Yükleniyor...
Bölüm 2 - Revirdeki Uçurum Kapak Görseli
Rüzgarın Hafızası II
Bölüm 2 - Revirdeki Uçurum

Tarhun’un Girişi

4. Sahne 13 dk okuma 21 okunma
Bölüm 2 - 4. Sahne İsimle Gelen Sarsıntı
Bölüm 2 - 4. Sahne İsimle Gelen Sarsıntı
Bölüm 2 - 4. Sahne Eski Görevin Yankısı
Bölüm 2 - 4. Sahne Eski Görevin Yankısı

Ses, kalabalığın üzerine bir emir gibi indi.

Serdar kelimeyi anlamadı. Kulağına yabancı, sert ve taşlı bir hece gibi çarptı. Fakat anlamamak, o sesin etkisini azaltmadı. Çünkü bazı sesler sözlükle değil, bedenle anlaşılırdı. Bu ses, yıllar boyunca gürültüyü kesmeye, dağılmış insanları hizaya sokmaya, şiddetin yönünü değiştirmeye alışkın bir adamın sesiydi.

Kalabalık ikiye yarıldı.

Yırtıcı merakla Serdar’ın üzerine kapanan insanlar, önce omuzlarından itildiler sandılar. Sonra kendiliklerinden geri çekildiklerini fark ettiler. Çocuklar tozun içinde geriye kaçtı. Hamallardan biri yükünü düşürmemek için dizlerini büküp yana çekildi. Bıçaklı liderin yüzündeki alaycı ifade sertleşti. Çevredeki uğultu devam ediyordu ama halkanın içindeki hava değişmişti. Biraz önce Serdar’ı ganimet gibi tartan kalabalık, şimdi kendi hesabına yeni bir ağırlık eklemek zorunda kalmıştı.

Tozun ve güneşin içinden bir adam yürüdü.

Devasa değildi yalnızca.

Bazı adamlar iri olurdu; cüsseleriyle yer kaplar, girdikleri yerde gölge yapardı. Bu adam öyle değildi. O, yer kaplamıyor; alanı değiştiriyordu. Kalabalığın ona açtığı boşlukta ilerlerken, etrafındaki insanların ayakları, bakışları ve nefesleri bile onun ağırlığına göre yer değiştiriyordu. Elinde kısa saplı ağır bir demirci çekici vardı. Başka bir adamın elinde olsa kaba bir alet gibi dururdu. Onun elinde ise silaha dönüşmeden önce bile düzen kuran bir nesneydi.

Serdar ilk bakışta çekici görmedi.

Onun için asıl tehlike ya da güç, elindeki metalde değildi.

Duruşundaydı.

Adamın omuzları gerideydi. Göğsünü kalabalığa şişirmiyor, güç gösterisi yapmıyordu. Ayakları mermer tozlu zemine gereğinden fazla açılmadan, fakat her yöne dönebilecek dengeyle basıyordu. Sol ayağı yarım adım öndeydi; bu, saldırı için acele eden bir duruş değil, alan kapatan bir duruştu. Ağırlığını topuklara değil, ayak tabanının ön kısmına dağıtmıştı. Ani hamleye hazırdı ama hamleye muhtaç değildi.

Serdar’ın gözleri yüzüne değil, hareketlerine takıldı.

Adam kalabalığı taramadı. Gürültüye bakmadı. Onu izleyen çocuklarla, meraklı hamallarla, uzaktan bakan pazarcılarla ilgilenmedi. Önce bıçaklı lideri buldu. Sonra solundaki sinsi adamı. Sonra kaçış hattını tutan üçüncü kişiyi. Boştaki eli, çekicin ağırlığını dengelemekten çok mesafe ölçüyor gibiydi. Dirseği gövdesine yakın, bileği rahat, omzu gevşekti. Saldırmadan önce alanı kapatmıştı.

Bu, sokak kavgası bilen bir demircinin refleksi değildi.

Bu, nizamiye önünde ayakta durmayı öğrenmiş bir bedenin refleksiydi.

Serdar’ın boğazı kurudu.

Yıllar, toz, kan, düşüş, zaman, antik şehir, yabancı dil, güneş… Hepsi bir an için geri çekildi. Karşısındaki adamın duruşunda, Serdar yirmi bir yıl önce kaybettiği bir şeyi gördü. Yüz henüz tam seçilmiyordu. Saçlar daha uzundu. Sakal farklıydı. Ten güneşten koyulaşmış, beden başka bir çağın emeğiyle yeniden yoğrulmuştu. Ama bazı şeyler değişmezdi.

