Yükleniyor...
Bölüm 1 - Eski Bir Görev Emri Kapak Görseli
Rüzgarın Hafızası II
Bölüm 1 - Eski Bir Görev Emri

Aylin Ersoy Dosyası: Söylenmemiş Sözlerin Arşivi

6. Sahne 18 dk okuma 21 okunma
Bölüm 1 - 6. Sahne Hatırlamanın Ağırlığı
Bölüm 1 - 6. Sahne Hatırlamanın Ağırlığı
Bölüm 1 - 6. Sahne Sıkışan Hakikat - Hayat Ağacı
Bölüm 1 - 6. Sahne Sıkışan Hakikat - Hayat Ağacı

Yılmaz’ın dosyası kapanmıştı.

Ama kapanan yalnızca karton kapaktı. İçindeki adam, odadan çıkmamıştı. Serdar hâlâ onun ağır ve sessiz varlığını masanın sol yanında hissediyordu; halatı kontrol eden ellerini, motor havuzunda metali hizaya getiren sabrını, panikleyen erin tüfeğini bağırmadan yere indiren o sarsılmaz sükûnetini… Dosya kapanmış, fakat Yılmaz’ın sadakati Serdar’ın karşısında canlı bir tanık gibi kalmıştı.

Selçuk hiçbir şey söylemedi.

Söylenecek cümlelerin ağırlığını ikisi de biliyordu. Yılmaz için söylenmesi gereken en temel cümle zaten söylenmişti: Firar etmedi. Bazen hakikatin ilk satırı bu kadar kısa olurdu. Ama kısa olması, hafif olduğu anlamına gelmezdi.

Serdar’ın eli Yılmaz’ın dosyasının üzerinde birkaç saniye daha kaldı. Sonra parmaklarını çekti. Masanın diğer tarafında, başından beri kendisini bekleyen ikinci dosyaya bakmamaya çalıştı.

Başaramadı.

Aylin Ersoy yazısı, loş odanın içindeki bütün nesnelerden daha belirgindi. Masadaki soğumuş çaydan, Selçuk’un beyazlamış şakaklarından, floresan lambanın titreyen ışığından, eski metal dolabın paslı köşelerinden daha canlıydı. Bir isim bazen bir insandan geriye kalan en sessiz şey sanılır. Oysa bazı isimler, söylenmediği yıllar boyunca içte büyür; zamanı gelince kendi sesini bulur.

Serdar o sesi duyuyordu.

Aylin’in dosyası, kapağının altında yalnızca evrak taşımıyordu. Yaşanmamış bir ihtimali, söylenmemiş bir cümleyi, tutulmamış bir eli, yarıda kalmış bir çayı ve bir gecenin karanlığında kaybolan yüzü taşıyordu. Yılmaz’ın dosyasını açarken öfkesine tutunabilmişti. Öfke, askerce bir duyguydu; yönü belliydi, hedefi vardı, insanı ayakta tutardı. Aylin’in dosyasında ise öfkenin altına saklanamayacağı şeyler vardı.

Pişmanlık.

Korku.

Sevgi.

Geç kalmışlık.

Serdar derin bir nefes aldı. Nefes, göğsüne tam dolmadı. Sanki revirin duvarları, odadaki oksijeni değil de cesaretini azaltıyordu. Sağ eli masanın üzerinde yavaşça ilerledi. Hareketi dikkatliydi; bir patlayıcıya yaklaşır gibi, yanlış bir temasın yıllardır kapalı tutulan her şeyi havaya uçuracağını bilerek.

Parmak uçları dosyanın kapağına değdi.

Titrediğini hissetti.

Çok küçük bir titremeydi. Belki dışarıdan bakıldığında fark edilmeyecek kadar küçük. Ama Serdar kendi bedenini tanırdı. Eli, silah temizlerken titrememişti. Gece intikallerinde, baskın öncesinde, yaralı tahliyesinde, cenaze tesliminde titrememişti. Şimdi eski bir dosyanın kapağında, kurumuş kartonun pürüzünde, yirmi bir yıl önce adını söyleyemediği kadının kaydı karşısında titriyordu.

Selçuk’un bunu görmemesini istedi.

Selçuk gördü.

