Yükleniyor...
Bölüm 1 - Eski Bir Görev Emri Kapak Görseli
Rüzgarın Hafızası II
Bölüm 1 - Eski Bir Görev Emri

Revir Önündeki Çukur: Mühür Açılıyor

11. Sahne 14 dk okuma 21 okunma
Bölüm 1 - 11. Sahne Açılan Yara - Zamanın Eşiği
Bölüm 1 - 11. Sahne Açılan Yara - Zamanın Eşiği
Bölüm 1 - 11. Sahne Kayıp Halat ve Geçmişin İzleri
Bölüm 1 - 11. Sahne Kayıp Halat ve Geçmişin İzleri

Çatlak artık ince bir çizgi değildi.

Az önce betonun yüzeyinde kılcal bir damar gibi beliren o karanlık iz, Serdar’ın gözleri önünde genişlemiş, derinleşmiş ve revirin önündeki zemine eski bir yaranın ağzı gibi yerleşmişti. Yağmur hâlâ yağıyordu; taburun diğer taraflarında, ağaçların üzerinde, konağın çatısında, nizamiye yolunda sağanak bütün şiddetiyle sürüyor olmalıydı. Fakat çukurun çevresinde yağmurun sesi artık yalnızca uzaktan gelen boğuk bir hatırlatmaydı.

Burada başka bir ses vardı.

Derinden yükselen, düşük ve titreşimli bir uğultu.

Beton parçalanırken beklenen keskin kırılma sesi duyulmuyordu. Ne taşın çatırdaması ne demirin gerilmesi ne de altı boşalan zeminin göçerken çıkaracağı tok çöküş… Bunların hiçbiri yoktu. Bunun yerine, sanki dünyanın kabuğunun altında devasa bir taş düzenek uyanmış, binlerce yıldır dönmeyen bir mil ağır ağır hareket etmeye başlamıştı. Ses kulaktan çok kemikte hissediliyordu. Bot tabanlarından dizlerine, dizlerinden göğsüne kadar yükselen bir titreşim.

Serdar geri çekilmedi.

Çekilmesi gerektiğini biliyordu. Önündeki alan artık zemin güvenliği açısından yok hükmündeydi. Geceydi. Görüş sınırlıydı. İletişim yoktu. Destek yoktu. Manyetik bozulma vardı. Zaman göstergeleri güvenilmezdi. Fiziksel alan istikrarını kaybetmişti. Bunların her biri tek başına geri çekilme sebebiydi.

Fakat askerî mantığın bütün maddeleri, göğsünde yanan kolyenin ve yirmi bir yıldır kapanmayan sorunun karşısında zayıflıyordu.

Serdar dizlerini kırdı.

Yere çömelmedi; önce ağırlığını kontrollü biçimde aşağı aldı. Sol ayağını biraz geriye koydu. Sağ eliyle denge aradı. Çatlağın kenarına yaklaşırken gözleri sürekli zemini tarıyordu. Betonun hangi bölümünün hâlâ sağlam göründüğünü, hangi çizginin yeni açıldığını, suyun nerede yok olduğunu, hangi noktada sıcak buhar çıktığını kaydetti.

Bölüm 1 - 11. Sahne Açılan Yara - Zamanın Eşiği

Sonra yavaşça dizlerinin üzerine indi.

Yağmurdan sırılsıklam olmuş betonun buz gibi olması gerekiyordu. Ancak Serdar sağ elini çatlağın birkaç santim uzağına koyduğunda avucunun altında beklediği soğuğu değil, tuhaf bir sıcaklık hissetti. Isı yüzeyden değil, derinden geliyordu. Toprak altındaki jeotermal damarların yükselttiği sıradan bir sıcaklık gibi değildi bu. Daha düzenli, daha canlı, daha ritmikti.

Beton titreşiyordu.

Serdar eldivenli parmaklarını zemine bastırdı. Titreşim avucuna yayıldı. Bir makinenin, bir motorun ya da yer altından geçen ağır bir aracın titreşimine benzemiyordu. Daha organikti. Devasa bir canlının göğsüne elini koymuş da derin, yavaş ve eski bir kalp atışını dinliyormuş gibiydi.

Serdar’ın boğazı kurudu.

Koku yoğunlaştı.

