Yükleniyor...
Bölüm 2 - Revirdeki Uçurum Kapak Görseli
Rüzgarın Hafızası II
Bölüm 2 - Revirdeki Uçurum

Morkos’un Gölgesi

10. Sahne 17 dk okuma 20 okunma
Bölüm 2 - 10. Sahne Morkos'un Gölgesi - Mühür ve Korku
Bölüm 2 - 10. Sahne Morkos'un Gölgesi - Mühür ve Korku
Bölüm 2 - 10. Sahne İsimlerin ve Sırların Ağırlığı
Bölüm 2 - 10. Sahne İsimlerin ve Sırların Ağırlığı

Kapı tokmağı ilk darbede değil, ikinci darbede odayı sarstı.

Birincisi uyarıydı. Dışarıdaki adamlar, içeridekilerin duyduğunu biliyordu. İkincisi ise sabrın onlara ait olmadığını hatırlatan sert, metalik bir vuruştu. Ağır ahşap kapı, tokmağın altında tok bir iniltiyle titredi. Bitki demetlerinin gölgeleri duvarda kıpırdadı. Yağ lambasının alevi bir an uzadı, sonra küçülerek eski titrek hâline döndü.

Leya’nın eli, kıyafetinin iç kıvrımında sakladığı gümüş kolyenin üzerinde bir saniye fazla kaldı.

Metal oradaydı.

Sessizdi.

Ama yokluğu kadar varlığı da tehlikeliydi.

Az önce parmaklarına değdiğinde zihninde açılan beyaz ışık, metal sedye, yeşil kumaş ve “Aylin” diye seslenen boğuk erkek sesi hâlâ tamamen çekilmemişti. O görüntüler, gözlerinin arkasında yanıp sönüyor, her solukta yeniden beliriyordu. Leya onları itmek istedi. Şimdi zamanı değildi. Kapının ardındaki adamlar beklemezdi. Morkos’un adamları hiçbir zaman beklemek için gelmezdi.

Üçüncü darbe geldi.

Bu kez tokmak değil, kılıç kabzası vurmuş gibiydi.

Tarhun kapıya yöneldi.

Kılıcını çekmemişti ama elinin kabzaya yerleşme biçimi, çekili bir kılıçtan daha açık bir tehdit taşıyordu. Geniş gövdesi kapı ile taş masa arasındaki hattı kapatmış, Serdar’ı doğrudan görüş alanından kısmen saklamıştı. Bunu düşünerek mi yapmıştı, yoksa yine o adını bilmediği eski nöbet içgüdüsüyle mi, Leya artık ayırt edemiyordu. Fakat fark etmiyordu. Tarhun, kapı kırılırsa ilk darbeyi kendi üzerine alacak şekilde durmuştu.

Leya onun koluna dokundu.

Hafifçe.

Bir başkasına görünse yetersiz, hatta anlamsız bir temas sanılırdı. Oysa Tarhun bu dokunuşu tanırdı. Yıllardır aynı kapıda, aynı tehlikeler başka yüzlerle geldiğinde bu küçük temas, aralarındaki bütün uzun tartışmaların yerini tutmuştu.

Kılıç değil.

Önce söz.

Tarhun başını çevirmedi ama durdu.

Parmakları kabzada sıkılı kaldı. Boynundaki damar gerildi. Öfkesini bastırdığı zaman gövdesinde nasıl bir sertlik oluştuğunu Leya çok iyi bilirdi. Bu sertlik odaya yayıldı. Şifa evinin temiz taş kokusuna, kaynatılmış suya, sirkeye ve kana demirci ocağından kalma sıcak bir metal öfkesi karıştı.

Leya bir nefes aldı.

Kolyeyi daha derine, kumaşın kıvrımı altına itti. Sonra yüzünü düzeltti. Az önce kolyeye dokunup kendi zihninden kopmuş beyaz parçalar gören kadın geri çekildi. Yerine Tralleis’in şifacısı geldi. İnsan bedenini açıp kapatan, Morkos’un adamlarının tehditlerini yıllardır kanamayı durdurur gibi karşılayan, korkusunu elinin titremesine izin vermeyen Leya.