Bir adamın tehlikeyi ilk nereden okuduğu.

Bir adamın kalabalıkta kimin lider olduğunu nasıl seçtiği.

Bir adamın emir beklemeden doğru boşluğu nasıl kapattığı.

Serdar’ın dudakları kendi iradesinden önce hareket etti.

Bölüm 2 - 4. Sahne İsimle Gelen Sarsıntı

“Yılmaz…”

İsim, mermer tozunun ve yabancı bağırışların arasında çok alçak kaldı. Belki kimse duymadı. Belki yalnızca Serdar duydu. Ama gelen adam duydu.

Ya da bedeninin bir yeri duydu.

Adamın adımı yarım an aksadı. Çok küçük bir kesinti. Bir göz kırpması kadar. Omuzları düşmedi, bakışı dağılmadı, çekici tutan eli gevşemedi. Fakat Serdar gördü. O isim, adamın zihnine ulaşmamıştı belki. Ama bedenine çarpmıştı. Sanki unutulmuş bir yara, eski bir basınçla içeriden yoklanmıştı.

Adamın bakışı bir an Serdar’a kaydı.

Göz göze geldiler.

Serdar’ın göğsünde bir şey sıkıştı.

Yılmaz’ın bakışını aradı. O bakıştaki sessiz sadakati, emirden önce emri anlayan o berrak dikkati, çukurun kenarındaki “Düğüm sağlam komutanım” diyen güveni aradı.

Bulduğu şey başkaydı.

Sertlik.

Yabancılık.

Kuşku.

Ama o yabancılığın altında, henüz kendine ad bulamamış bir tanıma sarsıntısı vardı. Adam Serdar’ı tanımıyordu. Fakat Serdar’ın sesi, duruşu, belki de isminde taşıdığı eski emir tonu, onun içinde susturulmuş bir yere değmişti.

Solak lider bir şey söyledi.

Bu kez sesinde alaydan çok huzursuzluk vardı. Gelen adamın karşısında hemen geri çekilmek istemiyor, ama kalabalığın önünde korkusunu da belli etmek istemiyordu. Bıçağını daha görünür tuttu. Serdar onun dirseğindeki gerginliği gördü. Tehdit sürüyordu.

Gelen adam cevap verdi.

Tek cümle.

Kısa.

Sert.

Serdar anlamadı. Ama kalabalık anladı. Çünkü bir dalgalanma oldu. Çocuklar biraz daha geri çekildi. Hamallar bakışlarını yere indirdi. Bıçaklı lider ise çenesini kaldırdı. Bu, itaat etmeyeceğini göstermek isteyen küçük adamların yaptığı türden bir hareketti.

Adamın adı kalabalığın içinden fısıltı gibi geçti.

“Tarhun.”

Bir kişi söyledi. Sonra başka biri. Sonra uğultunun içinde ad tekrarladı.

Tarhun.

Serdar bu ismi işitti ama içine almadı. Onun karşısındaki adamın adı başka bir yerden geliyordu.

Yılmaz Demir.

Solak lider işaret verdi.

Aynı anda iki adam saldırdı.

Tarhun ileri atılmadı; saldırının ona gelmesini bekledi. Bu küçük tercih, Serdar’ın şüphesini daha da derinleştirdi. Tecrübesiz güçlü adam öne fırlar, gücünü ilk darbede harcardı. Tarhun alanı korudu. Bıçaklı adam sağ çaprazdan içeri girerken, Tarhun çekici kaldırıp savurmadı. Çekicin sapını kısa bir bariyer gibi kullandı, bıçağın yönünü kırdı, boş eliyle adamın omzunu yakaladı ve onu kendi dengesinin dışına itti.

Vuruş vahşi değildi.

Kontrollüydü.

Gerektiği kadar sertti.

Adam toza yuvarlandı. Tarhun onun peşinden gitmedi. Çünkü ikinci tehdit hâlâ ayaktaydı. Başını çevirmeden, göz ucuyla diğer saldırganın açısını aldı. Çekicin ağırlığını solundan sağına geçirdi. Bütün hareketleri, Serdar’ın yıllarca eğitim alanlarında gördüğü bir şeyi hatırlatıyordu: gücü gösteri için değil, alan kontrolü için kullanmak.

Serdar dizinin üzerinde doğruldu.

Kaburgaları ağrıyor, omzu kanıyordu. Birkaç dakika önce üzerine kapanan kalabalık hâlâ çok yakındaydı. Şimdi bütün dikkat Tarhun’a dönmüştü ama Serdar bunun geçici olduğunu biliyordu. Güçlü bir figür geldiğinde kalabalık önce durur; sonra iki şeye bakar: o figür gerçekten ne kadar güçlü, yanında duran yaralı adam hâlâ alınabilir mi?

