“Bir yol tek adamla bulunur; fakat tek adamla taşınmaz.” — Eski menzil kaydı
Babıâli’den çıktığı gece Mehmed Sâbit Celâl eve doğrudan dönmedi.
Kar durmuştu; ama yağış çekilince ayaz daha da sertleşmişti. Şehir, karın üstüne çöken o ince gecelik sessizlikle olduğundan büyük, olduğundan boş görünüyordu. Gaz lambaları rüzgârsız havada sabit yanıyor, taş kaldırımlar donuk bir ışıkla parlıyordu. İstanbul’un gündüz yüzü kalabalık, gürültülü ve hâlâ kudret vehmeden bir payitaht yüzüydü; gece yüzü ise, bir şeylerin yaklaşmakta olduğunu sezip bunu yüksek sesle söylemeyen insanların yüzü.
Sâbit yavaş yürüyordu. Bu, kararsızlıktan değildi. Bazı hükümler masa başında değil, ayazın altında, insanın nefesini önünde gördüğü o sert yürüyüşlerde biçimlenirdi. Artık önünde yalnız kabul edilmesi ya da reddedilmesi gereken bir görev yoktu. Ondan daha tehlikelisi vardı: adı tam konmamış bir yol. Böyle işlerde ilk hata, elindeki eksik bilgiyle acele ekip kurmaktı. İkinci hata, iyi adamla doğru adamı birbirine karıştırmaktı. Doğru adam, her zaman en cesur yahut en zeki olan değildi. Bazen daha büyük kusuru olmayan adamdı. Daha önemlisi, yolun ağırlığını kendi hevesinin değil, vazifenin üstüne bindirecek adamdı.
Kendi kendine, sanki zihnindeki boş masanın başında isimleri yoklarmış gibi düşündü:
Bana bir hekim gerek. Ama yalnız yara saracak biri değil. Yolun bedene ne yaptığını bilen biri. Sıtmanın, açlığın, susuzluğun, gecikmiş bir dikişin ve kirli suyun bazen düşman kurşunundan daha seri öldürdüğünü bilen biri.
Bir saha adamı gerek. İnsan yüzünden, sesten, susuştan yalanı çekip çıkaracak biri. Her selamın dostluk, her tebessümün emniyet, her rehberin yol olmadığı bilen biri.
Bir de… haritada olmayanı duyduğunda çocukça inanmayan, ama gördüğü şeyi sırf akla ağır geldi diye çöpe atmayan biri.
Bu üç cins adamın bir masada oturması kolay değildi. Daha zoru, birbirine tahammül ettirebilmekti. Çünkü biri bedenin sınırını görecek, biri insanın çürüğünü, öteki ise görünmez bir damarın varlığını sezecekti. Böyle adamlar çoğu zaman aynı kelimeye farklı anlam yükler, aynı tehlikeye başka yerden bakardı. Fakat Sâbit’in ihtiyacı da tam buydu: tek renk bir ekip değil, birbirini denetleyen bir terkib.
Şehzadebaşı’na inen dar sokakların birinden geçerken, bir an için adımlarını yavaşlattı.
Münire Hanım’ın evi çok uzakta değildi. O sokak, geceleri başka sokaklardan daha sessiz olurdu. Şimdi de karın altında durgun, ağır ve sanki içeriden gelen küçük hayatları örten bir suskunluk taşıyordu. Bir pencerenin gerisinde sarı bir ışık yanıyordu. O ışık ona ait olabilir miydi? Belki henüz uyumamış, masasına eğilmiş, bir kitabın üstünde durmuştu. Belki sobanın yanında oturuyor, dışarıdaki beyazlığı dinliyordu. Belki de o da bu şehir gibi, adı konmamış bir bekleyiş içinde sessiz kalıyordu.
Sâbit durmadı.
Ama bütünüyle de yürümedi. Ayakları bir an, o sokağın başında sahibine itaat etmeyen hayvanlar gibi ağırlaştı. Elini istemsizce cebine götürdü. Parmakları yarım mühür parçasına değdi. Metal, kumaşın altında bile soğuktu. Tuhaf biçimde, o sarı ışık ile cebindeki metal arasında bir zıtlık kurdu zihni. Biri sıcak, sivil, insani ve yaşanabilecek bir hayatın ihtimaliydi. Öteki ise eksik, soğuk, adı konmamış ve geri dönüşü belli olmayan yolun işareti.
