Yükleniyor...
Hind'e Giden Gölge
Yazar

Hamza EROL


Durum
Tamamlandı
Tüm Romanlara Dön

Hind'e Giden Gölge

Horasan Hattında Bir Serhat Romanı

Arka Kapak Yazısı

Bir görev.
Dört adam.
İran’dan Hind’e uzanan görünmez bir hat.
Kurmay Binbaşı Mehmed Sâbit Celâl, Osmanlı’nın en karanlık günlerinde, Hind yönünde İngiliz’i sarsacak gizli bir vazife için yola çıkar. Yanında bir hekim, bir saha adamı ve eski yolların hafızasını taşıyan sessiz bir yolcu vardır.
Fakat sınırı geçtikten sonra hiçbir şey anlatıldığı gibi çıkmaz.
Rehberler satılıktır.
Müttefikler eksik doğrular söyler.
Çöl, her adımda başka bir bedel ister.
Ve Horasan hattında, devletin bile unuttuğu sanılan kadim bir ağ yavaş yavaş kendini gösterir.
Bu yolculuk, bir askerî görevden daha fazlasına dönüşür: Görünen savaşın altında işleyen görünmeyen bir tarihe.
Hind’e Giden Gölge, ihanet, sadakat, hafıza, siyaset ve kader arasında yürüyen; sesi kısık ama izi derin bir roman.

Önsöz

Bazı yollar, haritaya çizildikleri gün başlamaz.

Bazı yollar, bir devletin resmi hafızasında kayıtlı değildir. Onları ne mektepte öğrenirsiniz ne arşivde bütün açıklığıyla bulursunuz. Bazen bir paşanın masasında yarım kalmış bir takrirde, bazen bir sınır kasabasındaki suskun bir handa, bazen de adı unutulmuş bir yolcunun taşıdığı sözde yaşarlar. Üstlerinden ordular geçmez belki; ama bir gün bir imparatorluğun kaderine değecek kadar derin iz bırakırlar.

Hind’e Giden Gölge, görünürde bir görev romanıdır. Bir kurmay subayın, yanında üç ayrı mizaca ve üç ayrı kudrete sahip yol arkadaşıyla birlikte, İran içlerinden Afgan kapısına ve oradan Hind ufkuna uzanan tehlikeli bir hattı yoklamasının hikâyesidir. Fakat bu romanı yalnız bir istihbarat, sefer ya da serhat anlatısı olarak okumak eksik kalacaktır.

Çünkü bu hikâyede yol, yalnız coğrafya değildir.

Yol; sadakat ile ihanetin, devlet ile hafızanın, emir ile hakikatin, görünen ile görünmeyenin birbirine değdiği çizgidir. Bir noktadan sonra mesele yalnız İngiliz’e karşı kurulacak askerî bir kıpırtı yahut siyasi bir tesir arayışı olmaktan çıkar; daha eski, daha derin ve daha sessiz bir damarın izini sürmeye dönüşür. İşte romanın asıl gölgesi de burada başlar.

Bu metni kurarken, tarihin yalnız büyük savaşlardan, açık zaferlerden ve resmi adlardan ibaret olmadığı fikri daima önümde durdu. İmparatorlukların kaderini bazen meydan muharebeleri belirler; ama bazen çok daha görünmez şeyler belirler: taşınan bir söz, saklanan bir emanet, doğru zamanda açılan bir kapı, yanlış elde bozulan bir bağ, yahut ölüm pahasına sürdürülen bir hat. Bu roman, biraz da o görünmeyen tarih duygusunun içinden yazıldı.

Romanın merkezindeki Mehmed Sâbit Celâl, kahraman olmak isteyen bir adam değildir. O, emri tartan, haritaya kuşkuyla bakan, insanı sözünden çok susuşundan okumaya çalışan bir subaydır. Yanındaki Nâzım Refik, Kâzım Bars Han ve Feridun Vefa ise yalnız yol arkadaşı değil; onun eksik kalacak yanlarını tamamlayan üç ayrı bakıştır. Biri bedenin sınırını bilir, biri insanın kirini, biri de yolun hafızasını. Bu yüzden onların hikâyesi aynı zamanda dört kişinin birlikte kurduğu bir hüküm hikâyesidir.

