Sıfırıncı Gün
Mert Karaca, büyük bir kurumun gece vardiyasında çalışan, kimsenin fark etmediği ama herkesin hayatını ayakta tutan sistemlerden sorumlu bir adamdır. İnsanlardan çok log kayıtlarına, toplantılardan çok sunucu odalarının soğuk uğultusuna güvenir.
Bir gece, rutin bir kontrol sırasında küçük bir anomali fark eder.
Bu bir gecikme değildir.
Bir hata değildir.
Veri, olması gereken yere değil, görünmez bir karanlığa akmaktadır.
Mert iz sürdükçe gördüğü şeyin sıradan bir sızıntı olmadığını anlar. Kredi notları, iş başvuruları, sosyal görünürlük, tercih yönlendirmeleri… Birileri insanların hayatlarını doğrudan ele geçirmiyor; yalnızca seçeneklerini sessizce yeniden sıralıyordur.
Sonra sistem Mert’i fark eder.
Önce uyarılır.
Sonra suçlu gibi gösterilir.
Ardından kayıtları silinir.
Kimliği, hesapları, geçmişi ve güvenli hayatı birer birer yok olur.
Mert artık sistemin çalışanı değil, hatasıdır.
Yeraltına çekildiğinde karşısına Aylin, Baran ve Tuna çıkar: her biri sistemin dışında kalmış, ama onun karanlık dilini farklı biçimlerde okumayı öğrenmiş insanlardır. Birlikte Levent Arca’nın kurduğu görünmez kontrol mimarisinin kalbine inmeye çalışırlar.
Ama sistemi durdurmak, yalnızca doğru kodu yazmak değildir.
Çünkü bu ağın içinde hastaneler, bankalar, kamu servisleri, korkmuş yöneticiler, kirli sadakatler ve masum hayatlar vardır. Bir sistemi yıkmak mümkündür; asıl soru, altında kimlerin kalacağıdır.
Sıfırıncı Gün, dijital kimlik, gözetim, manipülasyon ve vicdan üzerine karanlık bir siber-gerilim romanı.
Bir adamın ekrandaki küçük bir sapmadan başlayıp kendi adını, geçmişini ve varlığını kaybettiği; sonunda ise silinmişliğini bir direniş biçimine dönüştürdüğü bir hikâye.
Bazı sistemler sizi korumak için kurulmaz.
Bazıları sizi tanımak, yönlendirmek ve gerektiğinde yok saymak için vardır.
Ve bazen, o sistemi durdurabilecek tek kişi, sistemin artık tanımlayamadığı kişidir.
Sıfırıncı Gün
Bazı sistemler bir gecede çökmez.
Önce küçük bir gecikme olur. Kimsenin önemsemediği bir log satırı, olması gerekenden birkaç milisaniye farklı davranır. Bir veri akışı yönünü değiştirir. Bir başvuru görünmez olur. Bir kredi reddedilir. Bir insan, nedenini bilmeden hayatının biraz daha daraldığını hisseder.
Sonra birileri bunun hata olduğunu söyler.
Çünkü hata kelimesi rahatlatıcıdır. Hata, düzeltilebilir bir şeydir. Yanlış yapılandırılmış bir sunucu, gecikmiş bir bakım işlemi, dikkatsiz bir personel, yorulmuş bir sistem yöneticisi… Bir sorunu hata diye adlandırdığınızda, onu insan iradesinden, ahlaktan ve sorumluluktan ayırmış olursunuz.
Oysa bazı hatalar bilerek tasarlanır.
Sıfırıncı Gün, görünmez insanların ve görünmez sistemlerin hikâyesidir. Modern dünyanın arka odalarında çalışan, herkes uyurken ekranların başında kalan, hayatın akışını sağlayan ama çoğu zaman adı bilinmeyen insanların hikâyesi. Aynı zamanda, hayatımızı kolaylaştırdığı söylenen dijital yapıların, bizi ne kadar sessiz ve derinden şekillendirebileceğine dair bir gerilim.