İçinden yalnız şu hüküm geçti:
Bu yol, o ışığın sıcaklığına ait değil.
Sonra bir hüküm daha:
Eğer dönersem, aynı adam dönmeyeceğim.
Bu cümleyi bastırmadı. Yalnız sesli söylemedi. Çünkü bazı şeyler söylenirse melodram olur; içeride tutulursa kader.
Gece yarısına varmadan eve döndüğünde, kararının ana çatısı çoktan kurulmuştu. Şimdi yapılacak şey, o çatının altına yanlış adam koymamaktı.
Ertesi sabah, hava aydınlanmadan evvel, Sâbit Fatih tarafındaki askerî hastanenin avlusuna girdi.
Kış sabahının hastane kokusu başka olur: nemli taş, kömür isi, kaynamış bez, eter, sabun ve insan bedeninin zayıflığı. Avludaki kar kirlenmiş, sedye taşıyan neferlerin ayakları altında çamurla karışmıştı. İçeri girer girmez uzaktan bir inilti, sonra metal bir tepsinin kısa sesi duyuldu. Hastaneler de karargâh gibidir; yalnız burada bozgun önce bedene düşer.
Aradığı adam ameliyathanedeydi.
Kapı açıldı. Önce sıcak ve ağır hava çıktı. Sonra Hekim Yüzbaşı Nâzım Refik göründü. Üzerindeki gömleğin manşetine kadar sıvanmış kollarında yorgunluk değil, çalışma sertliği vardı. Parmak boğumlarında kurumuş kanın ince kahverengi çizgileri kalmıştı. Eter ve tentürdiyot kokusu üstüne sinmişti. Çehresinde yakışıklılık değil, işinin içine gömülmüş adamlara mahsus keskin ve yıpratıcı bir dikkat vardı. Gözleri, uykusuzluk yüzünden değil, uzun zamandır insan etini açıp kapamaktan ötürü sertleşmişti.
Sâbit’i görünce kaşının biri kalktı.
“Demek ya bir paşa evladı yine yanlış zamanda hastalandı,” dedi, “ya da sen başına yine lüzumsuz bir felaket seçtin.”
Sâbit’in ağzında çok kısa bir gölge gibi tebessüm belirdi.
“İkincisi.”
Nâzım elindeki bezi bir yana bıraktı.
“Öyleyse içeri gel. Dışarıdaki soğuk, insanı hasta etmek için sabırsız.”
Küçük odasına geçtiler. Oda da sahibine benziyordu. Gereğinden fazla eşya yoktu. Bir rafta tıp kitapları, öte yanda küçük kavanozlar, sargı ruloları, makaslar, birkaç not kâğıdı… Masanın kenarında yarım bırakılmış çay donmaya yüz tutmuştu. Pencerenin önüne bırakılmış bir bakır leğende kızıl su duruyordu.
Sâbit uzatmadı. İran hattını, Afgan kapısını, görünürdeki görevi, saklanan ikinci ihtimali anlattı. Ne büyük hayal sattı ne gizemi gereksiz yere büyüttü. Nâzım konuşurken hiç söz kesmedi. Yalnız bazen parmaklarıyla masaya iki kere vuruyor, bazen kısa bir “hıh” sesi çıkarıyordu. Bu, onun düşünme biçimiydi.
Bitirdiğinde Nâzım sandalyeye yaslandı.
“Yani beni,” dedi, “romantik bir sergüzeşt diye süslenmiş, ama yarısı istihbarat, yarısı siyaset, tamamı da ölüm ihtimali olan bir yola çağırıyorsun.”
“Evet,” dedi Sâbit. “Bana yalnız yara dikecek tabip gerekmez. Yolun insan bedeninden ne çalacağını bilen adam gerekir. Bir de… ölümün hamasetle durmadığını bilen biri.”
Nâzım dudak kıyısını büktü.
“Hamasetle duran tek şey akıldır. O da durduğu yerde çürür.”
Sonra bir an sustu. Gözlerinde, Balkan yıllarından kalmış sert bir şey dolaştı.
“Kolera çadırı gördün mü hiç gecenin ortasında?” diye sordu.
“Gördüm.”