Taş masadaki Serdar’ın nefesi çok hafif değişti.

Leya göz ucuyla baktı.

Uyanık değildi. Tam değil. Fakat yüzünde küçük bir gerilim vardı. Dışarıdaki darbeleri duymuş olabilirdi. Belki yalnızca beden, tehdidi sesten tanımıştı. Yabancı adamın göğsü zayıf ama düzenli kalkıp iniyordu. Omzundaki sargı henüz kan sızdırmıyordu.

Şimdilik.

Leya kapıya yürüdü.

“Kim?” diye sordu.

Dışarıdan bir erkek sesi geldi. Sert, alışmış, cevabın zaten bilindiğini düşünen bir ses.

“Kapıyı aç, Leya.”

İsim, bir saygı ifadesi gibi söylenmedi. Bir sahiplik işareti gibi söylendi. Leya’nın adı, Morkos’un adamlarının ağzında her zaman biraz kirlenirdi. Onlar birini adıyla çağırdıklarında, o kişinin şehirdeki yerini hatırlatmak isterlerdi. Kimse kendi başına değildi. Her kapının bir kaydı, her şifanın bir bedeli, her direnişin bir hesabı vardı.

Leya sürgüye uzandı.

Tarhun bir adım daha yaklaştı.

Leya başını çok az çevirdi.

Dur.

Tarhun durdu.

Sürgü ağırdı. Leya onu yavaşça kaldırdı. Kapı aralandığında dışarıdaki gece, şifa evinin içine isli ve soğuk bir nefes gibi girdi. Avlunun taşları karanlıkta ıslak gibi parlıyordu ama yağmur yoktu. Gecenin nemi, bitki demetlerinin kokusuyla karışıp kapı ağzında kısa süre asılı kaldı.

Üç adam içeri girdi.

Sıradan pazar kabadayısı değillerdi.

İlk bakışta bu anlaşılıyordu. Üzerlerindeki deri zırhlar iyi işlenmişti; kenarları bakımlı, bağları sağlam, göğüs kısmına küçük metal plakalar eklenmişti. Kemerlerinde taşıdıkları kısa kılıçlar, sokakta az önce Serdar’a saldıran leşçilerin bıçakları gibi gelişigüzel değildi. Ağızları bakımlıydı. Kabzaları aynı ustanın elinden çıkmış gibi benzer çizgilere sahipti. Omuzlarına iliştirilmiş koyu renkli kumaş parçalarının üzerinde küçük bir işaret vardı: birbirine dolanmış zeytin dalı ve mühür halkasına benzeyen bir şekil.

Morkos’un işareti.

Leya bunu görmeye ihtiyaç duymadan da kim olduklarını biliyordu. Ama işaret, tehdidi resmileştiriyordu.

En öndeki adam kısa boylu değildi ama iri de sayılmazdı. Onu tehlikeli yapan cüssesi değildi. Yüzündeki soğuk rahatlıktı. Bir yere girdiğinde insanların geri çekileceğini bilen adamlarda görülen türden bir rahatlık. Gözleri odayı hızlı ve açgözlü değil, düzenli biçimde taradı. Önce çıkışları saydı. Kapı. Pencere. Arka bölmeye açılan perde. Sonra Tarhun’u gördü. Sonra taş masadaki Serdar’a baktı. En sonunda tezgâhtaki aletlere ve bitki demetlerine.

Adamın adı Leya’nın aklına gecikmeli geldi.

Damos.

Morkos’un tahsildarlarından biri değildi yalnızca. Tahsilat gerektiğinde konuşur, korku gerektiğinde susar, şiddet gerektiğinde başkalarına yaptırırdı. Kendisini hiçbir zaman sokak eşkıyası kadar kirletmezdi. Bu yüzden daha tehlikeliydi.

