Reflekslerin hâlâ orada,” dedi.

Tarhun elindeki demire baktı.

Sanki metal ona ihanet etmişti.

Sanki kendi bedeni, kendi ağzından çıkan “Bana emir verme” cümlesini duymamış, çok daha eski ve derin bir otoriteye itaat etmişti. Parmakları demirin üzerinde kasıldı. Sonra metali yavaşça örsün üzerine bıraktı. Ses sert çıktı. Ocağın içinde kısa bir yankı yaptı.

“Refleks insanı adam yapmaz,” dedi Tarhun.

Bu cümlede yalnızca öfke yoktu.

Kırgınlık vardı.

Kendine duyduğu güvensizlik vardı.

Kim olduğunu bilmeyen bir adamın, bedeninin ondan sakladığı geçmişe duyduğu korku vardı.

Serdar’ın sesi bu kez yumuşadı.

“Haklısın.”

Tarhun beklemediği bu cevaba kısa bir an durdu.

Serdar devam etti:

“Ama bazen hatırlayan ilk şey akıl değildir. Bedendir.”

Tarhun’un bakışı sertliğini korudu. Fakat cümlenin içinden geçen anlam, o sertliğin arkasına ulaştı. Serdar bunu gördü. Tarhun hemen karşılık vermedi. Ocağın ateşi çıtırdadı. Dışarıdan uzak bir tekerlek gıcırtısı geldi. Metalin üzerinde kızıl bir parıltı gezdi.

Serdar bir adım atmak istedi.

O anda omzundaki yara açıldı.

Demiri fırlatırken yaptığı ani hareket, kanamayı yeniden başlatmıştı. Ceketinin içinden sıcak bir akış indi. Önce gömleğine, sonra kaburgalarının yanından aşağı. Serdar bunu hissettiği anda nefesini tuttu ama artık geçti. Görüşünün kenarları karardı. Ocağın kızıl ışığı önce büyüdü, sonra bulanıklaştı.

Dizleri boşaldı.

Tezgâha tutunmaya çalıştı. Sağ eli ahşabın kenarını buldu ama parmakları yeterince kapanmadı. Ahşap yüzey kan ve terle kayganlaştı. Serdar yana doğru sendeledi.

Tarhun hareket etti.

Öfke, şüphe, kimlik savaşı bir saniyede geri çekildi. Adam ileri atıldı ve Serdar’ı düşmeden yakaladı. Bunu da kaba kuvvetle yapmadı. Yaralı omzuna yük bindirmeyecek açıdan tuttu, ağırlığını sağlam kol altına aldı, dizlerinin tamamen çözülmesini engelledi. Serdar’ın içinden istemsizce başka bir an geçti: gece intikalinde tökezleyen er, Yılmaz’ın onu düşmeden önce yakalayışı.

Beden hatırlıyordu.

Tarhun istemese de.

Serdar’ın başı Tarhun’un omzuna yakın düştü. Demirci ocağının kokusu yoğunlaştı. Kızgın demir, ter, kömür, deri. Bunların altında tanıdık bir şey aradı ama bulamadı. Yılmaz’ın askeri üniforma, yağmur ve silah yağı kokusu yoktu. Tarhun başka bir çağın emeğiyle kokuyordu.

Tarhun onu tezgâhın yanındaki alçak tabureye oturttu. Bu kez Serdar direnemedi. Oturur oturmaz omzundaki ağrı daha da belirginleşti. Ceketin yırtık kısmını aralamaya çalıştı ama parmakları güçsüzdü.

Tarhun eliyle onu durdurdu.

Kendi bakmaya başladı.

Yarayı görünce kaşları çatıldı. Kanama yalnızca yüzeysel değildi. Düşüşte taş ya da metal bir şey omzunu yarmış olmalıydı. Sokaktaki mücadele bunu açmış, demir parçasını fırlatması ise daha da derinleştirmişti. Tarhun, ateşi ve demiri okuyabilen bir adamın dikkatle baktı yaraya. Fakat hemen sonra yüzünde kendi sınırını bilen bir ifade belirdi.

Ocağında demiri düzeltecek her şey vardı.

İnsan etini onaracak bilgi yoktu.

Tarhun temiz sayılabilecek bir bezi aldı, yaraya bastırdı. Baskı doğru yerdeydi. Fazla yumuşak değil, damarı kesecek kadar kaba da değil. Serdar acıyla nefesini tuttu. Tarhun onu izledi. Sonra sert bir sesle bir şey söyledi.

