Yükleniyor...
Bölüm 1 - Eski Bir Görev Emri Kapak Görseli
Rüzgarın Hafızası II
Bölüm 1 - Eski Bir Görev Emri

Nizamiye Görününce

2. Sahne 11 dk okuma 24 okunma
Bölüm 1 - 2. Sahne Sahne Girişi - Nizamiye ve Yalnızlık
Bölüm 1 - 2. Sahne Sahne Girişi - Nizamiye ve Yalnızlık
Bölüm 1 - 2. Sahne Hafıza ve Revir Binası
Bölüm 1 - 2. Sahne Hafıza ve Revir Binası
Bölüm 1 - 2. Sahne İçsel Yabancılaşma - Kimlik Kontrolü
Bölüm 1 - 2. Sahne İçsel Yabancılaşma - Kimlik Kontrolü
Bölüm 1 - 2. Sahne Gece ve Telsiz Paraziti Metaforu
Bölüm 1 - 2. Sahne Gece ve Telsiz Paraziti Metaforu
Bölüm 1 - 2. Sahne Serdar'ın Bakışı - Detay
Bölüm 1 - 2. Sahne Serdar'ın Bakışı - Detay

Aydın tabelasını geçtikten sonra yolun sesi değişti.

Birkaç dakika önce Serdar’ın altında kesintisiz, soğuk ve uzak bir uğultu gibi akan asfalt, şimdi daha ağır, daha tanıdık bir ritme bürünmüştü. Şehrin ilk ışıkları yolun iki yanında seyrek seyrek belirmeye başlamış; akşamüstünün kızılı, beton duvarlara ve ağaçların kararan gövdelerine gri bir perde gibi çökmüştü. Trafik sıklaşmıştı ama Serdar’ın kulağı araç seslerinde değildi. Motorun devrini düşürmüş, sağ elini gazda neredeyse hareketsiz bırakmıştı. Hız azaldıkça rüzgârın uğultusu da geri çekiliyor, yerini kaskın içinde büyüyen başka bir sessizliğe bırakıyordu.

Bu sessizliği tanıyordu.

Operasyon öncesi sessizliğine benziyordu. Henüz kimsenin bağırmadığı, emirlerin verilmediği, ilk temasın kurulmadığı o kısa aralık… Dışarıdan bakıldığında sakin görünen ama içeride herkesin kendi korkusunu, bilgisini ve eksik ihtimallerini yokladığı zaman parçası.

Serdar’ın gözü yol levhalarını takip etti. Bir kavşak, sonra hafif bir eğim, ardından tanıdık duvar hattı… Aydın Jandarma Eğitim Taburu’nun çevre sınırları, akşamın azalan ışığı içinde yavaş yavaş ortaya çıktı. Önce tel örgülerin üstündeki gölgeler seçildi. Sonra duvarın kesintisiz çizgisi. Daha sonra nizamiyenin üzerine düşen sert ışık.

Bariyer daha uzaktan görünüyordu.

Serdar, ana girişe birkaç yüz metre kala sağa yanaştı. Yolun genişleyen banketi, geçmişte defalarca araçların kısa süreli durduğu, şoförlerin sigara yaktığı, erlerin sevk evrakını kontrol ettiği sıradan bir bekleme alanıydı. Şimdi ona, bir mahkeme salonunun kapısından önceki son boşluk gibi göründü.

Motoru yavaşça kenara aldı. Ön frenin hafif dokunuşuyla makine öne doğru kapanır gibi oldu, sonra dengelendi. Serdar sol ayağını asfalta koydu. Botunun tabanı yolu yokladı. Motorun titreşimi hâlâ dizlerinin içindeydi. Birkaç saniye boyunca kontağı kapatmadı. Sanki motorun sesi kesilirse, geriye ne kalacağını görmekten çekiniyordu.

Sonra anahtarı çevirdi.

Motor sustu.

Sessizlik, beklediğinden daha sert geldi.

Bölüm 1 - 2. Sahne Sahne Girişi - Nizamiye ve Yalnızlık

Kulağında önce hâlâ motor çalışıyormuş gibi ince bir uğultu kaldı. Sonra o da çekildi. Rüzgâr, kaskın dış yüzeyinde cılız bir ıslık gibi gezindi. Uzakta bir köpek havladı. Nizamiyeden taraf bir metal sesi duyuldu; muhtemelen bariyerin mekanizması ya da bir askerin silah kayışına dokunan tokaydı. Bu küçük sesler, sessizliği azaltmadı. Aksine daha belirgin hâle getirdi.