“Ben orada,” dedi, “kurşun yemeden ölen adam sayısının, bazı muharebelerde düşmandan eksik olmadığını gördüm. Bir tümenin cesaretini kirli su bozabilir. Bir büyük planı tek bir kirli dikiş mahvedebilir. Yol dediğin, paşaların düşündüğü kadar şanlı değildir. Çoğu zaman irin, ateş, kusma, bit ve açlıktır.”
Sâbit başını salladı.
“Onun için sana geldim.”
Nâzım onu uzun süre tarttı. Sanki yalnız teklifi değil, teklifi yapan adamın iç hesabını da yokluyordu.
“Bir şartım var,” dedi sonunda. “Yolda, sırf şanlı dursun diye yürütülen hiçbir deliliğe ‘evet’ demem. Adam ölecekse sana söylerim. Kurtarılamayacaksa söylerim. Geri dönmek gerekiyorsa söylerim. Bunu gurur meselesi yapmayacaksın.”
Sâbit hiç tereddüt etmedi.
“Kabul.”
Nâzım ikinci şartı kendiliğinden ekledi.
“Bir de, sahada hekim dediğin şey bazen emre değil bedene uyar. Benim önümde bir adam ölüyorsa, sen başka hesap kuruyor olsan da önce onu söyleyeceğim.”
“Kabul.”
Nâzım bu kadar çabuk kabul beklemiyordu. Bu, onun bakışını çok az yumuşattı.
“Ne zaman?”
“Yakında.”
“Peki.”
Sonra, sanki kararı çoktan vermiş de bunu belli etmek istemiyormuş gibi kalktı, kapıya yöneldi ve omzunun üstünden konuştu:
“Ben gelirim. Ama şunu en baştan bil. Yolda hastalık, yorgunluk ve korku senden izin istemez.”
İlk isim yerini almıştı.
Aynı gün öğleden sonra Galata başka türlü bir cephe gibi karşısına çıktı.
Limana inen dar sokaklarda deniz kokusu kömür isiyle karışıyor, rıhtım tarafında bağrışan hamalların sesi yukarıya kadar vuruyordu. Yabancı diller, küfürler, pazarlık sesleri, takunya gıcırtısı, uzak gemi düdüğü… Galata her zaman devlet dairelerinden daha dürüsttü. Çünkü burada herkesin niyeti tam namuslu olmasa da daha görünür olurdu. İnsan ya mal satardı, ya bilgi, ya beden, ya sadakat. Çoğu kere hepsinden biraz.
Sâbit, Kâzım Bars Han’ı limana yakın, isli bir kahvehanede buldu.
Kâzım duvara sırtını vermiş, kapıyı ve pencere yansımasını aynı anda görebilecek köşeye kurulmuştu. Bu köşe tesadüf değildi. Sola yaslansa arka sokağa, sağa kalksa rıhtım kalabalığına karışacak bir kaçış imkânı vardı. Masasının üstünde yarısı içilmiş kahve, ters dönmüş gazete ve sönmeye yüz tutmuş sigara duruyordu. İnsanlar onu ilk bakışta fark etmezdi. Ama ikinci bakışta, hareketsizliğinin etrafında küçük bir tehlike halkası hissedilirdi. Bazı yırtıcılar hareketiyle değil, duruşuyla belli olur. Kâzım o cinsten bir adamdı. Gözleri donuk değildi; tam aksine, fazla şey görmüş adamların tasarruflu bakışına sahipti.
Masaya yaklaşınca Kâzım gazeteyi indirmeden konuştu:
“Bir adamı selamlamadan önce yürüyüşünden tanımak huyundan vazgeçmedin demek.”
Sâbit sandalyesini çekti.
“Sen de kapıya sırtını vermemek huyundan.”
Kâzım gazeteyi indirdi. Yüzünde ne gülümseme vardı ne soğukluk. Yalnız mesafe.
“Galata’da sırtını kapıya veren ya çok zengindir ya çok aptal. Ben ikisi de değilim.”
Sâbit burada da dolanmadı, vazifeyi anlattı. İran hattını, küçük çekirdek heyeti, görünürdeki ve görünmeyendeki ihtimalleri… Kâzım dikkatle dinledi. Onun dinleyişinde Nâzım’daki gibi açık sertlik yoktu. Daha tehlikelisi vardı: adam, anlatılanın boşluklarını sessizce sayıyordu.
“Niçin ben?” diye sordu.
“Çünkü sen insanı sözünden önce susuşundan okursun,” dedi Sâbit. “İlk temasların hangisinin gerçek, hangisinin tuzak olduğunu ayırmanı. Beni gerektiğinde şüpheye zorlamanı istiyorum.”