Sıcak mineral. Islak mermer. Pas. Kapalı mezar. Uzun süre hava görmemiş bir taş odanın ilk nefesi. Bir de bütün bunların altında, insanın adını koymaktan çekindiği başka bir şey: Eski zaman.

Zamanın kokusu olmazdı.

Ama o gece vardı.

Çatlak bir anda genişledi.

Serdar içgüdüyle elini geri çekti. Betonun iki kenarı birbirinden ayrılırken yine beklenen kırılma sesi çıkmadı. Yalnızca uğultu derinleşti. Karanlık, çizginin içinden yükselmedi; daha çok, yüzeye yerleşti. Sanki zemin açıldıkça aşağıdaki karanlık görünür hâle gelmiyor, aksine buradaki dünyanın üzerine yayılıyordu.

Yağmur suyu çatlağa akıyor ve kayboluyordu.

Bir damla, betonun kenarında durdu. Serdar onu gördü. Sarı lamba ışığını içinde taşıyan küçücük bir su parçasıydı. Normalde ağırlığına yenilip düşmesi gerekirdi. Bunun yerine, çatlağın kıyısında bir an titreşti. Sonra aşağıya düşmeden uzadı, inceldi, sanki görünmeyen bir el onu zamansız bir ipliğe çevirmiş gibi gerildi ve karanlığın içinde yok oldu.

Serdar nefesini tuttu.

Tam o anda, hafıza artık görüntü değil, ortam olmaya başladı.

2005 geri geldi.

Önce sesle.

Telsiz paraziti, yağmurun boğulmuş uğultusunun içine karıştı. İnce, mekanik, diş tırmalayan bir cızırtı. Sonra araya kopuk insan sesleri girdi. Bir kelimenin başı, başka bir cümlenin sonu. Emir gibi başlayıp uğultuya dönüşen parçalar. “Merkez…” “Tekrar…” “Komutanım…” Sonra hepsi birbirine karıştı.

Serdar başını kaldırdı.

Revirin önü artık yalnızca bugünün revir önü değildi.

Sarı güvenlik lambalarının solgun ışığına, yirmi bir yıl önceki fenerlerin beyaz ışığı karıştı. Beton zeminin üzerinde yağmurla ağırlaşmış kırmızı beyaz emniyet şeridi belirdi. Rüzgâr olmadığı hâlde şerit kıpırdıyordu. Birkaç personel silüeti, revir kapısı ile çukur hattı arasında gidip geliyordu. Bazılarının yüzü yoktu; yalnızca yağmurlukları, botları ve telaşlı hareketleri vardı.

Sonra genç Serdar’ı gördü.

Bir an için kendi karşısında duruyordu.

Yirmi bir yıl önceki hâli. Daha dik, daha hızlı, yüz çizgileri daha sert ama gözleri bugünkünden daha az yorgun. Elinde fener vardı. Fener ışığı çukurun kenarına, sonra Yılmaz’ın ellerine, sonra genç Serdar’ın yüzüne vuruyordu. Genç adamın gözlerinde Serdar’ın asla unutamadığı o ifade vardı: kontrolü kaybettiğini henüz kabul etmemiş bir komutanın çaresizliği.

Serdar istemsizce konuşacak gibi oldu.

Uyar onu.

Dur de.

Aylin’i yaklaştırma.

Yılmaz’ı o kenardan çek.

Ama ses çıkmadı.

Hafıza, insana geçmişi gösterir; müdahale hakkı vermezdi.

Genç Serdar eğildi.

“Halatı getirin.”

Bu cümleyi Serdar duymadı, daha çok hatırladı. Ama hatırlama o kadar güçlüydü ki, kelimeler bugünün yağmurunda yeniden söylenmiş gibi geldi.

Yılmaz Demir kadraja girdi.

O geniş omuzlar, o ağır ama telaşsız adımlar. Elinde kalın, sarı naylon halat vardı. Halatın rengi fener ışığında hastalıklı bir parlaklıkla görünüyordu. Yılmaz çukurun kenarında diz çöktü, ucuna bağlanan demir ağırlığı kontrol etti, düğümü iki kez yokladı. Parmakları metal ve ip üzerinde ustanın elleri gibi güvenli hareket ediyordu.

“Düğüm sağlam komutanım.”

Ses, yılların içinden geldi.

Serdar’ın içi sıkıştı.