Serdar kaskını çıkardı.

Akşam havası yüzüne sıcak ve ağır çarptı. Saçlarının diplerinde birikmiş teri, ensesine doğru inen serin bir çizgi gibi hissetti. Kaskı gidonun üzerine astı. Eldivenlerini çıkarmadı. Elleri hâlâ görevdeymiş gibi kapalı kalmak istiyordu.

Karşısındaki nizamiye, yıllar içinde değişmişti.

Duvarlar boyanmış, giriş hattı yenilenmiş, kamera sistemleri daha görünür hâle gelmişti. Eski kulübenin yerinde daha düzgün, daha temiz, daha resmî bir yapı duruyordu. Bariyerin kırmızı beyaz çizgileri parlaktı. Nöbetçi erin durduğu noktanın üzerinde beyaz ışık yanıyordu. Her şey olması gerektiği kadar düzenliydi. Askerî tesislerde düzen, insana güven vermek için vardır. Fakat Serdar o düzene bakınca güven değil, bastırılmış bir dosyanın üzerine çekilmiş düzgün bir kapak gördü.

Mekân değişmişti.

Ama mekânın sakladığı şey değişmemişti.

Serdar’ın bakışları, emekli olduktan sonra bile kaybolmayan bir alışkanlıkla çevreyi taramaya başladı. Gözleri nizamiyeyi bir resim gibi değil, bir durum raporu gibi okuyordu. Bariyerin açılma mesafesi. Nöbetçinin durduğu açı. Kulübenin camından içeri düşen ışık. Duvar dibindeki kamera. Tel örgünün gerisindeki karanlık bölge. Soldaki servis yolu. Sağdaki ağaç hattı. Giriş çıkış için ayrılan şeritlerin genişliği.

Bedeninin bir yanı hâlâ buraya aitti.

Bu fark ediş, beklemediği kadar ağır geldi.

Bir insan, yıllar önce çıktığı bir kapıya döndüğünde orayı yabancı bulacağını sanır. Oysa asıl sarsıcı olan yabancılık değildi. Tanıdıklıktı. Serdar nizamiyeye baktığında, hiçbir şeyin onu tamamen dışarıda bırakmadığını gördü. Duvarların rengi değişmişti ama içindeki refleks aynı kalmıştı. Bir askerî birliğin kokusunu, akşamüstü ışığını, nöbet değişimine yakın o küçük gerginliği bedeni hâlâ tanıyordu.

Tabur bahçesinden gelen koku, rüzgârın yön değiştirmesiyle ona kadar ulaştı.

Çam iğnesi. Toz. Isınmış beton. Uzaktan karavana kazanlarından süzülen sulu yemek kokusu. Yağmur bekleyen toprağın boğuk nefesi. Ve bütün bunların altında, sadece askerî bölgelerde hissedilen o tarif edilmesi zor karışım: cilalı bot, eski boya, demir, ter, disiplin.

Serdar gözlerini kısa bir an kapatmadı ama görüntü yine de değişti.

Bugünkü nizamiye geri çekildi. Yerine daha eski, daha karanlık, daha telaşlı bir görüntü geçti. Genç erlerin koşturduğu, rütbelilerin birbirine kısa ve sert cümlelerle seslendiği, telsizlerin cızırdadığı bir gece… Işıklar yetmiyordu. Herkesin elinde fener vardı ama hiçbir fener karanlığı gerçekten açamıyordu.

Gözlerini nizamiyeden ayırıp içerideki yapılara çevirdi.

Koğuşların kiremit rengi çatıları, idari binanın sert hatları, eğitim alanına uzanan yol, bayrak direğinin akşam rüzgârında hafifçe titreşen ipi… Hepsi birer işaret gibiydi. Fakat Serdar’ın aradığı şey bunların hiçbiri değildi. Bakışları, kendi iradesinden önce oraya kaydı.

Revir binasına.

Biraz geride, diğer yapılardan hafifçe ayrılmış, tek katlı, eski bir yapıydı. Günün son ışığı duvarlarının üzerine tam düşmüyor; bina, kendi gölgesinin içinde duruyordu. Pencerelerden biri loştu. Çatının kenarında kuş pislikleri, eski yağmur izleri ve yılların bıraktığı koyu lekeler seçiliyordu. Aslında sıradan bir askerî revir binasıydı. Basit, işlevsel, fazla iddiası olmayan bir yapı.

