Resmen ölü ilan edilmiş bir adam.
İmparatorluğun kalbinde, görünmez bir savaş.
Kurmay Binbaşı Mehmed Sâbit Celâl, Horasan’daki o tekinsiz görevden İstanbul’a döndüğünde bir gerçeği fark eder: O artık ne eski rütbesine ne de eski hayatına aittir. Harbiye Nezareti’nin koridorlarında kendi resmî ölümünü ilan ettirerek gölgelere karışır. Ancak bu "yok oluş", onu çok daha eski ve karanlık bir hakikatin tam merkezine çekecektir.
Sisli Sirkeci rıhtımlarından eski tekkelere, Münire Hanım’ın gizemli evinden yeraltı geçitlerine uzanan bu yeni savaşta Sâbit ve sadık yoldaşları; sadece İngiliz ve Rus casuslarının değil, müttefik görünen Alman aklının da peşinde olduğu kadim "Emanet Hattı"nı korumak zorundadır.
Kimliğini yok etmek pahasına devleti yaşatmaya yeminli birkaç isimsiz kahramanın, ihanetle sadakatin birbirine karıştığı o puslu payitaht günlerinde verdiği bu amansız istihbarat savaşına tanık olacaksınız.
Hind'e Giden Gölge II: Payitaht'ın Sırrı, görünen tarihin altındaki o büyük ve sessiz fırtınanın romanı...
Bir yolculuk bittiğinde, geriye dönen kişi asla yola çıkanla aynı adam değildir. Hele ki o yol, Horasan'ın kavurucu çöllerinden, ihanetin ve sadakatin ince bir çizgide sınandığı serhat boylarından geçiyorsa...
İlk kitapta İran üzerinden Hind'e uzanan o zorlu coğrafyada hayatta kalmayı başaranlar, payitahta döndüklerinde savaşın bittiğini sanabilirlerdi. Oysa asıl savaş, cephelerde silah sesleriyle değil; Babıâli'nin loş koridorlarında, elçilik salonlarında ve Balat'taki çürük bir sabunhanenin gölgelerinde, fısıltılarla veriliyordu.
Elindeki silahı bırakıp gölgelere karışanların, devlet yaşasın diye kendi isminden ve varlığından vazgeçenlerin hikâyesidir bu. 1914’ün o sisli İstanbul'unda, herkesin birbirine dost görünüp düşmanlık güttüğü o büyük satranç tahtasında, taşların değil, tahtanın ta kendisini ayakta tutmaya çalışan görünmez kahramanların dünyasına hoş geldiniz. Mehmed Sâbit Celâl’in Horasan’dan getirdiği ateş, şimdi payitahtın en karanlık sırlarını aydınlatmak üzere...
Mizaç: "İtaat kışlada, irade sahrada" felsefesine inanır. Emir vermeyi bilir ama bağırmayı küçüklük sayar. Soğukkanlı ve az konuşan bir yapıdadır; duygusal bağlarını belli etmez. Büyük laflardan hoşlanmaz, "ne olması istenir" değil "ne olabilir" sorusuna odaklanır.
Mizaç: Bilimsel bir sinizme (alaycılığa) sahiptir; gerçekçi, sert ve lafı dolandırmadan doğrudan konuşur. "Vatan, bayrak, fetih" gibi büyük lafların karın doyurmadığına inanır; onun için tek ve yegâne gerçek, masadaki atan nabızdır. Hurafelere, gizeme ve metafiziğe (özellikle Feridun'un temsil ettiği dünyaya) şüpheyle, hatta çoğu zaman öfkeyle yaklaşır.
Mizaç: Şüpheci, soğuk, pragmatik ve yüzeyde son derece sakin. İnsanları ağızlarından çıkan süslü laflarla değil, yutkundukları hecelerle, seslerindeki titremeyle ve sakladıkları niyetlerle tartar. Onun için "mutlak şüphe" bir karakter kusuru değil, en büyük hayatta kalma sanatıdır.
Mizaç: İçe dönük, fevkalade sabırlı ve sezgileri çok kuvvetlidir. Nâzım gibi her şeyi çıplak akılla inkâr etmez, fakat cahil kitleler gibi her açıklanamayanı da körü körüne kutsallaştırmaz. İkisinin arasındaki o ince, tehlikeli "hikmet" çizgisinde yürür.
Mizaç: Vakur, derin ve duygusunu gösterişsiz taşıyan bir kadındır. Söylenmeyeni anlayabilen, en gürültülü vals müziğinin altından süzülen bir İngiliz kâtibinin fısıltısını dahi ayıklayacak kadar keskin bir sükûnete sahiptir.
Mizaç: Soğukkanlı, ketum ve tehlikeli ölçüde sakin. Karşısındakine (özellikle Sâbit veya Kâzım gibi kurtlara) yardım eder gibi görünür ama ağzından çıkan her eksik cümle, aslında muhatabının niyetini ve sabrını tarttığı ölümcül bir sınavdır.