Yılmaz başını kaldırdı. Bir an, bugünkü Serdar’a bakıyormuş gibi oldu. Bu bakış imkânsızdı. O anı yaşamış olan genç Serdar oradaydı; bugünkü Serdar yalnızca hatırlıyor olmalıydı. Ama Yılmaz’ın gözleri kısa bir süre doğrudan ona değdi.

Serdar’ın göğsündeki kolye ısındı.

Sonra Aylin’in sesi duyuldu.

“Yaklaşmayın.”

Ses, parazitin içinden geçti. İnce değildi; zayıf hiç değildi. Fakat telaşını saklamayan bir netliği vardı.

“Hava farklı.”

Serdar başını çevirdi.

Aylin çukurun birkaç adım gerisindeydi. Üzerinde beyaz önlüğünün üstüne geçirilmiş koyu renk mont vardı. Saçlarının kenarı yağmurla ıslanmış, yüzü fener ışığında solgun görünmüştü. Ama gözleri canlıydı. Korkuyordu. Serdar bunu şimdi de gördü. Ama o korkunun içinde geri çekilme değil, anlamaya çalışma vardı.

Genç Serdar ona dönüyordu.

“Geri durun üsteğmen.”

Aylin cevap vermiyordu. Çukura bakıyordu. Sanki karanlığın yalnızca derinlik değil, anlam taşıdığını sezmişti.

Selçuk’un genç sesi araya girdi:

“Telsiz çalışmıyor komutanım.”

Ardından parazit.

Sonra bir erin sesi:

“Komutanım, ip gidiyor.”

Halat aşağı inmeye başladı.

Serdar bugünde dizlerinin üzerinde, çukurun kenarındaydı. Ama aynı anda geçmişte, genç Serdar’ın gözlerinden de o halatı izliyordu. İp, karanlığın içine düşmüyordu; akıyordu. Kenarlara sürtünmeden, kayaya çarpmadan, ses çıkarmadan aşağı doğru gidiyordu. Yılmaz halatı avuçlarının içinde kontrollü bırakıyor, her metreyi hissediyordu.

On metre.

Yirmi.

Otuz.

Kırk.

Yağmur durdu mu?

Serdar bunu o gece de düşünmüştü. Çukurun çevresinde yağmurun sesi azalmıştı. Şimdi de azalıyordu.

“Kırk beş!” diye bağırdı bir er.

Ses, parazitin içinden yırtılarak geçti.

Yılmaz’ın bilekleri gerildi.

Halat bitmeye yaklaşıyordu.

“Komutanım, ip bitiyor!”

Elli metre.

Ağırlık hiçbir yere değmedi.

Ne taş sesi.

Ne su.

Ne toprak.

Ne yankı.

Sadece karanlık.

Sonra ses kesildi.

Bir an için her şey dondu.

Telsiz susmadı; daha kötüsü oldu. Telsizden gelen parazit, insan sesine benzer bir şeye dönüştü. Serdar bunu o gece duyduğunu kendine hiç itiraf etmemişti. Belki gerçekten duymamıştı. Belki hafızası şimdi, kolyenin sıcaklığıyla ve açılan çukurun baskısıyla o sesi kuruyordu. Ama kulağına bir fısıltı ulaştı.

Geri dön.

Hayır.

Gel.

Serdar hangisi olduğunu ayırt edemedi.

Görüntü bir anda parçalandı.

Bugüne döndü.

Dizleri ıslak betondaydı. Avuçları zemine yakın, başı açık çukurun üzerindeydi. Nefesi hızlanmıştı. Revirin bugünkü cephesi karşısında duruyor, yağmur karanlığın çevresinde ağırlaşıp kayboluyordu. Emniyet şeridi yoktu. Personel yoktu. Genç Serdar yoktu. Aylin yoktu. Yılmaz yoktu.

Ama çukur vardı.

Ve bu kez tamamen açılmıştı.

Betonun ortasında oluşan yarık, artık insanın adım atarak geçebileceği genişliğe ulaşmıştı. Kenarları düzensiz değildi. Bu, doğal bir çökme gibi görünmüyordu. Yer sanki rastgele kırılmamış; bir mühür, doğru yerinden, doğru zamanda çözülmüş gibi ayrılmıştı. Karanlık, aşağıda bekleyen boşluk değil; başlı başına bir yüzey gibi duruyordu.

Serdar öne eğildi.