Ama bakışını kaçırdı. Bu, eski dostluğun gösterebileceği en ince merhametlerden biriydi.

Serdar dosyayı kendine çekti. Kapağın üzerindeki resmî ibare yine oradaydı.

KAYIP / FİRAR.

Bu kelime Yılmaz’ın dosyasında öfke doğurmuştu. Aylin’in dosyasında ise daha karmaşık bir şey yaptı. Serdar’ın içindeki bütün dikişleri aynı anda gerdi. Aylin gibi görevine, akla, insana ve yaşama bağlı birinin adının yanına bu ihtimalin yazılması yalnızca yalan değildi. Aynı zamanda onu hiç tanımamış olmanın belgesiydi.

Aylin kaçmazdı.

Aylin, tehlikeyi görünce geri çekilenlerden değildi. Ama bu, cesur görünmeye çalıştığı için değildi. Onda gösterişsiz bir merak vardı. Dünyanın karanlık tarafıyla karşılaştığında onu kutsallaştırmaz, inkâr etmez, ucuz bir hurafeye de teslim etmezdi. Yaklaşırdı. Dinlerdi. Ölçerdi. Bir bitkinin yaprağına bakarken de, ateşi düşmeyen bir erin nabzını tutarken de, açıklanamayan bir çukurun kenarında dururken de aynı dikkate sahipti.

Bölüm 1 - 6. Sahne Hatırlamanın Ağırlığı

Serdar kapağı açtı.

İlk sayfa fotoğraftı.

Sıradan bir vesikalık.

Resmî arka plan. Üniforma. Ciddi yüz. Saçları düzgün toplanmış. Bakış doğrudan objektife dönük. Fotoğrafın köşesinde zamanın bıraktığı hafif sararma vardı. Kâğıt biraz solmuş, renkler donuklaşmıştı. Ama Aylin’in bakışı solmamıştı.

Serdar’ın nefesi orada takıldı.

Yirmi bir yıl boyunca Aylin’i bütün hatlarıyla hatırlamamaya çalışmıştı. Onu bir ses, bir cümle, bir yan profil, bir beyaz önlük hareketi, boynundaki gümüş kolyenin kısa parıltısı olarak tutmuştu. Çünkü yüzünü tam olarak hatırlarsa, arkasından gelen her şeyi de kabul etmek zorunda kalacaktı.

Şimdi yüzü karşısındaydı.

Fotoğraftaki Aylin gençti ama gençliğini kolay bir hafiflik gibi taşımıyordu. Yüzünde, insan bedeninin kırılganlığını erken yaşta öğrenmiş hekimlerin o erken olgunluğu vardı. Dudakları kapalıydı; ne gülümsüyor ne sertleşiyordu. Gözleri ise fotoğrafın sınırını aşıp doğrudan Serdar’ın içine bakıyordu sanki. Tavizsizdi. Yorgundu. Ama yenilmemişti.

Selçuk sessizce yerinde kıpırdandı.

Serdar fotoğrafa ne kadar uzun baktığını fark edince bakışını sayfalara indirdi. Bunu bir toparlanma hamlesi gibi yaptı. Fotoğraf tehlikeliydi. Fotoğraf insanı belgelerden daha hızlı yaralardı.

İlk belgeler eğitim ve hizmet kayıtlarıydı.

Gülhane Askerî Tıp Akademisi mezuniyet bilgileri. Cerrahi staj notları. Acil müdahale eğitimleri. Saha tıbbı yeterlilikleri. Tabur revirindeki görev başlangıç tarihi. Personel sağlık taramaları. Aşı programları. Eğitim raporları. Yaralanmalı tatbikatlarda müdahale değerlendirmeleri.

Kâğıt üzerinde her şey soğuktu.

“Başarılı.”

“Üstün dikkat.”

“Hızlı karar verme.”

“Personelle iletişimi kuvvetli.”

“Tanı koyma becerisi yüksek.”

Bu ifadeler doğruydu ama yetersizdi. Aylin’i anlatmaya yetmiyordu. Bürokrasi, bir insanın aklını ve merhametini formlara bölmeye çalışıyordu. Oysa Aylin’in asıl gücü bu başlıkların arasındaydı. Bir erin korkusunu ateşinden önce fark edebilmesinde. Yaralı bir askerin acısını küçümsemeden, paniğini büyütmeden konuşabilmesinde. İnsan bedenine yalnızca organlar, damarlar ve sinirler bütünü olarak değil; korkan, direnen, hatırlayan bir bütün olarak bakmasında.