Serdar yerde kalamazdı.

Mermer bloğa tutunarak ayağa kalkmaya çalıştı. Dizleri itiraz etti. Gözünün önünde kısa bir kararma oldu. Yine de doğruldu. Tarhun’un sol arkasında bir boşluk gördü. Bıçaklı lider, Tarhun’un dikkatini karşıdaki adama çekmişken sol kör hatta doğru kayıyordu.

Bölüm 2 - 4. Sahne Eski Görevin Yankısı

Serdar’ın ağzından komut çıktı.

“Solu kapat!”

Türkçe.

Keskin.

Hiç düşünmeden, yıllarca aynı birlik içinde verilmiş bir emir gibi.

Tarhun’un anlamaması gerekirdi.

Anlamadı da.

En azından yüzünde anlama yoktu.

Ama bedeni emri aldı.

Serdar’ın sesi havaya düşer düşmez Tarhun sol ayağını yarım adım çevirdi, omzunu kapattı ve çekicin sapını sol hattına indirdi. Bıçaklı liderin hamlesi boşa çıktı. Bıçak demire çarpıp yan kaydı. Tarhun boş eliyle adamın bileğini yakaladı ve tek bir dönüşle onu dizlerinin üzerine indirdi.

Serdar’ın nefesi kesildi.

Bu, tesadüf değildi.

Bir yabancı dilde söylenmiş, anlamını bilmediği bir komut, bedeninin içinde doğru yere gitmişti. Tarhun kelimeyi anlamamıştı ama emir tonunu, zamanlamayı, tehdidin yönünü ve sesi tanımıştı. Ya da tanımak demek fazla iddialıydı. Belki bedenin daha eski, daha derin bir yeri hatırlamıştı.

Bazen akıldan önce kas hatırlardı.

Tarhun lideri sertçe itti. Adam toza kapaklandı. Fakat kavga bitmemişti. Kalabalık korkuyla açıldı ama bıçaklı adamın arkasındaki üçüncü kişi, Tarhun’un sırtına doğru kaydı. Kısa, sivri bir kama çıkarmıştı. Serdar’ın gözleri kama ucundaki güneş parıltısını yakaladı.

Mesafe fazlaydı.

Bağırmaktan başka seçeneği yoktu.

“Yat!”

Tarhun anında eğildi.

Öyle hızlı, öyle doğru bir zamanda eğildi ki, Serdar’ın zihninde bir an için modern bir çatışma sahnesi açıldı. Dar sokak değil, karanlık bir operasyon hattı. Arkadan gelen mermi sesi. “Yat!” komutu. Ve Yılmaz’ın hiç itiraz etmeden yere kapanışı.

Kama, Tarhun’un başının üzerinden boş geçti.

Serdar bütün ağrısına rağmen ileri atıldı. Sağ dizi onu yarı yolda bırakacak gibi oldu ama momentumunu kullandı. Arkadan gelen saldırganın bileğine girdi, kolunu dışa doğru çekti, ayak bileğine çelme taktı. Adam kendi hamlesinin ağırlığıyla öne savruldu ve yüzüstü toza düştü. Kama elinden çıktı, taşların arasında kaydı.

Serdar onu almak istedi.

Ama omzundaki acı gözünü kararttı.

Bir saniye sendeledi. Bu bir saniyede Tarhun doğruldu ve çekicin düz tarafını, yerdeki saldırganın elinin yanına indirdi. Vurmadı. Ama çekicin taşta çıkardığı tok ses, vurursa ne olacağını herkese anlattı.

Kalabalık geri çekildi.

Solak lider tozun içinde kalkmaya çalışıyordu. Burnundan değil ama ağzının kenarından kan geliyordu. Gözleri Tarhun’daydı. Sonra kısa bir an Serdar’a baktı. Bu bakışta artık açgözlülük kadar hesap da vardı. Yaralı yabancı yalnız değildi. Ya da en azından şu an yalnız görünmüyordu. Bu, ganimeti pahalı hâle getirirdi.

Tarhun bir cümle daha söyledi.

Bu kez sesi daha alçaktı.

Ama daha tehlikeliydi.

Serdar kelimeyi anlamadı. Kalabalık anladı. Bıçaklı lider dişlerini sıktı, yerdeki bıçağına baktı, sonra Tarhun’un çekicine. Tereddüt etti. Bu tereddüt, kaybettiği andı.