Ama Serdar için o bina bir revir değildi.

Bir kırılma noktasıydı.

İnsanın hayatında bazı yerler vardır; haritada küçük görünür, bellekte ülke kadar yer kaplar. Revir binası Serdar’ın belleğinde böyle duruyordu. İçinde pansuman yapılmış, ateşi çıkan erlere serum takılmış, raporlar yazılmış, reçeteler düzenlenmişti. Bütün bunlar doğrudur. Fakat Serdar’ın hafızası binayı bunlarla değil, önündeki karanlıkla hatırlıyordu.

O karanlık aniden geri geldi.

Revirin önü.

Gece.

Beton zeminde hiç olmaması gereken bir açıklık vardı. Önce küçük bir çökme sanılmıştı. Birkaç taş yerinden oynamış, zemin yağmurdan yumuşamış, altından eski bir boşluk çıkmış gibi düşünülmüştü. Böyle açıklamalar ilk anda insanı rahatlatır. Çünkü insan bilmediği şeye hemen bir ad vermek ister. Ad verirse kontrol ettiğini sanır.

Çukurun etrafına kırmızı beyaz emniyet şeridi çekilmişti. Şerit rüzgârda çırpınıyor, fener ışıkları altında bazen kan gibi parlıyor, bazen soluk bir bez parçasına dönüşüyordu. Bir yüzbaşı, “Sit alanı olabilir komutanım,” demişti. Bir başkası, “Eski bir sarnıç ya da mahzen olabilir,” diye eklemişti. Birileri jeolojik çöküntüden söz etmişti. Herkes kendi bilgisi kadar konuşuyordu.

Bölüm 1 - 2. Sahne Hafıza ve Revir Binası

Ama çukur, onların kelimelerine uymuyordu.

Serdar o gece çukurun başında çömelmişti. Gençti. Daha hızlı karar veriyor, daha az şüphe ediyordu. Üniformasının omuzlarında taşıdığı sorumluluğun ağırlığını biliyordu ama hayatın bazı sorularının askeri talimatnamelerden büyük olabileceğini henüz bilmiyordu.

“Halat,” demişti.

Yılmaz Demir hemen hareket etmişti. Emir tekrar edilmeden, neyin istendiğini anlamıştı. Depodan getirilen halatın ucuna ağır bir demir parçası bağlanmıştı. Yılmaz düğümü kendi eliyle kontrol etmiş, sonra Serdar’a bakmıştı. O bakışta ne korku vardı ne acele. Sadece sessiz bir itirazın gölgesi vardı.

Komutanım, bu iş normal değil.

Bunu söylememişti. Söylemesine gerek de yoktu.

Halat aşağı bırakılmıştı.

On metre.

Yirmi.

Otuz.

Kırk.

Halat, çukurun kenarına sürtünmeden, duvara çarpmadan, sanki görünmeyen düz bir kuyunun içinden iniyordu. Demir parçasının bir yere değmesini beklemişlerdi. Küçük bir çarpma sesi. Taşa sürtünme. Toprakla temas. Suyun şapırtısı. Herhangi bir şey.

Hiçbir şey gelmemişti.

“Komutanım, ip bitiyor,” demişti bir er.

Bölüm 1 - 2. Sahne Gece ve Telsiz Paraziti Metaforu

Serdar’ın telsizi o anda cızırdamaya başlamıştı. Önce sıradan parazit sanmıştı. Sonra sesin frekans değiştirmediğini, kesintinin yalnızca telsizde değil havada da varmış gibi yayıldığını hissetmişti. Kulaklıktan gelen mekanik uğultu, insan seslerini yutuyor; emirler tamamlanmadan parçalanıyordu.

Selçuk genç bir tabip teğmendi o zaman. Revir kapısının önünde durmuş, bir elinde telsiz, diğer eliyle gözlüğünü düzeltmeye çalışıyordu. Yüzündeki ifade, mesleki merakla korkunun arasına sıkışmıştı. Aylin ise birkaç adım ötede, çukurun kenarına Serdar’ın istediğinden daha yakın bir yerde duruyordu.

Aylin’in yüzü fener ışığında solgun görünüyordu ama gözleri canlıydı.