Serdar bir rapor satırında durdu.

“Personel arasında güven tesis etme becerisi belirgindir.”

Hafızası hemen bir sahne açtı.

Revir koridoru. Genç bir er, dizindeki derin kesik yüzünden sedyede oturuyor, eliyle pantolonunun kenarını sıkıyordu. Kan görmeye alışık olmadığı belliydi. Rengi atmış, dudakları kurumuştu. Aylin eldivenlerini takarken ona bakmıştı.

“Adın ne?”

“Mustafa, komutanım.”

“Ben komutanın değilim Mustafa. Şu anda senin doktorunum.”

Er ne diyeceğini bilememişti.

Aylin küçük bir gülümsemeyle devam etmişti.

“Ben dikişi atacağım, sen de bana memleketindeki en iyi yemeği anlatacaksın. İkimiz de işimizi yapacağız.”

Çocuk önce şaşırmış, sonra konuşmaya başlamıştı. Sesi titriyordu ama konuştukça nefesi düzene girmişti. Aylin o sırada yarayı temizlemiş, lokal anesteziyi yapmış, dikişi atmıştı. Ne acele etmişti ne oyalanmıştı. Serdar kapıdan izlemişti. Aylin bir insanın yalnızca yarasını değil, korkusunu da kapatmayı biliyordu.

Serdar dosyaya döndü.

Sayfaların arasından birkaç ince kâğıt çıktı. Resmî forma benzemiyorlardı. Kenarları el yazısıyla dolu, bazı yerlerinde bitki adları, Latince karşılıklar, küçük yaprak çizimleri, doz notları, bölge isimleri vardı. Selçuk bunları dosyaya özellikle koymuş olmalıydı.

Serdar kâğıtlardan birini aldı.

“Salvia tomentosa…”

Aylin’in el yazısıydı.

Bunu hemen anladı. İnce, düzenli, acele etse bile dağılmayan bir yazı. Bazı harflerin kuyruklarında hafif bir eğim vardı. Serdar yazıya baktıkça, Aylin’in masasına eğilmiş hâlini görür gibi oldu. Bir elinde kalem, yanında soğumuş çay, açık bir tıp kitabı, bir de bölgeden topladığı küçük bitki örnekleri.

Aylin modern tıbbı kutsallaştırmazdı. Ama onun disiplinine ihanet de etmezdi. Anadolu’nun bitkilerini, halkın eski tedavi bilgilerini, yaşlı kadınların merhem tariflerini ciddiye alırdı; fakat her şeyi süzgeçten geçirirdi. “Bilgi eski diye doğru olmaz,” demişti bir gün. “Yeni diye de yeterli olmaz. İnsan bedenine dokunan her şey önce akıldan geçmeli.”

Serdar o zaman yarım bir alayla sormuştu:

“Sen hem hekim hem otacı mı oldun?”

Aylin ona bakmış, kaşlarını hafifçe kaldırmıştı.

“Otacı kelimesini küçümsemek için kullandıysan, Anadolu sana gücenir.”

Serdar cevap verememişti. Aylin bazı cümleleri öyle bir kurardı ki, karşısındakini susturmaz; kendi cehaletiyle baş başa bırakırdı.

Dosyada bir değerlendirme notu vardı. Bir personelin aylarca geçmeyen mide ağrısının stres kaynaklı olduğunu erken fark etmiş, sevk zincirini hızlandırmıştı. Bir başka olayda, eğitim sırasında bayılan bir erin sıcak çarpması değil, kalp ritim bozukluğu riski taşıdığını tespit etmişti. Başka bir raporda, zehirli ot teması sanılan bir deri reaksiyonunun aslında kullanılan temizlik malzemesinden kaynaklandığını belirlemişti.

“Mucize gibi teşhis koyar,” derlerdi revirde.

Aylin bu sözü duyunca kızardı.

“Mucize değil,” derdi. “Bakmak.”

Sonra eklerdi:

“İnsanlar çoğu zaman belirtileri söyler. Beden de söyler. Bizim işimiz dinlemek.”