Çocuklardan biri bağırdı.

Bir kadın uzaklaştı.

Halka gevşedi.

Sonra birden dağıldı.

İnsanlar sanki az önce orada toplanmamış gibi kendi yönlerine akmaya başladılar. Hamallar yüklerini yeniden omuzladı. Çocuklar daha güvenli bir mesafeden bakmaya devam etti. Bıçaklı lider geri çekilirken Serdar’a değil, Tarhun’a baktı. Bu hesap kapanmamıştı; yalnızca ertelenmişti. Üçüncü adam yerdeki kamayı aldı, liderin peşinden sokak aralığına kaydı.

Toz yavaşça çöktü.

Serdar nefes nefese kalmıştı. Ayakta duruyordu ama ağırlığını mermer bloğa vermese düşebilirdi. Omzundan sıcak kan sızıyordu. Kaburgalarının altı her nefeste batıyor, sağ dizinde nabız gibi bir ağrı atıyordu. Ama bütün bunlar, karşısındaki adamın varlığı yanında geri planda kalmıştı.

Tarhun ona döndü.

Tam olarak baktı.

Şimdi yüzünü daha net görüyordu Serdar. Sakal, güneş, yaş, başka bir çağın emeği ve yorgunluğu yüz hatlarını değiştirmişti. Ama çene çizgisindeki sertlik, gözlerin çevresindeki ağır dikkat, omuzların taşıdığı sessiz kuvvet… Bunlar Yılmaz’dı. Eksik olan şey bakışın içindeki tanıma idi.

Serdar’ın içinde sevinç gibi başlayan şey, anında acıya dönüştü.

Yılmaz’ı bulmuştu.

Ama Yılmaz onu bulmamıştı.

Karşısındaki adam, bedeninde Yılmaz’ın duruşunu, reflekslerini, disiplinini ve tehlike sezgisini taşıyordu. Fakat ruhunun kapıları kapalıydı. Serdar’ın bildiği adam orada bir yerdeydi; fakat yüzeye çıkmıyordu. Bir insanın bedenini bulup ruhuna ulaşamamak, kayıptan daha garip bir acıydı.

Serdar bunu o an öğrendi.

Tarhun çekici omzuna almadı. Gösterişli bir hareket yapmadı. Aleti yanında, hazır pozisyonda tuttu. Bu da tanıdıktı. Yılmaz da tehlike tamamen bitmeden silahını dinlenme pozisyonuna almazdı.

Tarhun sert bir sesle bir şey sordu.

Serdar anlamadı.

Sözcükler hâlâ yabancıydı. Fakat bu kez cümlenin yapısında bir şey ona daha yakın geldi. Sanki kelimelerin anlamı kapalı bir kapının arkasındaydı; ama kapının aralıklarından ton sızıyordu. Tarhun’un sorusu şuydu büyük ihtimalle: Kimsin? Nereden geldin? Neden buradasın? Seni kim gönderdi?

Serdar cevap vermek için ağzını açtı.

Ne söyleyecekti?

Ben Serdar Yalın, emekli subayım mı?

Aydın Jandarma Eğitim Taburu’ndan geldim mi?

Yirmi bir yıl önce kaybolan silah arkadaşımı arıyorum mu?

Sen Yılmaz Demir’sin mi?

Bunların hiçbiri bu dünyada anlam taşımıyordu. Ama bir tanesi yine de söylenmeliydi.

Serdar, Tarhun’un gözlerinin içine baktı.

“Yılmaz Demir.”

Tarhun’un yüzü taşlaştı.

Bu kez titreme daha belirgin değildi ama daha derindi. Dışarıdan bakan biri yalnızca kaşlarının hafifçe çatıldığını, çenesinin sertleştiğini, çekici tutan parmaklarının sıkıldığını görürdü. Serdar ise daha fazlasını gördü. Bu isim Tarhun’un zihnine yine ulaşmamıştı. Ama onun içinde bir yerde, açılmaması gereken eski bir kapıya vurmuştu.

Tarhun yavaşça bir adım attı.

Aralarındaki mesafe kısaldı.

Serdar geri çekilmedi. Çekilemezdi de; arkasında mermer blok vardı. Ama asıl sebep bu değildi. Yılmaz’ın karşısında geri çekilmek istemedi. Hatta bu adam artık kendisine Yılmaz demese bile.

Tarhun kendi göğsüne başparmağıyla dokundu.

“Tarhun,” dedi.

İsmini bir kalkan gibi söyledi.