Bölüm 2 - 10. Sahne Morkos'un Gölgesi - Mühür ve Korku

Damos burnunu hafifçe buruşturdu.

“Kekik,” dedi. “Kantaron. Sirke. Kan.”

Odayı koklayarak küçümsedi.

“Şifa evlerin hep aynı kokar Leya. İnsan ölümü burada biraz daha düzgün bekliyor sanıyor.”

Leya kapıyı kapatmadı. Kapıyı açık bırakmak, içeri girenlere tam sahip olmadıklarını hatırlatırdı. Aynı zamanda dışarıdakilere içeride ne olduğuna dair küçük bir tanıklık alanı bırakırdı. Morkos’un adamları kapalı kapıları severdi. Leya kapalı kapılardan hoşlanmazdı.

“Burada ölümü bekletmiyorum,” dedi. “Kanı durduruyorum.”

Damos’un ağzının kenarı kıpırdadı.

“Bunu fazla iyi yaptığın söyleniyor.”

“Bunu söyleyenler hâlâ yaşıyordur.”

Arkadaki adamlardan biri kısa bir kahkaha attı. Damos başını çevirmeden susturdu. O küçük kahkaha bile odadaki hiyerarşiyi göstermeye yetti. Damos konuşur. Diğerleri bekler.

Tarhun bir adım atmadan duruyordu.

Ama duruşu odanın bütün havasını değiştiriyordu. Kılıcı hâlâ çekili değildi. Buna rağmen Damos’un iki adamı, içeri girdikleri andan beri onun ellerinden gözlerini tam ayırmamıştı. Tarhun’u tanıyorlardı. Şehirde pek çok kişi tanırdı. Demirci. Kavgacı. Leya’nın kapısında gerektiğinde duvar olan adam. Morkos’un adamları Tarhun’u küçümsemezdi. Onu doğrudan ezemedikleri için nefret ederlerdi.

Damos, Serdar’a doğru yürümek istedi.

Tarhun’un gövdesi çok az hareket etti.

Yalnızca yarım adım.

Fakat o yarım adım, Damos’un yolunu kapatmaya yetti.

Odadaki hava sertleşti.

Damos başını yavaşça kaldırıp Tarhun’a baktı.

“Demirci,” dedi.

Tarhun cevap vermedi.

Damos’un gözleri Tarhun’un kılıç tutan eline indi.

“Bu evde şifa mı verilir, yoksa Morkos’un adamlarına diş mi gösterilir?”

Tarhun’un çenesi kasıldı.

Leya hemen araya girdi.

“Bu evde yaralılara bakılır. Geri kalan herkes kapıda beklemeyi öğrenir.”

Damos başını Leya’ya çevirdi. Bu kez gülümsedi. Gülümsemesi dostça değildi. Leya’nın sözlerini takdir etmiş gibi görünse de, gözleri soğuktu.

“Kapıda beklemeyi bize sen mi öğreteceksin?”

“Kanayan bir adamın başında herkes bekler.”

Damos, taş masadaki Serdar’a baktı.

“Demek pazar yerinde gürültü koparan yabancı bu.”

“Gürültü koparan pazar yeriydi,” dedi Leya. “O kan kaybediyordu.”

“Pazar yerinde üç adamı yere sermiş.”

“Üç adam onun üzerine çökmüş.”

“Ve Tarhun onu alıp buraya getirmiş.”

“Yaralıydı.”

“Her yaralıyı böyle sahiplenir misin?”

Leya’nın gözleri kısılmadı. Sesini yükseltmedi. Çünkü ses yükseltmek, Damos’a beklediği çatlağı verirdi.

“Evet.”