Serdar bir sayfayı daha çevirdi.

Kayıp gecesine ait son kayıtlar başlamıştı.

Kâğıdın dili hemen değişti. Aylin’in canlı, dikkatli, insanı merkeze alan varlığı birden resmi tutanakların donuk kelimelerine sıkıştı.

“Tabip Üsteğmen Aylin Ersoy’un olay gecesi revir çevresinde bulunduğu değerlendirilmiştir.”

“Son görülme saati kesinleştirilememiştir.”

“Telsiz irtibatı sağlanamamıştır.”

“Revir önündeki alanda meydana gelen zemin deformasyonu sonrası personel hareketleri netleştirilememiştir.”

Serdar’ın gözleri “son görülme” ifadesinde takılı kaldı.

İnsan birini son kez gördüğünü o an bilmezdi.

Bu, hayatın en acımasız düzenlerinden biriydi. Son bakışlar çoğu zaman sıradan görünürdü. Son çay, son cümle, son susuş, son adım… İnsan onların son olduğunu bilse belki daha dikkatli bakar, bir kelimeyi eksik bırakmaz, bir eli biraz daha uzun tutar. Ama hayat, sonları önceden bildirmezdi. Son olduğunu daha sonra, artık hiçbir şeyi değiştiremeyeceğin zaman anlarsın.

Odada revir kokusu yoğunlaştı.

Ya da Serdar öyle hissetti.

Antiseptik ve eski dolap kokusunun arasına, birden taze demlenmiş çayın ince buğusu karıştı. Loş baştabiplik odası geri çekildi. Selçuk’un varlığı uzaklaştı. Floresan ışığı yerini akşamın yumuşak alacakaranlığına bıraktı.

Serdar, hafızanın içine düştü.

Revirin arkasındaki küçük bahçe.

Bahçe aslında bahçe denemeyecek kadar mütevazıydı. Birkaç eski bank, duvar dibinde bakımsız ama dirençli sardunyalar, Aylin’in ısrarla yaşatmaya çalıştığı birkaç tıbbi bitki, küçük bir zeytin fidanı, yağmurdan sonra su biriken kırık taş döşeme… Revirin ön tarafı askerî düzenin içindeydi; arka bahçe ise sanki Aylin’in kişisel nefes alanıydı. Burada emir sesleri biraz daha uzaktan gelirdi. Burada tabur, kısa bir süreliğine insan boyutuna inerdi.

Akşam içtimasının tok sesleri uzaktan duyuluyordu.

Serdar ve Aylin bankta yan yana oturuyorlardı. Aralarında ne fazla yakın ne de güvenli sayılacak kadar uzak bir mesafe vardı. İki ince belli çay bardağı küçük sehpanın üzerinde duruyordu. Aylin bardağını iki eliyle kavramıştı. Çayın sıcaklığına sığınır gibi değil; düşüncelerini dağıtmamak için bir şeyi sabit tutar gibi.

Günün yorgunluğu yüzüne sinmişti. Ama bu yorgunluk onu çökertmiyor, daha gerçek kılıyordu. Saçlarından birkaç tel ensesine kaçmış, beyaz önlüğünün kolunda küçük bir iyot lekesi kalmıştı. Serdar o lekeyi fark etmiş ama söylememişti. Böyle gereksiz ayrıntıları fark ettiği için kendine kızmıştı.

Aylin ufka bakıyordu.

“Bugün üçüncü kez aynı şeyi düşündüm,” dedi.

Serdar çayından bir yudum aldı.

“Neyi?”

“Biz burada insanları onarıyoruz sanıyoruz.”

Serdar ona döndü.

“Öyle değil mi?”

Aylin bardağın camına başparmağıyla hafifçe dokundu. Çay çizgisinin üzerinde küçük bir buğu halkası oluşmuştu.

“Bazen onarıyoruz. Bazen sadece kanamayı durduruyoruz. Bazen de yaranın üzerine temiz bir bez koyup, hasta dayanabildiği kadar yürüsün istiyoruz.”

Serdar onun bu tür cümlelerine alışkındı. Aylin, mesleğini yalnızca teknik bir alan gibi konuşmazdı. İnsanın bedeniyle ruhu arasındaki o görünmez geçidi hep hesaba katardı.