Bu romanın sayfalarında büyük meydan savaşları yoktur; ama her adımı savaş kadar ağır kararlar vardır. Açık zafer nidaları yoktur; ama giderek büyüyen, sonra da okurun içinde sessizce kalan bir gerilim vardır. Çünkü burada asıl mesele, kılıcın nerede çekileceği kadar, hangi kapının gerçekten açıldığıdır.

Ve belki de en önemlisi şudur:
Bu roman, sona erdiği yerde bitmez.
Çünkü bazı yolculuklar, varılan menzilde değil; geriye dönüldüğünde, insanın içinde ve memleketin kaderinde asıl manasını bulur.

Elinizdeki hikâye, işte böyle bir yolun hikâyesidir. Gölgenin, bazen ışıktan daha uzun sürdüğü bir yolun.

Mehmed Sâbit Celâl Bey
Mehmed Sâbit Celâl Bey
Kurmay Binbaşı (Mekteb-i Harbiye ve Erkân-ı Harbiye mezunu).

Mizaç: "İtaat kışlada, irade sahrada" felsefesine inanır. Emir vermeyi bilir ama bağırmayı küçüklük sayar. Soğukkanlı ve az konuşan bir yapıdadır; duygusal bağlarını belli etmez. Büyük laflardan hoşlanmaz, "ne olması istenir" değil "ne olabilir" sorusuna odaklanır.

Nâzım Refik
Nâzım Refik
Hekim Yüzbaşı (Sahra ve Harp Cerrahı).

Mizaç: Bilimsel bir sinizme (alaycılığa) sahiptir; gerçekçi, sert ve lafı dolandırmadan doğrudan konuşur. "Vatan, bayrak, fetih" gibi büyük lafların karın doyurmadığına inanır; onun için tek ve yegâne gerçek, masadaki atan nabızdır. Hurafelere, gizeme ve metafiziğe (özellikle Feridun'un temsil ettiği dünyaya) şüpheyle, hatta çoğu zaman öfkeyle yaklaşır.

Kâzım Bars Han
Kâzım Bars Han
Resmî kayıtlarda Süvari Zabiti; fiiliyatta Saha Ajanı, İz Sürücü ve İstihbaratçı.

Mizaç: Şüpheci, soğuk, pragmatik ve yüzeyde son derece sakin. İnsanları ağızlarından çıkan süslü laflarla değil, yutkundukları hecelerle, seslerindeki titremeyle ve sakladıkları niyetlerle tartar. Onun için "mutlak şüphe" bir karakter kusuru değil, en büyük hayatta kalma sanatıdır.

Feridun Vefa
Feridun Vefa
Resmî bir unvanı yoktur; eski bir zabit, yeni bir yol ehli. Fiiliyatta kadim yolların, tekkelerin ve "Emanet Hattı"nın hafızasını taşıyan manevi rehber.

Mizaç: İçe dönük, fevkalade sabırlı ve sezgileri çok kuvvetlidir. Nâzım gibi her şeyi çıplak akılla inkâr etmez, fakat cahil kitleler gibi her açıklanamayanı da körü körüne kutsallaştırmaz. İkisinin arasındaki o ince, tehlikeli "hikmet" çizgisinde yürür.

Münire Hanım
Münire Hanım
İstanbul’daki "Sessiz Merkez"; fiiliyatta Kuvayı Milliye’nin ve Sâbit’in elçiliklerdeki görünmez istihbarat gözü (Gölge Elçisi).

Mizaç: Vakur, derin ve duygusunu gösterişsiz taşıyan bir kadındır. Söylenmeyeni anlayabilen, en gürültülü vals müziğinin altından süzülen bir İngiliz kâtibinin fısıltısını dahi ayıklayacak kadar keskin bir sükûnete sahiptir.

Bîbî Zühre (Eski adıyla Adsız Kadın)
Bîbî Zühre (Eski adıyla Adsız Kadın)
Kabil yönündeki "İç Kapı"ların mutlak yöneticisi; erkeklerin küçümsediği görünmeyen "Kadın Haberleşme ve İstihbarat Ağı"nın ana düğüm noktası.

Mizaç: Soğukkanlı, ketum ve tehlikeli ölçüde sakin. Karşısındakine (özellikle Sâbit veya Kâzım gibi kurtlara) yardım eder gibi görünür ama ağzından çıkan her eksik cümle, aslında muhatabının niyetini ve sabrını tarttığı ölümcül bir sınavdır.