Bu kısa cevap, odadaki herkese başka türlü çarptı. Tarhun’un omuzları biraz daha gerildi. Damos’un arkasındaki adamların biri huzursuzca ağırlığını değiştirdi. Çünkü Leya’nın “evet”i, yalnızca tıbbi bir cevap değildi. Bu evin kuralını söylüyordu: buraya gelen yaralı, kimin adamı olduğundan önce bedeniyle görülürdü. Bu, Morkos’un düzenine aykırıydı. Morkos için kimse yalnız beden değildi; herkes bir ağa, borca, korkuya ya da kâra bağlıydı.

Damos yavaşça tezgâha yöneldi.

Bu kez Tarhun önünü kesmedi. Tezgâhta Serdar yoktu. Ama Leya’nın içi soğudu. Kolyeyi saklamıştı. Fakat Damos’un elleri, aletlerden çok kayıt arıyordu. Morkos’un adamları bir eve girdiklerinde yalnız insanlara bakmazdı. Ne kadar bez var, ne kadar bitki var, hangi merhem eksilmiş, hangi alet kullanılmış, kim tedavi edilmiş, kim saklanmış… Güç, bazen en küçük kavanozun kapağında başlardı.

Damos ince bıçaklara baktı.

“Bunlardan birkaçını Morkos’un adamlarında görmedim.”

“Görmemen iyi,” dedi Leya. “Bunlar adam kesmek için değil.”

“İnsan kesmek için yapılmışlar.”

“İnsan kurtarmak için.”

Damos küçük bir bıçağı almak istedi.

Leya’nın eli ondan önce hareket etti. Bıçağın üzerine değil, bıçağın önüne. Parmaklarını taş tezgâha koydu. Bu hareket, silahlı bir adamı durdurmaya yetmezdi. Ama Damos’un elini bir an havada bıraktı.

“Ellerini temizlemeden dokunma,” dedi Leya.

Arkadaki adamlardan biri boğuk bir sesle güldü. Bu kez Damos onu susturmadı; ama gülüş kısa sürdü. Çünkü Leya’nın yüzündeki ifade şaka kaldırmıyordu.

Damos elini geri çekti.

“Temizlik,” dedi. “Senin saplantın. Morkos bunu ilginç buluyor.”

“Morkos yaralanırsa o da ilginç bulur.”

Damos’un gülümsemesi bu kez biraz inceldi.

“Belki de bu yüzden Morkos senin evindeki her bitki özünün, her merhemin, her reçine kabının ve her keskin aletin kaydını ister.”

Leya susmadı.

“Söyle ona, saymayı seviyorsa ölülerini de saysın. Benim kapıma gelenlerden kaçını geri çevirmediğimi görür.”

Bu cümle odadaki gerilimi yükseltti.

Tarhun’un parmakları kabzada beyazladı. Leya onun hareketini göz ucuyla gördü ama bakmadı. Bakarsa Damos da bakacaktı. Tarhun’un öfkesi şu anda kendisine değil, kapıya çevrili kalmalıydı.

Damos tezgâhta dizili bitkilere döndü.

Kurutulmuş kantaron demetlerinden birini parmaklarının arasına aldı, kokladı ve küçümseyerek bıraktı.

“Liman depolarındaki mühürlü mallar ile senin evindeki stoklar arasında fark var.”

“Çünkü benim evim depo değil.”

“Yine de bitkiler limandan geçer.”

“Bazıları da dağdan gelir.”

“Dağdan gelen de pazara iner.”

“Hasta çocuk pazar değildir.”

Damos ona baktı.

“Her şey pazardır, Leya. Bunu bir türlü öğrenemedin.”

“Ben de senin bir şeyi öğrenemediğini düşünüyorum.”

“Neymiş o?”

“Her şeyi pazara çeviren adam, bir gün alıcısız kalır.”

Damos’un yüzündeki gülümseme kayboldu.

Kısa bir sessizlik oldu.

Bu sessizlikte Serdar’ın nefesi duyuldu.

Zayıf, derinden, yavaş.