Çukurdan yukarı soğuk değil, sıcak bir nefes yükseldi. Bu nefes yağmur buharına karışmadı. Yüzüne değdiğinde içinde mermer tozu ve eski metal tadı vardı. Ciğerlerine çektiği hava ağırlaştı. Bir an, nefesinin dışarı değil içeri doğru çekildiğini hissetti. Çukur yalnızca yağmuru değil, havayı da istiyordu.

Serdar geri çekilecek gibi oldu.

Tam o sırada karanlığın içinde ince, sarı bir çizgi gördü.

Önce ışık sandı.

Sonra gözleri alıştı.

Hayır.

Bu ışık değildi.

Halattı.

Sarı naylon halat.

Bölüm 1 - 11. Sahne Kayıp Halat ve Geçmişin İzleri

Karanlığın içinde, aşağıdan yukarıya doğru uzanıyor ya da yukarıdan aşağı sarkıyor değildi tam olarak. Serdar bunun yönünü anlayamadı. Halat, iki zamanın arasında asılı kalmış gibiydi. Bir ucu görünmeyen derinliğe gidiyor, diğer ucu deşilmiş gecenin içinde kayboluyordu. Yağmur ona değmiyordu. Rüzgâr onu sallamıyordu. Halat, kendi varlığına kilitlenmiş gibi duruyordu.

Serdar’ın boğazında nefesi düğümlendi.

Bu halatı tanıyordu.

Bir insan bir halatı nasıl tanır? Renginden, dokusundan, kalınlığından, üzerindeki küçük siyah lekeden, bir noktada Yılmaz’ın düğümü kontrol ederken başparmağıyla bastırdığı ezikten. Serdar bunların hepsini aynı anda gördü. Bu, başka bir ip değildi. Bu, o gece çukura sarkıtılan elli metrelik halattı.

İmkânsızdı.

Halat yıllar önce toplanmış, kayda geçmiş, muhtemelen depoya kaldırılmış ya da kaybolmuş olmalıydı. Bir nesne yirmi bir yıl sonra, aynı çukurun içinde, aynı gecenin bükülmüş bir parçası gibi duramazdı.

Ama duruyordu.

Serdar elini uzatmadı.

Henüz değil.

Halata bakarken zamanın düz bir çizgi olmadığı düşüncesi, zihnine ilk kez gerçek bir ağırlıkla indi. O gece genç Serdar’ın karanlığa sarkıttığı şey yalnızca bir ölçüm aracı değildi. Bir işaretti. Bir bağdı. Kendi geçmişiyle bugünkü hâli arasında gerilmiş bir damar. Yılmaz’ın eliyle bırakılmış, Aylin’in sesiyle uyarılmış, Selçuk’un korkusuyla susmuş ve şimdi Serdar’ın karşısına kader gibi çıkmış bir çizgi.

Serdar’ın içinden acı bir cümle geçti.

Ben o gece ipin ucunda bir boşluk aradım.

Cümle zihninde tamamlanmadan önce çukurdan gelen uğultu biraz daha derinleşti.

Meğer boşluk beni bekliyormuş.

Bu düşünce onu korkutmadı.

Daha doğrusu, yalnızca korkutmadı. İçinde tuhaf bir kabulleniş de getirdi. İnsan bazen yıllarca peşinden geldiği şeyin aslında kendisini beklediğini anladığında, şaşırmaz; yalnızca neden bu kadar geç kaldığını görür.

Serdar’ın gözleri halattan çukurun kenarlarına kaydı.

Betonun kırıldığı hatlarda su yoktu. Yağmur çatlağa ulaşınca kaybolmaya devam ediyordu. Kenarlardan yükselen buhar ince, beyaz değil; koyu griydi. Koku artık dayanılmaz bir yoğunluğa ulaşmıştı. Eski taş, sıcak mineral, kapalı mezar ve ıslak zeytin kökü. Zeytin kökü mü? Serdar bu kokunun nereden geldiğini bilemedi. Ama bir an için yol kenarındaki zeytinlikleri hatırladı. Toprağa tutunan, yüzyıllarca bekleyen ağaçları. Barışın, sabrın, Anadolu hafızasının ağacını.

Şimdi o hafıza, barışla değil, barutla açılıyordu.

Çukurun içinden yeni bir görüntü yükseldi.

Bu kez geçmişin tamamı değil, parçaları.