Kâzım fincanını dudaklarına götürdü, içmedi.
“Şüpheye zorlanmak çoğu kumandanın hoşuna gitmez.”
“Ben kumandan süsü istemiyorum,” dedi Sâbit. “İşim için doğru adam istiyorum.”
Kâzım bunu not eder gibi başını çok az eğdi.
“Öyleyse bir şartım var,” dedi. “Yolda benden temiz görünmemi istemeyeceksin. Gerekirse yalan söylerim. Gerekirse rüşvet veririm. Gerekirse bir adamı dost sanması için konuşurum. Böyle işlerde kapılar bazen doğru sözle değil, doğru yalanla açılır.”
Sâbit bu cevabı bekliyordu.
“Kabul,” dedi. “Ama bir sınırla. Lüzumsuz zulüm yok. Keyif için kötülük yok. Eski hesaplarını bu yola karıştırmak yok.”
Kâzım’ın yüzünde çok kısa, çok sert bir gölge geçti. Galata’nın kirli yıllarından, kırılmış dostluklardan ya da satılmış adamlardan kalma bir gölge.
“Benim eski hesabım yok,” dedi. “Yalnız hatırladığım borçlar var.”
Sâbit bunu deşmedi. Çünkü bazı adamlarda, deşilen yara bilgi vermez; yalnız kapanır.
Kâzım kahvesinden nihayet bir yudum aldı.
“Peki,” dedi. “Bir şart daha. Yolda yanımdaki adam bana ‘önemsiz şüphe’ diye bakmayacak. Birine güvenmiyorsam nedenini tam açıklayamasam da önce ihtiyat alınacak.”
“Kabul.”
Bu ikinci kabul, masadaki havayı değiştirdi. Çünkü bu, Kâzım’ın içgüdüsünü vazifenin parçası saymak demekti.
Kâzım’ın yüzünde çok düz bir çizgi belirdi.
“Varım.”
İkinci isim de yerini almıştı.
Sâbit, Feridun Vefa’yı Üsküdar’da, eski bir hazirenin yanında buldu.
Boğazın öte yakası, kış günlerinde başka türlü susar. Üsküdar’ın puslu havasında mezar taşları daha yakın görünür; serviler, yaşayanlardan çok ölülerin yanında duruyormuş gibi hissedilir. Hazirenin taş setinde, başını hafif öne eğmiş, iki elini dizlerinde birleştirmiş halde Feridun oturuyordu. O, mezar taşlarıyla konuşur gibi duran sessiz adamlardandı. İnsan bakınca onu miskin sanabilirdi. Biraz daha dikkatli bakınca, o sessizliğin uyuşukluk değil başka türlü bir dinleme olduğunu anlardı.
Sâbit yaklaşınca Feridun başını kaldırdı. Selamlaştılar. Sâbit ona diğerlerine anlattığı kadar düz konuşmadı. Ama anahtar kelimeleri verdi:
Horasan. Eski kanallar. Hind yolu.
Feridun’un yüzü yalnız “eski kanallar” sözü geçerken değişti. Değişim öyle büyük değildi. Bir göz kapağının yarım an gecikmesi, bir nefesin bir miktar derine inmesi kadar.
“Devletin görünen yolu vardır,” dedi. “Bir de görünmeyeni. Görünen yoldan ferman gider, asker yürür, sancak açılır. Görünmeyen yoldan haber yürür, adam geçer, emanet taşınır.”
Sâbit gözünü ondan ayırmadan sordu:
“Bu sözü nereden biliyorsun?”
Feridun mezar taşlarının üstünden geçen kış ışığına baktı.
“Bilen çok değildir,” dedi. “Duymuş olan daha çoktur.”
Bu tam cevap değildi. Ama yalan da değildi.
“Benimle gelir misin?” diye sordu Sâbit. “Nâzım bedenin sınırını bilir. Kâzım insanın yalanını. Sen ise görünen yol ile görünmeyen yolun birbirine nerede değdiğini bilirsin.”
Feridun ayağa kalktı. Omuzlarında ne asker dikliği ne derviş gösterişi vardı. Daha çok, yavaş ama boşa adım atmayan adamların ağırlığı bulunuyordu.
“Horasan,” dedi, “yalnız toprak adı değildir. Hafıza da taşır.”