“Bu kötü bir şey değil,” dedi Serdar. “Sahada bazen hedef budur. Adamı hayatta tutarsın, gerisini sonra yaparsın.”

Aylin başını hafifçe ona çevirdi.

“Sen her şeyi görev cümlesine çevirmeyi nasıl başarıyorsun?”

Bu bir suçlama değildi. Daha çok, uzun süredir gözlediği bir şeyi sonunda seslendirmişti.

Serdar cevap vermek için dudaklarını araladı. Bulduğu cümleler tanıdıktı: Çünkü görev insanı ayakta tutar. Çünkü sahada duyguyla hareket edersen hata yaparsın. Çünkü emir-komuta zinciri, kaosun içinde aklını korumanın tek yoludur. Bunların hepsi doğruydu.

Ama Aylin’in sorduğu şey bu değildi.

O, Serdar’ın neden her yarayı görevle örttüğünü soruyordu.

Aylin yeniden ufka baktı.

“Bazı yaralar dikiş tutmaz Serdar,” dedi.

Cümle sessiz ama keskin çıktı. Sanki uzun süredir içinde dönüp duran bir düşünce, en sonunda yerini bulmuştu.

“Sadece üzerine ince bir deri örteriz ve iyileştiğine inanırız.”

Serdar’ın elindeki çay bardağı havada kaldı.

Bu cümleyi duyduğu anı, yıllar sonra bile aynı berraklıkla hatırlayacaktı. Çünkü bazı cümleler, söylendikleri anda değil, zaman geçtikçe anlam kazanır. O an Serdar yalnızca Aylin’in sesindeki yorgunluğu duymuştu. Yirmi bir yıl sonra ise o cümlenin kendisi için de söylendiğini anlayacaktı.

“Açılan her yara kapanır,” dedi Serdar.

Cümle ağzından çıkar çıkmaz yetersiz kaldı.

Aylin ona baktı.

“Hayır,” dedi. “Bazıları kapanmaz. Sadece insan onunla yaşamayı öğrenir.”

Serdar sustu.

Söylemek istediği birçok şey vardı. Kendi yaralarından söz etmek istedi. Her gece aklından geçen kayıp isimlerden, verdiği emirlerin ardından dönen sessizliklerden, birliğin önünde güçlü görünmek zorunda kalmanın insanın içini nasıl taşlaştırdığından… Daha da derinde, Aylin’in yanında bu taşlığın çatlamasından korktuğunu söylemek istedi.

Ama yapmadı.

Suskunluk, o yıllarda onun en iyi bildiği savunmaydı.

Aylin onun susuşunu bozmadı. Onu mahcup etmek istemezdi. İnsanların açılmaya zorlanınca daha çok kapandığını bilirdi. Bu yüzden yalnızca çayından küçük bir yudum aldı.

Uzakta içtima sesi bitti. Birkaç saniye boyunca tabur garip bir boşlukta kaldı. Sonra dağılma komutunun ardından ayak sesleri, konuşmalar, metal tokaların birbirine çarpması duyuldu.

Aylin elini boynuna götürdü.

Gümüş kolyesini düzeltti.

Serdar’ın bakışı istemsizce oraya kaydı. İnce bir zincirin ucunda küçük bir hayat ağacı motifi vardı. Kökleri ve dalları daire biçiminde birbirine yaklaşıyor, yukarıyla aşağıyı aynı çizgide birleştiriyordu. Akşam ışığı kolyenin üzerinde kısa bir an parladı.

“Yeni mi?” diye sormak istedi Serdar.

Sormadı.

Aylin onun bakışını fark etti.

“Annemindi,” dedi.

Serdar yakalanmış gibi gözlerini başka yere çevirmedi. Sadece sessiz kaldı.

Aylin parmağıyla kolyenin küçük ağacını yokladı.

“Hayat ağacı,” dedi. “Kökü aşağıda, dalları yukarıda sanırız. Ama bazen insan hangisinin kök, hangisinin dal olduğunu karıştırıyor.”

Serdar cümleyi anlamaya çalıştı.

“Yine doktorluktan mitolojiye geçtin.”