Genç Serdar’ın fener ışığı.

Yılmaz’ın elleri.

Aylin’in kolyesi.

Selçuk’un telsizi.

Bir erin korkudan büyümüş gözleri.

Duran saat.

Dönen pusula.

Firar kelimesi.

Kayıp.

Serdar gözlerini sıktı ama görüntüler gitmedi. Artık yalnızca anı değillerdi; çukurun içinden gelen ışığı olmayan yansımalar gibiydiler.

“Yeter,” dedi.

Sesi kendi kulağına çok uzaktan geldi.

Çukur cevap vermedi.

Ama zemin verdi.

Beton bir kez daha sarsıldı.

Bu kez önceki titreşimlerden farklıydı. Kısa, sert ve yanlamasına gelen bir dalga Serdar’ın dizlerinin altındaki zemini kaydırdı. Bir an bütün ağırlığı sağ tarafa bindi. Elini yere koyup denge bulmaya çalıştı. Avuç içi çatlağın kenarına değdi. Sıcaklık yakıcıydı. Eldivenin içinden bile hissetti.

Geri sıçraması gerekiyordu.

Bedeninin eğitimi bunu istedi.

Fakat çukurdan gelen basınç, onu ters yönde çekti. Bu fiziksel bir çekim miydi, yoksa baş dönmesinin ve korkunun yarattığı bir yanılsama mıydı, ayırt edemedi. Nefesi bir an kesildi. Göğsündeki hava, dışarı verilmeden içeri doğru çekiliyormuş gibi oldu.

Serdar dengesini kaybetti.

Sol dizinin altındaki beton parçası küçük bir hareketle aşağı çöktü. Sağ ayağı kaydı. Bir eliyle zemine tutundu ama zemin artık güvenilir bir yüzey değildi. Parmakları ıslak betonun üzerinde kaydı. Vücudu çukurun kenarına doğru eğildi.

O anda kolye göğsüne çarptı.

Ceketinin iç cebinde duran gümüş hayat ağacı, hareketin şiddetiyle kalbinin üzerine sertçe vurdu. Metalin sıcaklığı, kumaşın ve gömleğin ardından derisine işledi. Serdar’ın bütün bedeni o küçük darbeyi duydu. Bu, yalnızca bir nesnenin çarpması değildi. Bir hatırlatma, bir uyarı, belki de bir çağrıydı.

Aylin’in yüzü zihninde belirdi.

Revir bahçesindeki değil.

Fotoğraftaki de değil.

Çukurun kenarındaki Aylin. Yağmur saçlarının kenarına yapışmış, gözlerinde korku ve merak aynı anda. “Toprak bazen sadece çökmez Serdar,” diyen Aylin. “Bazen bir şeyi açar.”

Sonra Yılmaz.

Geniş omuzlarıyla halatın başında. Düğümü kontrol eden elleri. “Düğüm sağlam komutanım.” Verilen görevi eksiksiz tamamlayan adam. Firar etmezdi. Kaçmazdı. Görev yerini terk etmezdi.

Sonra dosya kapağı.

KAYIP / FİRAR.

Kelime, karanlığın içinde paslı bir çivi gibi parladı.

Serdar dişlerini sıktı.

O an ne düşmekten korktu ne ölmekten.

Ölüm, yıllar boyunca birçok kez yakınından geçmişti. İnsan onun kokusunu, sesini, ağırlığını öğreniyordu. Korku yine vardı elbette; beden yaşamak isterdi. Ama Serdar’ın içindeki asıl korku bu değildi.

Asıl korku, yine geç kalmaktı.

Yine kenarda kalmak.

Yine tutanakların, yanlış kelimelerin, korkak imzaların, söylenmemiş cümlelerin arkasında durmak.

Yine Aylin’e söyleyememek.

Yine Yılmaz’ın adını kurtaramamak.

Yine o halatın ucunda hiçbir şey bulamadan geri dönmek.

Kolyenin sıcak ucu göğsüne bir kez daha bastı. Serdar nefes aldı. Bu kez hava ciğerlerine zorla değil, karar gibi girdi.

Düşmeyecekti henüz.

Ama kaçmayacaktı da.