Sonra, sanki çok eski bir yerden hatırladığı bir dizeyi su yüzüne çıkarır gibi ekledi:
“Yol bazen menzilde değil, emaneti taşıyanın isminde gizlenir.”
Sâbit bunu zihnine kaydetti.
“Gelirim,” dedi Feridun. “Ama bir şartla. Karşımıza çıkan her şeyi Harbiye’nin terazisine vur; hakkındır. Ama o teraziye sığmayanı sırf sığmadı diye yalan sayma.”
“Ben senden kör itaat istemem,” dedi Sâbit. “Sen de benden kör inkâr bekleme.”
Feridun’un yüzünde çok hafif, neredeyse görünmeyecek bir kabul dolaştı.
Üçüncü isim de tamamlanmıştı.
Haftanın sonuna doğru, akşam karanlığı İstanbul’un üstüne inerken, Sâbit Celâl bu üç adamı ilk kez aynı odada topladı.
Oda küçük sayılırdı. Ama dört ayrı mizacı içine alacak kadar derin bir sessizlik taşıyordu. Sobanın içinde kor sakindi. Pencerenin gerisinde Haliç’ten yükselen sis yavaş yavaş yukarı vuruyor, camı matlaştırıyordu. İstanbul, sanki dışarıda kocaman bir gövde gibi soluyor; içeride ise dört adam kendi kaderlerinin ilk masasına oturuyordu.
Nâzım ilk gelen oldu. Üstünde gün boyu çalışmaktan yorgun düşmüş bir bedenin gerginliği vardı. Odaya girer girmez önce masaya, sonra sobalık suya, ardından pencere aralığına baktı. Bir hekim gözüyle değil, kuşatılmış adam gözüyle kontrol ediyordu.
Kâzım geldiğinde kapıya en yakın değil, çıkışı ve pencereyi aynı anda gören yeri seçti. Odaya giren herkesi bir tehditmiş gibi değil, bir ihtimalmiş gibi tartıyordu. Tehlikeyi abartmaz, küçümsemez; sakince yerine koyardı.
Feridun en son girdi. İçeri girer girmez konuşmadı. Yalnız odanın duvarlarına, tavana, masanın üstündeki harita ağırlığına baktı. Sanki insanları tanımadan önce, onları taşıyan mekânın niyetini anlamak ister gibiydi.
İlk sessizlik, asıl tanışmanın kendisiydi.
Nâzım’ın bakışı Feridun’da gereğinden uzun kaldı. Bu, açık düşmanlık değildi; ama “senin cinsin adamın işlevini sonra anlayacağım” bakışıydı. Kâzım, üçünü de ayrı ayrı ölçtü. Özellikle Feridun’a bakarken, onda görünürde silahsız duran ama başka türlü tehlike taşıyan adamlara mahsus hafif bir dikkat vardı. Feridun ise sanki Nâzım’ın şüpheciliğini ve Kâzım’ın sessiz tahlilini baştan kabul ediyor gibiydi. Onları düzeltmeye yahut kazanmaya çalışmıyordu.
Sâbit bütün bunları tek tek gördü.
İşte ekip kurmak tam da buradan başlardı. Adam seçmek yetmezdi; seçilen adamların birbirinin huyunu ne kadar taşıyabileceği de ayrı meseleydi. Çünkü yol, yalnız dışarıdaki düşmanla değil, aynı ateş başında oturan farklı mizacın sürtünmesiyle de zorlaşır.
Sâbit ayakta kaldı. Bu, aralarında rütbe göstermek için değil, konuşmanın merkezini kendi sesi yapabilmek içindi.
“Burada dost meclisi kurmadım,” dedi. “İşi olan adamları bir vazife için çağırdım.”
Kimse itiraz etmedi.
“Önümüzdeki hat görünürde İran–Afgan–Hind yönünde açılan küçük çekirdek vazifesidir. Görünmeyende ise başka damar ihtimali vardır. Bu ikinci kısmın adı henüz tam konmuş değildir. Ben de size masal anlatmayacağım. Bildiğim kadarı var; bilmediğim daha çok.”
Nâzım ilk sözü aldı.
“Güzel. En azından bunu biliyoruz.”
Kâzım kımıldamadan sordu:
“Bizi gerçekten netice için mi yolluyorlar, yoksa orada kaybolsak da işlerine gelecek küçük heyet olduğumuz için mi?”