Serdar anlamın büyük bölümünü yakaladı.

“Kanı durduramam.”

Tarhun’un sesi çaresiz değildi. Çaresizliği sevmeyen adamların yaptığı gibi, durumu tespit ediyordu. Sonra bir isim söyledi.

“Leya.”

Serdar başını kaldırdı.

İsim, ocağın sıcağı içinde başka bir yerde çınladı. Az önce bu adı duymuştu ama kan kaybı ve şok yüzünden üzerine düşünememişti. Şimdi Tarhun’un ağzından ikinci kez çıkınca, göğsündeki kolye çok hafif ısındı.

Serdar bunu hissetti.

Küçük, ince, neredeyse hayal denecek bir sıcaklık.

Ama vardı.

“Leya kim?” diye sordu.

Kendi diliyle mi, Tarhun’un anlayacağı o garip ortak dille mi söylediğini bilmiyordu. Tarhun anladı.

“Yara bilen kadın,” dedi kısa ve sert biçimde. “Otları, bıçakları, ateşsiz kesmeyi bilir. Kanla konuşur.”

Serdar’ın içinden Aylin geçti.

Daha yüzünü görmeden.

Daha adını bilmeden.

Bir kadın. Yara bilen. Bitkiler. Bıçaklar. Kanı durdurmak. Tarhun’un sesinde Leya’ya karşı duyulan sıradan bir halk güveni değil, daha derin bir saygı vardı. Bir insanın işini iyi bildiğini kabul eden, gerektiğinde ona yol açan bir saygı.

Tarhun devam etti:

“Oraya gideceksin.”

Serdar, “Ben yürürüm,” demek istedi. Ama ayağa kalkmayı denediğinde dünyanın eğildiğini gördü. Ocağın duvarları kısa bir an birbirine yaklaştı, ateşin kızıllığı karardı. Tarhun onu yeniden tuttu.

Bölüm 2 - 6. Sahne Leya’ya Giden İlk Adım

“Yürümezsen taşırım,” dedi Tarhun.

Bu cümleyi Serdar neredeyse tamamen anladı.

Ve tuhaf biçimde gülmek istedi.

Yılmaz da böyle söylerdi. Gereksiz tartışmaya yer bırakmadan. Karşısındakinin gururuna mümkün olduğunca saygı duyar, ama hayatı tehlikedeyse o gururu kenara koyardı.

Serdar nefesini topladı.

“Yılmaz,” dedi alçak sesle.

Tarhun’un yüzü yine sertleşti.

“Tarhun.”

Bu kez Serdar itiraz etmedi.

Çünkü ilk defa anladı: Bu savaş yalnızca ismi doğru söylemekle kazanılmayacaktı. Tarhun’a Yılmaz olduğunu kanıtlamak, onu bir anda geri getirmeyecekti. Hatta fazla zorlarsa adamı daha derin bir savunmaya itecekti. Serdar, dostunu bulmuştu ama onu emirle geri çağıramazdı.

Komutan refleksiyle yaptığı hata, omzundaki kan kadar açıktı.

Tarhun, Serdar’ın kolunu kendi omzuna aldı. Hareketi sert ama dikkatliydi. Serdar’ın ağırlığını üstlendi, yaralı tarafını korudu. Kapıya doğru yönelirken bir kez daha ocağın içini kontrol etti: ateş, aletler, arka çıkış, kapı önü. Sonra çekici aldı. Onu silah gibi değil, kendi bedeninin uzantısı gibi tuttu.

Serdar başı dönerek ayağa kalktı.

Ocağın ateşi, Tarhun’un yüzünü son kez kızıl bir ışıkla aydınlattı. Bu ışıkta Serdar bir kez daha iki adam gördü: kendisine “Tarhun” diyen demirci ve aynı bedenin derininde hâlâ doğru emre doğru zamanda uyanan Yılmaz.

Hangisi gerçekti?

İkisi de.

Bu düşünce Serdar’a ağır geldi.

Tarhun onu kapıya doğru götürürken, Serdar’ın zihninde Leya adı yavaşça döndü. Henüz bir anlamı yoktu. Henüz bir yüzü yoktu. Ama kolyenin göğsünde bıraktığı o küçük sıcaklık, bu ismin düşüşün yeni halkası olduğunu söylüyordu.

Serdar, Yılmaz’ı bulduğunu sanmıştı.

Tarhun’un ağzından çıkan Leya adı, düşüşün henüz bitmediğini haber verdi.