Korkmuştu; Serdar bunu görmüştü. Ama Aylin’in korkusu geri çeken bir korku değildi. Anlamaya iten bir korkuydu. Bilim insanlarının tehlikeli merakı vardı onda. Dünyanın düzenine uymayan bir şey gördüğünde uzaklaşmak yerine yaklaşıyor, adını bulmak istiyordu.

“Yaklaşmayın,” demişti Serdar.

Aylin ona dönüp bakmıştı.

O bakışta, yıllar sonra bile Serdar’ın içini yakan bir şey vardı. Ne itaatsizlik ne meydan okuma. Sadece şu basit ve sarsıcı soru: Ya cevap oradaysa?

Görüntü bir anda dağıldı.

Serdar yeniden bankette, motorunun yanında duruyordu. Akşamüstü griye dönmüş, nizamiye ışıkları daha belirginleşmişti. Ensesi terlemişti. Soğuk bir çizgi gömleğinin yakasından aşağı iniyordu. Kaskı gidonda sallanıyor, motorun soğuyan metalinden çıtırtıya benzer ince sesler geliyordu.

Derin bir nefes aldı.

Anıyı burada kesti. Daha ileri gitmesine izin verirse, o gece yeniden aynı yere varacaktı. Çukurun başına. Eksilen sayıya. Tutanağa. Firar kelimesine. Aylin’in yokluğuna.

Hayır.

Şimdi parçalanma zamanı değildi.

Gözlerini yeniden revir binasına dikti. Binanın önündeki beton zemin buradan tam seçilmiyordu. Ağaçlar ve araç park alanı görüşü kısmen kapatıyordu. Yine de Serdar nereye bakması gerektiğini biliyordu. Bazı yerleri insan gözleriyle değil, yarasıyla bulurdu.

Soru zihninde bu kez kaçınılmaz bir açıklıkla kuruldu.

Onlar gerçekten kayboldu mu?

Yoksa biz o gece yanlış kapıyı mı kapattık?

Bu soru, Didim’den beri kaskının içinde uğuldayan bütün seslerin merkezine oturdu. Murat Erkmen’in geçmişi sahiplenme fikri, telsiz paraziti, Aylin’in yaralarla ilgili cümlesi, Yılmaz’ın sessiz itirazı… Hepsi aynı noktaya bağlanıyordu. Hakikat, bir yerde açıkta durmuyordu. Üzeri örtülmüş, adı değiştirilmiş, dosyalanmış ve rafa kaldırılmıştı.

Serdar motorun gidonunu tuttu.

Tabura yürüyerek yaklaşmak istedi. Motoru çalıştırıp kapıya kadar gitmek daha kolaydı ama kolay olan şu an ona doğru gelmedi. Motoru yanında yavaşça itti. Tekerlek banketten asfalta indiğinde küçük taşlar çıtırdadı. Bu ağır ilerleyiş, ona garip biçimde doğru geldi. Sanki birliğe dönmüyor, bir cenaze alayının en önünde sessizce yürüyordu.

Nizamiyeye yaklaştıkça nöbetçinin duruşu değişti. Genç er önce başını kaldırdı, sonra gözleri Serdar’ın üzerinde kısa bir tarama yaptı. Motor, sivil kıyafet, yaş, duruş, bakış… Askerlik insana insanı hızlı okumayı öğretirdi; genç er de kendi payına düşeni yapıyordu. Silah kayışını küçük bir hareketle düzeltti. Omuzlarını dikleştirdi.

“İyi akşamlar,” dedi er. Sesi prosedür gereği kararlıydı ama yaşının gençliği içinden hâlâ duyuluyordu. “Kimlik alabilir miyim?”

Serdar birkaç saniye cevap vermedi.

Bu kapıdan yıllar önce geçişini hatırladı. O zaman kimlik göstermemişti. Emirle girmişti. Yetkiyle girmişti. İçeride onu bekleyenler, yüzüne bakıp rütbesini değil sorumluluğunu görürdü. Giriş çıkış kayıtları, nöbetçi talimatları, araç listeleri… Bunların hepsi düzenin parçasıydı ama Serdar o düzenin dışındaki biri değildi. O düzenin içindeydi.

Şimdi ise bir camın önünde duruyor, cebinden kart çıkarıyor, onay bekliyordu.