Aylin hafifçe gülümsedi. O gülümseme, Serdar’ın zihninde yıllarca yasaklı bir görüntü gibi kalacaktı.

“İkisi birbirinden çok uzak değil. İnsan bedenini açınca da mitolojiye yaklaşıyorsun aslında. Her organ bir hikâye saklıyor. Her yara bir şey anlatıyor.”

Serdar ona baktı.

“Sen fazla şey dinliyorsun.”

“Sen de fazla şey susturuyorsun.”

Bu kez cevap veremedi.

Aylin gözlerini revir binasının arka duvarına, oradan da toprağın kararan çizgisine çevirdi. Yüzündeki ifade değişmişti. Birkaç gündür tabur içinde konuşulan zemin hareketlerinden, revirin önündeki küçük çatlaklardan, garip ölçüm sonuçlarından haberdardı. Selçuk’la bunları tartışmış, eski haritalara bakmış, bölgenin jeolojik yapısıyla ilgili notlar çıkarmıştı. Fakat Aylin’in ilgisi yalnızca bilimsel değildi. Serdar bunu o akşam anlamıştı.

“Toprak bazen sadece çökmez Serdar,” dedi.

Sesi alçalmıştı.

“Bazen bir şeyi açar.”

Serdar’ın içindeki asker hemen devreye girdi.

“Böyle şeylere fazla yaklaşma.”

“Böyle şeyler derken?”

“Anlamadığımız şeylere.”

Aylin başını çevirdi. Gözleri doğrudan onun gözlerindeydi.

“Anlamadığımız şeylerden uzak durursak, hiçbir şeyi anlayamayız.”

“Bazı şeyleri anlamak için fazla bedel ödenir.”

“Bunu nereden biliyorsun?”

Serdar cevap vermek üzereydi. İçinden geçen cümle hazırdı: Çünkü ben bedel ödeten tarafta çok durdum. Çünkü bazen merak, personel kaybı demektir. Çünkü bilinmeyen alan kontrol altına alınmadan kimse yaklaşmaz.

Ama bunların hiçbiri asıl cümle değildi.

Asıl cümle, boğazında sessizce duruyordu.

Ben seni kaybetmekten korkuyorum.

Bu cümle o kadar açıktı ki, söylememek için büyük bir güç harcaması gerekti. Serdar bunu söyleyebilseydi, belki Aylin gülümserdi. Belki kızardı. Belki susardı. Belki hiçbir şey değişmezdi. Ama cümle en azından içeride zehir gibi birikmezdi.

Söylemedi.

Bunun yerine askerî, soğuk ve yetersiz bir cümle kurdu:

“Ben tedbirden yanayım.”

Aylin’in yüzünde çok kısa bir kırgınlık geçti. Öyle küçük bir kırgınlıktı ki, başka biri görmeyebilirdi. Serdar gördü. Gördüğü hâlde yine de geri dönüp cümleyi düzeltemedi.

Aylin çay bardağını sehpanın üzerine bıraktı.

“Biliyorum,” dedi. “Sen hep tedbirden yanasın.”

Bu cümlede bir suçlama yoktu. Ama suçlamadan daha ağır bir kabul vardı. Aylin, Serdar’ın kendini görevle koruduğunu biliyordu. Belki de o yüzden ona fazla yüklenmiyordu. Her insanın zırhını hemen çıkarmasını istemek, onun çıplak kalmasını istemekti.

Serdar o akşam bir şey söylemeliydi.

En azından “kal” demeliydi.

En azından “yaklaşma” derken nedenini açıklamalıydı.

En azından, “Benim korkum görevle ilgili değil,” demeliydi.

Hiçbirini söylemedi.

Hafıza burada bir süre dondu.

Sonra görüntü dağıldı.

Serdar yeniden Selçuk’un odasındaydı.

Elinin altında Aylin’in dosyası, gözlerinin önünde kayıp gecesine ait tutanaklar vardı. Odadaki floresan ışığı geri gelmiş, eski çay kokusu yeniden bayatlamış, revirin duvarları kendi soğukluğuna dönmüştü. Ama flashback’ten dönen Serdar aynı adam değildi. Sanki o banktan kalkıp yirmi bir yılı tek nefeste geçmişti.

Boğazında sert bir yanma vardı.