Serdar tamamen bilinçsiz değildi. Sesler ona suyun altından geliyormuş gibi ulaşıyordu. Kelimelerin hepsini yakalayamıyordu ama bazıları zihninde netleşiyordu: Morkos. Liman. Depo. Mühür. Bitki. Kayıt. Yabancı. Huzursuzluk. Ölüm. Huzur.

Dünya karanlık ve ateş kokuluydu.

Gözlerini açamıyordu. Ama odadaki kuvvet çizgilerini hissetmeye başladı. Leya önde. Tarhun kapıyla arasında. Üç adam. Lider konuşuyor. İki infazcı bekliyor. Silahlar bakımlı. Deri zırhlar. Emir zinciri. Bu adamlar asker değildi; ama rastgele hareket etmiyorlardı. Bir ticaret gücünün disiplinli şiddetiydi bu.

Serdar’ın zihninin stratejik köşesi, kan kaybına rağmen çalıştı.

Bir: Morkos görünmeden emir veriyor.

İki: Adamları doğrudan öldürmeye değil, kayda ve gözdağına gelmiş.

Üç: Leya’nın bitkileri yalnız şifa değil, kaynak.

Dört: Liman ve depo hattı şehrin boğazı.

Beş: Zeytin ticareti iktidarın temeli.

Altı: Şifa halk sadakatini belirleyen ikinci hat.

Yedi: Yabancı olarak ben, sistem için riskim.

Bu maddeleri düşünmek, Serdar’ı uyanık tutan tek şeydi.

Sonra Damos’un sesi yaklaştı.

“Yabancı nereden geldi?”

Leya cevap vermeden önce çok kısa bir süre bekledi.

“Kan kaybedenlerin çoğu önce nereden geldiklerini değil, nereye düştüklerini söyler.”

“Bu söylemiş mi?”

“Sayıklar.”

“Ne sayıklar?”

Leya’nın göğsünde saklı kolye, sanki bu soruyu duymuş gibi ağırlaştı.

Aylin.

Yılmaz.

Bazı yaralar.

Bunların hiçbiri Morkos’un adamlarının bilmesi gereken sözler değildi. Hatta Tarhun’un bile daha fazlasını bilmesi gerekmiyordu. Leya’nın yüzünde hiçbir şey değişmedi.

“Anlamadığım kelimeler,” dedi.

Damos, Tarhun’a baktı.

“Sen anladın mı demirci?”

Tarhun’un cevabı taş gibi düştü.

“Hayır.”

Yalandı.

Tam olarak değil belki. Ama eksikti. Tarhun, kelimeleri anlamamış olabilir; fakat bazı isimlerin bedenine çarptığını biliyordu. Leya bunu gördü. Damos görmedi mi? Belki görmedi. Belki gördü ama şimdilik kaydetti.

Damos taş masaya yaklaştı.

Tarhun bu kez açıkça önüne geçti.

İki adam arasındaki mesafe bir kol boyundan azdı.

Damos başını yukarı kaldırıp Tarhun’a baktı. Boy farkı onu rahatsız etmiyor gibiydi. Çünkü arkasında Morkos vardı. Bazı insanlar kendi bedenleriyle değil, arkalarındaki güçle konuşurdu.

“Çekil.”

Tarhun cevap vermedi.

“Dedim ki çekil.”

Leya araya girdi.

“Yarası yeni dikildi. Üzerine eğilirsen kanama açılır.”

“Onu görmek istiyorum.”

“Görüyorsun.”

“Gözlerini.”

Bu kelime odada soğuk bir çizgi çekti.

Serdar’ın gözleri kapalıydı. Damos’un bunu özellikle söylemesi, yalnız meraktan değildi. Gözler kimlikti. Yalanı, korkuyu, delili, yabancılığı gözlerden okumak isterlerdi. Morkos’un adamları, insanların yüzlerini kayda geçirmek kadar gözlerini de hafızaya alırdı.

Bölüm 2 - 10. Sahne İsimlerin ve Sırların Ağırlığı

Leya’nın sesi alçaldı.