Zaman, bazen insanı yaşlandırmaktan daha fazlasını yapardı. Onu kendi geçmişinin ziyaretçisine çevirirdi.

Sol elini ceketinin iç cebine attı. Emekli kimlik kartını çıkardı. Kart, parmaklarının arasında gereğinden hafif duruyordu. Üzerindeki fotoğrafa bakmadı. İnsan bazı resimlere bakarsa, kendinden ne kadar uzaklaştığını daha net görürdü.

Bölüm 1 - 2. Sahne İçsel Yabancılaşma - Kimlik Kontrolü

Kartı nöbetçiye uzattı.

Er iki eliyle aldı. Önce karta, sonra Serdar’a baktı. Kısa bir kontrol yaptı. Kulübenin içindeki görevliye bir şey söyledi. İçeriden başka bir asker camın arkasında belirdi; bilgisayar ekranından ya da kayıt listesinden bir şey kontrol etti. Bütün işlemler normaldi. Hatta fazla normaldi. İşte bu yüzden Serdar’ın içine oturuyordu.

Bir zamanlar burada olağanüstü bir gece yaşanmıştı.

Şimdi her şey usulüne uygundu.

Bariyerin arkasında birkaç er yürüyordu. Uzakta bir araç çalıştırıldı. Bir yerden çatal kaşık sesi geldi; muhtemelen yemekhane tarafındandı. Bayrak direğinin ipi rüzgârla hafifçe direğe vuruyor, düzenli aralıklarla ince bir metal sesi çıkarıyordu. Serdar bu sesleri tek tek kaydetti. Hafıza bazen insanın istemediği kadar iyi çalışırdı.

Nöbetçi er geri döndü. Kartı bariyerin altından uzattı ve selam verdi.

“Buyurun komutanım.”

Komutanım.

Kelime Serdar’ın göğsünde beklemediği bir yere dokundu. Bu hitabı yıllarca duymuştu. Sayısız kez. Emirlerin, raporların, telsiz konuşmalarının, nöbet değişimlerinin arasında sıradan bir kelimeye dönüşmüştü. Ama şimdi, emeklilik kimliğinin ardından gelen bu genç ve temiz sesli hitap, ona hem ait olduğu yeri hem de artık orada olmadığını aynı anda hatırlattı.

Serdar selamı başıyla aldı.

“Sağ ol evlat.”

Kendi sesi kontrollüydü. İçindeki sarsıntı dışarı çıkmadı. Çıkmamalıydı. Genç er, karşısındaki adamın hangi geceden geçtiğini, hangi dosyanın yükünü taşıdığını, bu kapıya gelmeden önce içinde kaç kez geri döndüğünü bilemezdi. Bilmesine gerek de yoktu. Her nöbetçi yalnızca kendi vardiyasını tutardı. Bazı nöbetler ise insana yıllar sonra devredilirdi.

Bariyer yavaşça kalktı.

Mekanizmanın sesi akşam sessizliğinde uzadı. Serdar motoru yeniden çalıştırmadı. Birkaç adım daha onu yanında itti. Sanki motorun gürültüsü, bu eşiği geçerken fazla kaba kaçacaktı. Tekerlek bariyerin çizgisini geçtiği anda, taburun iç havası yüzüne çarptı. Aynı çam, aynı toz, aynı metal, aynı yemek kokusu… Ve bunların altında, kimsenin tutanağa yazmadığı başka bir şey.

Bekleyen bir hafıza.

Serdar bir kez daha revir tarafına baktı. Binanın gölgesi koyulaşmıştı. Pencerelerinden biri, akşamın son ışığını kısa bir an yansıtıp sonra karardı. O kararmada Serdar, eski bir kapının yavaşça aralandığını hissetti.

Bölüm 1 - 2. Sahne Serdar'ın Bakışı - Detay

Kimlik kartını ceketinin iç cebine yerleştirdi. Parmakları kartın kenarında bir an durdu. O küçük plastik parçası, onu içeri sokmaya yetmişti. Ama Serdar biliyordu; asıl geçmesi gereken kapı bariyer değildi.

O kapı yıllar önce revirin önünde açılmış, sonra korkuyla, aceleyle ve yanlış kelimelerle kapatılmıştı.

Şimdi yeniden önündeydi.

Kimlik kartı bariyerin altından geri uzatıldığında, Serdar ilk kez anladı: Bazı kapılar insanı içeri değil, kendi içine alırdı.