Gözleri acıyordu ama ağlamadı. Ağlamak, Serdar’ın bilmediği bir şey değildi; yalnızca kendine nadiren izin verdiği bir şeydi. Şimdi de izin vermedi. Nefesini düzenledi. Dosyadaki sayfayı düzeltti. Profesyonel hareketler, dağılan iç dünyasını toparlamak için kullandığı küçük askeri düzenlerdi.

Selçuk alçak sesle sordu:

“İyi misin?”

Serdar ona bakmadan cevap verdi.

“Devam et.”

“Serdar…”

“Devam et dedim.”

Selçuk daha fazla zorlamadı. Ama sesi, az önceki dosya dilinin soğukluğundan farklıydı.

“Son kayıt bu. Revir çevresinde görüldüğü yazıyor. Resmi kayıtta bundan sonrası yok.”

Serdar sayfayı çevirdi.

“Resmi kayıtta,” diye tekrarladı.

Selçuk onun neyi sorduğunu anladı. Çekmeceye bakmadı bu kez. Önündeki dosyanın arka kapağını işaret etti.

“Oraya bak.”

Serdar’ın parmakları dosyanın arka kapağına gitti.

İlk anda yalnızca birkaç ek kâğıt gördü. Sonra kapağın iç yüzüne iliştirilmiş küçük, şeffaf bir delil torbası fark etti. Torba yıllar içinde hafifçe matlaşmıştı. Ağzı mühürlüydü. Üzerinde küçük bir etiket vardı. Tarih, dosya numarası, “şahsi eşya” ibaresi.

Bölüm 1 - 6. Sahne Sıkışan Hakikat - Hayat Ağacı

Serdar’ın kalbi bir an düzensiz attı.

Torbanın içinde gümüş bir kolye duruyordu.

Hayat ağacı.

Zaman, gümüşün parlaklığını biraz karartmıştı ama motifin hatlarını bozamamıştı. İnce dallar hâlâ dairenin içinde yukarı doğru uzanıyor, kökler aşağıda birbirine sarılıyordu. Zincirin bir kısmı kendi üzerine dolanmıştı. Küçük bir düğüm yapmış, sanki yıllardır beklerken bile çözülmemeyi seçmişti.

Serdar’ın nefesi kesildi.

Oda uzaklaştı.

Selçuk, masa, duvarlardaki sağlık afişleri, eski dolap, floresan ışığı, revir kokusu… Hepsi geriye çekildi. Geriye yalnızca o küçük gümüş parça kaldı. Aylin’in o akşam boynunda parlayan, parmaklarıyla düzeltirken Serdar’ın görüp de hakkında tek kelime etmediği kolye.

Annemindi.

Aylin’in sesi, bu kez fısıltı gibi değil, çok yakından geldi.

Serdar elini torbaya doğru uzattı ama dokunmadı. Şeffaf plastiğin üzerinden bile kolyenin soğukluğunu hissedecekmiş gibi oldu. Bu nesne artık delil değildi. Kayıp bir personelin şahsi eşyası değildi. Bir dosya eki hiç değildi.

Bu, Aylin’in yokluğunun ilk kez elle tutulur hâle gelmesiydi.

Serdar yirmi bir yıl boyunca Aylin’i kokuda, seste, cümlede, hatırada taşımıştı. Bunların hepsi acıtırdı ama soyuttu. İnsan soyut acıyla pazarlık yapabilirdi. Onu inkâr edebilir, bastırabilir, başka kelimelerle örtebilirdi.

Ama bir kolye masanın üzerinde durduğunda, yokluk artık nesneleşirdi.

Kaçacak yer kalmazdı.

Selçuk konuştu. Sesi çok alçaktı.

“Üzerinde bulundu.”

Serdar’ın gözleri kolyeden ayrılmadı.

“Nerede?”

“Revirin arka bahçesine yakın. Çukurun olduğu hattın biraz gerisinde. Zinciri kopmuş değildi. Sadece çıkarılmış gibiydi.”

Serdar’ın içinden bir şey geçti. Aylin kolyesini kolay kolay çıkarmazdı. Annesinden kalan bir şeyi, özellikle o gece, sıradan bir dalgınlıkla bırakmazdı.

“Niye raporda yok?”

Selçuk’un cevabı gecikti.