Mert Karaca, bu dünyanın sıradan görünen adamlarından biridir. Bir sistem yöneticisi. Bir gece vardiyası çalışanı. Kurumun görünmeyen dişlilerinden biri. Ama onun en büyük özelliği, başkalarının gözden kaçırdığı küçük sapmaları fark etmesidir.
Bir gece, ekranda gördüğü şey onun hayatını geri dönüşsüz biçimde değiştirir.
Çünkü Mert bir güvenlik açığı bulduğunu sanırken, aslında insanların geleceklerini yönlendiren bir yapının eşiğine gelir. Gördüğü şey yalnızca veri hırsızlığı değildir. Daha sessiz, daha derin ve daha korkutucu bir şeydir: insanların seçeneklerini fark ettirmeden yeniden sıralayan bir kontrol mimarisi.
Bu romanın temel sorusu şudur:
Bir sistem seni tanımlıyorsa, seni silebilir mi?
Ve daha rahatsız edici ikinci soru:
Seni silen sistem hâlâ çalışmaya devam ediyorsa, sen gerçekten var mısın?
Bu hikâyede kahramanlar kusursuz değildir. Mert geç kalma korkusuyla hareket eder. Aylin güvenmeyi unutmuş biridir. Baran kaosun içinde aklını korumaya çalışır. Tuna geçmişteki hatalarının bedelini ödemek ister. Deniz korkar. Levent Arca ise kendini kötü biri olarak görmez; belki de onu en tehlikeli yapan budur.
Çünkü çağımızın en büyük kötülükleri çoğu zaman karanlık odalarda şeytani kahkahalarla kurulmaz. Bazen temiz ofislerde, güvenlik, verimlilik, istikrar ve gelecek adına tasarlanır.
Bu kitapta kod satırları kadar vicdan, veri merkezleri kadar yalnızlık, algoritmalar kadar insan zaafları da var. Çünkü hiçbir sistem yalnızca makinelerden oluşmaz. Her sistemin içinde onu yazan, onaylayan, görmezden gelen, korkan, susan ya da karşı çıkan insanlar vardır.
Sıfırıncı Gün, bir sistemin çöküş hikâyesi olduğu kadar, görünmez bir adamın kendi görünmezliğini silaha dönüştürme hikâyesidir.
Ve belki de en önemlisi, şu soruyu okurun zihninde bırakmak ister:
Kontrol arzusu, kime ne kaybettiriyor?
Mizaç: İçe kapanık, ölçülü, takıntılı ve dikkatli biridir. Dışarıdan sıkıcı yahut silik görünebilir. Uykusuz göz altları, ekrana alışmış solgun yüzü, kısa saçları ve dağınık olmayan ama çok düşünülmüş de görünmeyen kıyafetleri vardır. Hareketsiz görünür ama zihni sürekli çalışır.
Mizaç: : Kısa ve doğrudan konuşur. Güven vermekten çok sınar. Kendi duygusunu belli etmekten hoşlanmaz. Pratik, sade, hareket etmeye hazır bir görünümü vardır. Güzelliği ya da stil gösterişle değil, kontrol hissiyle gelir.
Mizaç: Hızlı konuşur, dikkati dağınık görünür, alaycılığı savunma mekanizması olarak kullanır. Uykusuz, dağınık saçlı, hafif çökmüş yüzlü, kablo ve fan uğultusuyla yaşamış biri gibidir. Komik gelebilir; ama o gülüşün altında ciddi bir paranoya vardır.
Mizaç: Temiz, düzenli, sakin ve neredeyse fazla kusursuz görünür. Konuşurken bağırmaz, ikna eder. Giyimi pahalı ama bağıran türden değildir. Yüzünde güven verici bir açıklık vardır; bu da onu daha tehlikeli yapar.