Oda sustu.
Bu soru, konuşulmamış hakikati masanın ortasına koymuştu.
Sâbit yalan söylemedi.
“İkisi de mümkün,” dedi.
Nâzım başını hafifçe yana çevirdi. Yüzünde hoşnutsuzluk belirdi ama şaşkınlık yoktu.
“Bundan hoşlanmadım.”
“Ben de.”
Kâzım ikinci soruyu sordu:
“O hâlde bizim sadakatimiz kime? Masaya mı, sana mı, vazifeye mi?”
Bu, başka adamlardan gelse kaba duyulacak bir soruydu. Kâzım’dan gelince gerekliydi.
Sâbit hiç gecikmeden cevap verdi:
“Masaya değil. Çünkü o masa kendi içinde tam değil. Kör şahsa da değil. Çünkü şahıs ölür, yol kalır. Bana gelince… ben sizden kişisel bağlılık istemem. Ama son karar anında itaat isterim. Vazife için. Ve sağ kalıp işi kendi aklımızla yürütmek için.”
Feridun ilk kez konuştu.
“Peki ya vazife ile hakikat ayrılırsa?”
Sâbit bunu bekliyordu.
“O vakit önce hakikati buluruz,” dedi. “Çünkü yalan bilgi üstüne yürütülen vazife, emir değildir; mezardır.”
Bu cümle, masadaki saygının ilk taşını yerine koydu.
Nâzım, kollarını bağlayıp söze girdi.
“Benim şartımı biliyorsun. Bedeni görmezden gelene itaat etmem. İmkânsız olanı ‘vazife’ diye yürütemem. Adam, kurtarılamayacak haldeyse sana bunu söylerim. Geri dönmek gerekiyorsa da.”
“Kabul edildi,” dedi Sâbit.
Kâzım da kendi çizgisini yineledi.
“Benim şüphem, gönül hoşluğu için küçültülmeyecek. Yanımızdaki adamın sesi beni rahatsız ederse, bunun sebebi bazen delil çıkmadan önce gelir.”
“Kabul.”
Feridun, ötekilerden daha alçak sesle konuştu.
“Benim şartım ise şu: Yol üstünde aklın ölçemediği şey çıkarsa, onu ya hemen kutsama ya da hemen çöpe atma. İkisi de aynı hızla adamı saptırır.”
Sâbit başını salladı.
“Kabul.”
Sonra bir an dördüne birden baktı. İşte o an, masadaki dağınık enerji ilk kez aynı çember içinde durmaya başladı. Hekim, saha adamı, eski yol sezgisi taşıyan adam ve kurmay. Her biri başka dilden konuşuyordu. Ama bu farklı dillerin toplamı, belki de tek bir akıldan daha sağlam bir ekip doğurabilirdi.
Sâbit siyah defterini çıkardı.
Onların önünde açtı.
Bu hareket, sandalyede oturan üç adamın dikkatini sessizce daha da topladı. Çünkü bir adam bir deftere isim yazarken, o isimler yalnız çağrılmış olmaz; hükme de bağlanır.
Tek tek isimleri yazdı:
Nâzım Refik
Kâzım Bars Han
Feridun Vefa
Sonra kalemi kaldırmadan ekledi:
“Bundan sonrası geri dönülmez yoldur. Sahaya indiğimiz an, hepimiz için. Ve geride bıraktığımız herkes için.”
Penceredeki sis yoğunlaştı. Dışarıda İstanbul görünmezleşiyor, yalnız varlığını hissettiriyordu. Sanki şehir, bu dört adamı bir süre daha bağrında tutup sonra yutmaya hazırlanan karanlık bir dev gibi duvarlara dayanıyordu.
Sâbit son kez konuştu:
“Benden planımda kusur görürseniz yüzüme söylemenizi isterim. Ama karar verildiği anda ses tek olur. O da benim sesim olur. Bunun dışında bu yolda kardeşlik sözü vermem, dostluk da istemem. Fakat birinizin hatası hepimize mezar açacağı için, herkes ötekinin yükünü taşımak zorunda kalır.”
Nâzım çok hafif başını salladı.
“Yeter.”
Kâzım kısa bir “olur” dedi.
Feridun ise yalnız:
“Yolun adabı budur,” dedi.
Ekip tamamlanmıştı.
Ve oyun, asıl şimdi başlıyordu.