“Şimdi uyanırsa yarası açılır.”

Damos’un yüzünde alaycı bir ifade belirdi.

“Ölmesin diye mi korkuyorsun?”

“Evet.”

“Ya Morkos ölmesini isterse?”

Tarhun’un kılıcı kınından bir parmak kadar çıktı.

Ses çok küçüktü.

Ama odadaki herkes duydu.

Leya içinden soğuk bir küfür savurdu. Tarhun’un sabrı tükeniyordu. Damos ise tam bunu istiyordu. Kılıç çekilirse şifa evi artık şifa evi olmaktan çıkar, Morkos’un istediği gerekçeye dönüşürdü.

Leya sertçe konuştu:

“Tarhun.”

Tek kelime.

Tarhun durdu.

Kılıç kında kaldı.

Damos bu anı kaçırmadı.

“Güzel,” dedi. “Demek hâlâ seni dinliyor.”

Leya’nın gözleri buz gibi oldu.

“Bu şehirde bazı adamlar hâlâ sözü duyar. Bu seni şaşırtmasın.”

Damos’un gülümsemesi geri geldi.

“Beni şaşırtan şey başka. Pazar yerinde bilinmeyen bir yabancı ortaya çıkıyor. Üzerinde görülmemiş giysiler, tuhaf ayakkabılar. Adamlar onu tutmaya çalışıyor, Tarhun araya giriyor. Sonra yabancı senin şifa evine getiriliyor. Ve sen bize yalnızca kan kaybettiğini söylüyorsun.”

“Çünkü kan kaybediyor.”

“Bu kadar mı?”

“Ben yaraya bakarım.”

“Yaradan çıkanlara da mı?”

Leya’nın kalbi bir an duracak gibi oldu.

Damos tezgâha, sonra Serdar’ın yırtılmış ceketine baktı. Kolyeyi görmüş müydü? Hayır. Görmüş olamazdı. Leya onu çok hızlı saklamıştı. Ama Damos soru sormayı biliyordu. Bazen bir şeyi bildiği için değil, bilmediğini öğrenmek için sorardı.

Leya yüzünü değiştirmedi.

“Taş parçası çıktı,” dedi. “Görmek ister misin?”

Damos’un gözleri kısıldı.

Leya tezgâhtaki küçük metal kaba uzandı. Omuzdan çıkardığı koyu renkli taş parçası hâlâ oradaydı. Kabı kaldırıp Damos’a gösterdi. Üzerinde pıhtılaşmış kan ve mermer tozu vardı.

Damos bakıp küçümsedi.

“Şimdilik kalsın,” dedi.

Şimdilik.

Bu kelime tehditlerin en sevdiği kapı aralığıydı.

Damos geri çekildi.

Adamlarından biri kapı yanında durmuştu. Diğeri pencere tarafına göz gezdiriyordu. O, masadaki Serdar’dan çok odadaki rafları inceliyordu. Morkos’un adamları görevlerini ikiye bölmüştü: biri insanı kayda alacak, biri kaynağı. Şifa evinin hangi kavanozu, hangi bitkisi, hangi aleti nerede duruyor, hepsi gözle sayılıyordu.

Serdar, yarı karanlık bilincinde bu bakışları hissetti.

Murat Erkmen’in Didim’deki yüzü bir an zihninde belirdi.

Temiz gömlek.

Soğuk gülümseme.

“Geçmişi sahiplenen bugünü yönetir.”

Morkos’un adamlarının odadaki duruşu, Erkmen’in sözünün antik bir yansıması gibiydi. Önce kayıt. Sonra kaynak. Sonra korku. Önce insanların neye sahip olduğunu öğren. Sonra neye ihtiyaç duyduğunu belirle. Sonra onu elinden al, geri sat, üzerine mühür bas.

Zeytin.

Şifa.

Hafıza.

Serdar’ın zihninde parçalar yerleşmeye başladı.