“Var,” dedi sonunda. “Ama şahsi eşya listesinde. Olayla ilişkili görülmemiş.”

Serdar başını yavaşça kaldırdı.

“Olayla ilişkili görülmemiş,” dedi. Kelimeleri tek tek, buz gibi tekrarladı.

Selçuk cevap vermedi.

Serdar yeniden kolyeye baktı. Aylin’in parmakları, o akşam hayat ağacı motifinin üzerinde gezinmişti. “Kökü aşağıda, dalları yukarıda sanırız,” demişti. “Ama bazen insan hangisinin kök, hangisinin dal olduğunu karıştırıyor.”

O zaman bu cümleyi yarım anlamıştı.

Şimdi de tam anlamıyordu.

Ama artık cümlenin bir yere bağlı olduğunu hissediyordu. Aylin’in merakına, toprağın açtığı şeye, çukurun karanlığına, yirmi bir yıl sonra bu odada karşısına çıkan kolyeye… Belki de bazı nesneler yalnızca hatıra değildi. Bazıları, zamanın yanlış kapatılmış yerlerinde sıkışan anlamları taşırdı.

Serdar bunu aklıyla kabul etmedi.

Ama bedeni kabul etti.

Göğsünün ortasında, tam kaburgalarının arasında bir ağırlık hissetti. Sanki kolye torbanın içinde değil de çoktan onun içinde bir yere yerleşmişti.

“Bunu neden şimdi gösteriyorsun?” diye sordu.

Selçuk uzun süre sustu.

“Çünkü dosya Aylin’i anlatmaz,” dedi. “Bunu görünce belki hatırlarsın.”

“Ben unutmadım.”

Cümle hızlı ve sert çıktı.

Selçuk başını eğdi.

“Biliyorum. Ama bazen unutmamak yetmez. İnsan neyi unutmamakta ısrar ettiğini de bilmek zorunda.”

Serdar’ın eli bu kez torbaya dokundu.

Plastik soğuktu. Altındaki gümüş daha da soğuk görünüyordu. Parmak uçları torbanın üzerinde dururken, bir an için revirin arka bahçesindeki çay kokusu tekrar geldi. Aylin’in sesi, içtima sesleri, akşamın kızıllığı, söylenmemiş cümle… Hepsi aynı anda göğsüne yüklendi.

Ben seni kaybetmekten korkuyorum.

Yirmi bir yıl önce söylenmeyen cümle, şimdi artık hiçbir yere varamayacak kadar geç kalmıştı. Ama geç kalmış cümleler yok olmazdı. İnsan onları içinde taşır, bazen bir dosya kapağında, bazen bir koku dalgasında, bazen küçük bir gümüş kolyede yeniden duyardı.

Serdar torbadan elini çekti.

Çünkü biraz daha dokunursa kontrolünü kaybedeceğini anladı.

Dosyanın kapağını kapatmadı. Kolyeye bakmayı da bırakmadı. İki hâlin arasında kaldı. Açık dosya, kapalı hayat. Soğuk evrak, sıcak hatıra. Resmî kayıp, kişisel yas.

Selçuk odanın diğer ucunda sessizce oturuyordu. Bu kez tanık bile değildi sanki. Serdar’ın kendi içinde açılan kapının önünde yalnız kalması gerektiğini biliyordu.

Dışarıda gökyüzü tamamen kararmıştı.

Revirin camına ilk yağmur damlası mı çarptı, yoksa ağaçtan düşen bir yaprak mı değdi, Serdar ayırt edemedi. Kısa, ince bir tıkırtı duyuldu. Sonra bir tane daha. Hava beklediği kararı vermeye başlamıştı.

Serdar ise karar veremedi.

Henüz kolyeyi alamazdı.

Henüz dosyayı kapatamazdı.

Henüz Aylin’in fotoğrafına yeniden bakamazdı.

Ama bir şey artık açılmıştı. Bunu biliyordu. Geri dönüşü olmayan küçük bir kilit, o şeffaf delil torbasının içinde, kararmış gümüşün sessizliğiyle kırılmıştı.

Serdar, hayat ağacı motifine bakarken yirmi bir yıldır ilk kez bir dosyanın değil, bir kalbin kapağını açtığını hissetti.