Bu ocağın, bu şehrin, bu bedenin adı buydu. Kimliğini savunur gibi. Serdar’ın ona giydirmeye çalıştığı yabancı isme karşı kendi varlığını sertçe yere çakıyordu.

Serdar başını çok az salladı.

“Tarhun,” diye tekrarladı.

Adamın gözlerinde kısa bir onay değil, temkin belirdi. Serdar onun adını kabul etmişti ama vazgeçmemişti.

Sonra Serdar, kan tadıyla kurumuş dudaklarının arasından ikinci kez söyledi:

“Yılmaz.”

Tarhun’un yumrukları sıkıldı.

Çekicin sapındaki parmakları beyazladı. Bir an saldıracak sandı Serdar. Ama Tarhun saldırmadı. Yalnızca ona baktı. Öfkeli değildi sadece. Rahatsızdı. Sanki bu yabancı adam, bilmediği bir geçmişten taş alıp onun göğsüne koyuyordu.

Serdar’ın gözleri Tarhun’un ellerine kaydı.

Kalın, güçlü, nasırlı eller. Parmakların üstünde yanık izleri. Bileğe doğru uzanan eski bir kesik. Demirci elleri. Ama aynı zamanda halat tutmuş, silah taşımış, yaralı kaldırmış, nöbet hattı kapatmış eller.

Yılmaz’ın elleri.

Tarhun bir şey daha söyledi.

Bu kez kelimelerin arasından tek bir anlam sezildi: Git.

Ya da belki: Uzak dur.

Ya da: Ben o değilim.

Serdar, kelimeyi anlamasa da inkârı anladı.

Yılmaz’ın bedeni önündeydi.

Tarhun’un duvarı da.

Kalabalığın dağılmasıyla pazar yolu yeniden hareketlenmeye başlamıştı. Fakat etraftakiler hâlâ uzaktan bakıyordu. Serdar’ın vakti yoktu. Kan kaybediyordu. Güneş beyninin içinde çakıyor, toz ciğerlerini kazıyor, bacakları yavaş yavaş gücünü kaybediyordu. Yine de gözünü Tarhun’dan ayırmadı.

“Beni tanımıyorsun,” dedi Türkçe.

Tarhun anlamadı.

Serdar kendisi için devam etti.

“Ama bedenin tanıyor.”

Tarhun’un bakışı sertleşti.

Belki kelimeleri anlamadı.

Ama tonunu anladı.

Bir an, ikisinin arasında savaş alanlarından daha eski bir sessizlik durdu. Biri geçmişin adını taşıyordu, diğeri bugünün adını. Biri bulduğunu sanmıştı, diğeri bulunmayı reddediyordu. Güneş, mermer tozu ve kan kokusu bu sessizliği ağırlaştırdı.

Serdar’ın dizleri ansızın zayıfladı.

Beden, artık konuşmanın bile lüks olduğunu hatırlattı. Görüşünün kenarları karardı. Sol omzundaki sıcaklık arttı; kan ceketinin içinden aşağı sızıyordu. Tarhun’un yüzü bir an bulanıklaştı.

Düşmemek için mermer bloğa tutundu.

Tarhun bunu gördü.

O an yüzündeki sertlik değişmedi ama bakışı değişti. Tehdidi okuyan adamın yerine, yaralıyı değerlendiren başka bir refleks geldi. Bu da Yılmaz’a aitti. Yılmaz, kavga bitince ilk önce personel sayardı. Yaralı var mı, kim ayakta, kim eksik, kim kanıyor?

Tarhun bir adım daha yaklaştı.

Serdar içgüdüyle savunmaya geçti ama kolunu kaldıracak gücü kalmamıştı.

Tarhun onun omzundaki kanı gördü. Sonra dizine, sonra yüzündeki toz ve kana baktı. Sertçe bir şey söyledi. Bu kez emir gibi değildi; tespit gibiydi. Serdar kelimeleri anlamadı ama anlamı belliydi: Ayakta kalamazsın.

“Yılmaz…” dedi Serdar son kez.

Tarhun’un çenesi kilitlendi.

“Tarhun,” dedi adam.

Bu kez sesi daha alçaktı.

İçinde öfke vardı ama öfkenin altında başka bir şey de vardı: korku. Kendi içinden gelen ve adını bilmediği bir sarsıntıdan korkuyordu.

Serdar bunu gördü.

Ve o anda anladı: Yılmaz kayıp değildi yalnızca. Yılmaz, kendi içinde de kayıptı.

Tarhun, bu ismi ilk kez duyuyor gibiydi; ama yumruklarını, sanki yıllardır o isimle savaşıyormuş gibi sıktı.