Erkmenlerin hikâyesi belki de binlerce yıl önce böyle başlamıştı. Toprağın verdiğini sahiplenerek. Zeytini mal, malı güç, gücü yasa, yasayı korku hâline getirerek. Şifayı bile kayıt altına almak istiyorlardı. Halkın yarasını kimin sardığını, kimin hangi otu kullandığını, hangi çocuğun hangi kapıdan sağ çıktığını bilmek istiyorlardı.

Çünkü insanın bedenini yöneten, sadakatini de yönetirdi.

Damos, taş masanın etrafında yarım bir daire çizdi. Tarhun hâlâ yolu kapatıyordu. Leya da Serdar’ın baş tarafına yaklaşmıştı. İkisi farkında olmadan bir savunma hattı kurmuştu. Tarhun bedenle, Leya sözle.

Damos bu hattı gördü.

“Gözlerini şimdi görmeyeceğim,” dedi.

Sanki büyük bir lütuf gösteriyordu.

“Yaşarsa görürüm.”

Leya cevap vermedi.

“Zaten Morkos bu yabancının gözlerini bizzat görmek isteyecek.”

Oda soğudu.

Damos bu kez sözlerini yavaşça seçti.

“Onu iyileştir Leya. Ölü bir yabancı yalnızca çukur açar. Yaşayan yabancı soru açar. Morkos soruları sever.”

Tarhun’un yüzü karardı.

Damos bunu gördü ve devam etti:

“Pazar yerinde ölmesi uygun olmazdı. İnsanlar konuşur. Hatta bazıları hikâye uydurur. Gökten düştü der, taştan çıktı der, eski tanrılar gönderdi der. Ama Morkos’un huzurunda konuşursa, hikâye olmaktan çıkar. Kayıt olur.”

Kayıt.

Kelime Serdar’ın bilincinde sert bir çarpışma yarattı.

Kayıp / firar.

Yılmaz Demir.

Aylin Ersoy.

Dosya.

Mühür.

Tutanak.

Burada da aynı şey vardı. Olayı anlamak değil, kayda alıp kontrol etmek. Anomalinin, yabancının, hafızanın, şifanın ve zeytinin üzerini doğru kelimeyle kapatmak.

Düşmanın yöntemi değişmiyordu.

Sadece kullandığı mürekkep, mühür ve dil değişiyordu.

Damos kapıya yöneldi.

Gitmeden önce durdu. Başını çok hafif yana çevirdi.

“Bitki stoklarını yarın yazdıracaksın,” dedi Leya’ya. “Kantaron, kekik, reçine, haşhaş sütü, kurutulmuş kökler… Ne varsa. Morkos, şehrin yaralarını kimin neyle kapattığını bilmek ister.”

Leya’nın sesi buz gibi çıktı.

“Şehrin yaralarını açanların bunu bilmeye ihtiyacı olmaz.”

Damos ona döndü.

Bu kez gülümsemedi.

“Dikkat et Leya. Halk seni seviyor diye, halkın seni koruyabileceğini sanma. Halk acı çekerken bağırır. Korkarken susar.”

“Sen halkı yalnız korkarken gördüğün için böyle sanıyorsun.”

Bir saniyelik sessizlik.

Damos’un iki adamı gerginleşti. Tarhun’un elindeki kılıç kabzası biraz daha sıkıldı. Leya bunun gereğinden fazla ileri gittiğini biliyordu. Ama bazı cümleler susulursa bedene içeriden zarar verirdi.

Damos sonunda başını salladı.

“Bu yüzden Morkos seni ilginç buluyor.”

Kapıya yürüdü.

Eşiğe geldiğinde son cümlesini Serdar’a bakmadan söyledi:

“Yabancıyı yaşat. Morkos, onun nereden düştüğünü kendi ağzından duymak isteyecek.”

Üç adam geldikleri gibi çıkmadılar.