Çukurun kenarında, kaygan beton üzerinde, bir eliyle hâlâ zemine tutunmaya çalışırken gözlerini karanlıktaki halata dikti. Halat oradaydı. Geçmişin içinden uzanmış, bugünün eşiğinde bekliyordu. Serdar onun ne anlama geldiğini tam bilmiyordu. Ama artık bunun bir araştırma olmadığını biliyordu.

Bu, eski bir görevin geri çağrılmasıydı.

Evrakla başlamamıştı.

Emirle başlamamıştı.

Ama yirmi bir yıl önce yarım kalmıştı.

Serdar ağırlığını geriye vermeye çalıştı. Zeminin bir parçası daha çatırdamadan ayrıldı; yine ses çıkmadı. Sessiz parçalanma, dünyanın en yanlış şeylerinden biri gibi geldi ona. İnsan bir şey kırılıyorsa ses duymak isterdi. Ses, gerçeği doğrulardı. Burada gerçek bile susturulmuştu.

Çukur genişledi.

Halat karanlığın içinde hafifçe yer değiştirdi.

Bu kez gerçekten hareket etmişti.

Serdar gördü.

İnce sarı çizgi, sanki aşağıdan bir nefesle değil de başka bir zamandan gelen bir elle çekilmiş gibi titredi. Kısa, neredeyse fark edilmeyecek bir hareket. Ama yeterliydi. Halat yalnızca görünmüyordu. Oradaydı.

Serdar sağ elini uzattı.

Mesafe fazlaydı.

Parmakları halata ulaşmadı.

Bir an için genç Serdar’ın fener ışığı yeniden parladı. Karanlığın üst tarafında, olması imkânsız bir noktada. Yukarıda mıydı, aşağıda mıydı, geçmişte mi, bugünde mi, anlayamadı. Fener ışığı halatın bir bölümünü aydınlattı. O ışığın arkasında genç Serdar’ın sesi vardı.

“Tutun!”

Bu emir kime verilmişti?

Yılmaz’a mı?

Aylin’e mi?

Bugünkü Serdar’a mı?

Ses yine parazite karıştı.

Serdar’ın başı döndü.

Zemin altında bir dalga daha geçti. Bu kez revirin duvarı da titredi. Pencerelerden biri karanlıkta kısa bir metal sesi çıkardı. Uzakta, taburun yaşayan tarafında bir köpek havlamış olabilir; ama ses hemen boğuldu. Çukur çevresinde dünya daha dar, daha yoğun, daha sessiz hâle geliyordu.

Serdar geri çekilmek için son bir hamle yaptı.

Dizlerinin altındaki betonun sağlam kalan kısmına ağırlık verdi. Ayağını geriye atmaya çalıştı. Bot tabanı ıslak yüzeyde kaydı ama tutundu. Bir anlığına dengesini buldu. Çukurun kenarından yarım adım uzaklaştı.

Sonra karanlığın içinden bir rüzgâr çıktı.

Yukarı doğru değil.

Aşağı doğru değil.

İçeri doğru.

Rüzgâr, dışarıdaki havayı hareket ettirmedi; doğrudan Serdar’ın çevresindeki boşluğu çekti. Ceketinin etekleri çukura doğru yapıştı. Yağmur damlaları, çevresinde kısa bir spiral çizerek karanlığa yöneldi. Kolyenin sıcaklığı aniden arttı. Serdar’ın göğsü yandı.

Aylin’in sesi geldi.

Bu kez çok yakındı.

“Bazı yaralar dikiş tutmaz Serdar.”

Serdar gözlerini kapatmadı.

“Biliyorum,” diye fısıldadı.

Bu cevap kimeydi? Hatıraya mı, kolyeye mi, yoksa karanlığın içinden gelen gerçek bir sese mi? Bilmiyordu. Ama cevap vermişti.

Çukurun kenarında dururken nihayet anladı.

Yirmi bir yıl boyunca onu buraya getiren şey yalnızca suçluluk değildi. Suçluluk insanı geriye bakmaya zorlar. Ama buraya kadar getirmez. Onu getiren şey, yarım kalmış görevdi. Yarım kalmış sevgi. Yarım kalmış sadakat. Yarım kalmış hakikat.

Ve bunların hepsi aynı çukurun kenarında bekliyordu.

Kolyenin soğuk olması gereken ucu göğsüne yakıcı bir sıcaklıkla çarptığında, Serdar düşmekten değil, geç kalmaktan korktuğunu anladı.