Geldiklerinde tehdit taşıyorlardı. Çıkarken tehdit bırakıyorlardı.

Kapı ardlarından kapandığında, odadaki hava hemen hafiflemedi. Aksine, Damos’un sözleri taş duvarlara sinmiş gibi kaldı. Avludaki ayak sesleri uzaklaştı. Metal kınların çarpışması, sonra kapı dışındaki taş yolda boğuldu. En sonunda yalnız şifa evinin iç sesi kaldı: yağ lambasının çıtırtısı, Serdar’ın zayıf nefesi, Tarhun’un bastırılmış öfkesi, Leya’nın dişlerinin arasından sessizce verdiği nefes.

Tarhun kapıya birkaç saniye daha baktı.

Sonra kılıcını tamamen kınına itti. Ses kısa ve keskindi.

“Onu buradan götürmeliyiz,” dedi.

Leya başını sallamadı.

“Şimdi götürürsek ölür.”

“Burada kalırsa Morkos alır.”

“Sabaha kadar yaşayacak mı, önce onu görelim.”

Tarhun döndü.

“Kimin için bu kadar risk alıyorsun?”

Soru, odaya taş gibi düştü.

Leya cevap vermedi.

Çünkü cevabı bilmiyordu.

Yabancı için mi?

Hasta için mi?

Aylin diye seslenen adam için mi?

Kolyenin hatırladığı kadın için mi?

Yoksa kendi içindeki beyaz ışıklı yarığı kapatmak yerine açmak zorunda olduğunu sezdiği için mi?

Taş masadaki Serdar hafifçe kıpırdadı.

Gözleri açılmadı ama dudakları kurumuş bir fısıltıyla aralandı.

Leya hemen yanına gitti.

“Su,” diye mırıldandı Serdar.

En azından Leya öyle sandı.

Yaklaştı.

Serdar’ın nefesi kelimeyi tamamladı:

“Morkos…”

Leya ve Tarhun aynı anda ona baktı.

Serdar’ın gözleri hâlâ kapalıydı. Ama zihni, odada bırakılan tehdidi kendi karanlığında takip ediyordu.

Dudaklarından ikinci bir fısıltı çıktı:

“Erkmen…”

Bu kelime hiçbirine ait değildi.

Leya anlamadı.

Tarhun da anlamadı.

Ama ikisi de kelimenin bir isim olduğunu hissetti. Serdar’ın geldiği karanlıktan taşıdığı, Morkos’un gölgesine bağlanan başka bir isim.

Serdar’ın nefesi bir an kesildi, sonra yeniden düzene girdi.

Bilinci tekrar karanlığa çekildi.

Leya’nın göğsünde saklı kolye çok hafif ısındı.

Bu kez Leya irkilmedi.

Elini kumaşın üzerine koydu. Metalin yerini hissetti. Küçük, sert, tehlikeli bir gerçek gibi oradaydı.

Tarhun ona baktı.

“Ne saklıyorsun?” diye sordu.

Leya gözlerini Serdar’dan ayırmadı.

“Şimdilik bizi hayatta tutabilecek tek şeyi.”

“Bir takı mı?”

Leya başını kaldırdı.

“Bir hatırlatma.”

Tarhun’un yüzü gerildi. Yılmaz adı yine aralarında görünmez biçimde belirdi ama hiçbirisi söylemedi.

Dışarıda Tralleis gecesi devam ediyordu.

Morkos henüz görünmemişti.

Ama gölgesi kapıdan içeri girmiş, şifa evindeki her taşa, her bitkiye, her yaraya ve her suskun isme dokunmuştu.

Serdar, bilinç karanlığının içinde son bir düşünceye tutundu.

Düşmanın yöntemi binlerce yıl önce de aynıydı: önce hafızayı kayda al, sonra ekmeği mühürle, sonra şifayı satın al.

Ve karşı koymak istiyorsan, önce neyi koruman gerektiğini doğru anlayacaktın.