Yükleniyor...
Bölüm 9 - Tapınağın Gölgesi Kapak Görseli
Rüzgarın Hafızası I

Bölüm 9 - Tapınağın Gölgesi

34 dk okuma 2 okunma

Dağ yolunun son virajları geride kalırken sis de, sanki kendi bölgesinden çıkmaya niyeti olmayan bir hayvan gibi, ağaçların arasında kaldı. Çamların koyu gövdeleri seyrelmeye, toprak kokusu incelmeye başladı. Yol aşağıya indikçe havanın dokusu değişti. Önce nem azaldı. Sonra gece boyunca kaskın içinde biriken o ağır, ıslak serinlik yerini tuzla karışık kuru bir sıcaklığa bıraktı. Güneş ufkun üstüne çıkmış, her şeyi saklandığı yerden çıkaran sert bir ışıkla ovaya vurmuştu.

Serdar bu ışığı sevmedi.

Karanlığın, sisin, dağ yolunun kendine göre bir merhameti vardı. Görüşü keserdi ama aynı zamanda seni de keser, seni de saklardı. Dağda yol kördü; fakat herkes kördü. Şimdi ise dünya açılıyordu. Yol genişliyor, tarlalar iki yana çekiliyor, uzakta deniz parlak bir bıçak ağzı gibi belirmeye başlıyordu. Açıklık, normal bir sürücüye ferahlık verirdi. Serdar'a hedef olduğunu hatırlatıyordu.

Geniş bir düzlükte gazı sabitledi. Motor artık Hasan Usta'nın elinden geçmişti ama sesi hâlâ tamirhanenin o ağır yağ kokusunu taşıyor gibiydi. Eskisi kadar pürüzsüz değildi. Bunda mekanik bir kusurdan çok, Serdar'ın kulağının değişmesi vardı. Daha önce motorun her sesini güven diye duyardı. Şimdi her titreşim bir uyarı, her küçük gecikme saklanmış bir yorgunluk gibi geliyordu.

Asya arkasındaydı. Bu bilgi, motorun gövdesinden çok Serdar'ın bedeninde hissediliyordu. Fren mesafesi uzamıştı. Viraj girişlerinde ağırlık merkezi arkaya kayıyor, motor yan rüzgâra daha geniş bir yüzeyle karşılık veriyordu. Asya artçı koltuğunda gereksiz hareket etmiyor, korkusunu gidona kadar taşımıyor, virajlarda Serdar'ın çizgisine aykırı düşmüyordu. Bu onu rahatlatmalıydı. Rahatlatmadı. Çünkü bir insanın beden ritmine güvenmek, Serdar için bir tür zayıflıktı.

Aynada Asya'nın kaskını gördü. Kaskın karanlık vizörü, yüzünü saklıyordu. Ne düşündüğünü bilmiyordu. Bölüm 8'deki kulübede söyledikleri, söylemedikleri, yarım bıraktıkları, Serdar'ın zihninde hâlâ açılmış kutunun içinden çıkan nesneler gibi dağınık duruyordu. Fotoğraf. Kod. Anahtar. Kayıt. Harita. Ve Asya'nın o cümlesi: Murat seni beklemiyor, seni hazırlıyor.

Bu cümle, yol boyunca motorun arkasından gelen ikinci bir egzoz sesi gibi Serdar'ı takip etti.

Sahil rüzgârı yan taraftan vurdu. Motor bir an çizgisinden çıktı. Serdar gidonu sertçe düzeltmedi. Sert tutuş motoru gererdi. Rüzgârla kavga edilmezdi; onun nereden vurduğunu kabul eder, bedenini ona göre yerleştirirdin. Sol dizini depoya biraz daha sıkı bastırdı. Omuzlarını gevşek bıraktı. Gazı azıcık kapatıp tekrar açtı. Motor cevap verdi. Asya'nın tutuşu bir an sıkılaştı, sonra yine gevşedi.

Serdar bu küçük hareketi de kaydetti. Korkuyordu ama paniğe dönüştürmüyordu. Bir insanı tanımak bazen söylediklerinden değil, motorun dengesine ne kadar yalan karıştırdığından belli olurdu.

Yolun iki yanında zeytinlikler, güneşten sararmış otlar, yarı kurumuş dere yatakları belirmeye başladı. Benzinlik tabelaları, turistik tesis levhaları, apart otel afişleri, kahvaltı bahçeleri... Sivil dünyanın yazlık yüzü. Serdar bunlara bakınca tatil, deniz, dinlenme görmüyordu. Giriş ve çıkışlar görüyordu. Kamera açıları, kör noktalar, otopark düzenleri, tek yönlü sokaklar, gereğinden temiz araçlar, uzun süre aynı hızda kalan farlar.

Bir kavşağın sağ tarafında beyaz bir kamyonet bekliyordu. Serdar onu aynada iki kez yakaladı. Kamyonet hareket etmedi. Belki gerçekten bekliyordu. Belki beklemesi istenmişti. Bir üst geçitte telefonla konuşan adam, motor geçerken yüzünü başka yöne çevirdi. Bir benzinliğin çıkışında duran sedanın ön tekerleri düz değil, yola katılmaya hazır biçimde hafif kırık duruyordu. Bunların hiçbiri tek başına anlamlı değildi. Hepsi birlikte, Serdar'ın zihnindeki haritanın kenarlarına kırmızı işaretler koyuyordu.

Asya başını hafifçe sağa çevirdi. Serdar bunu aynadan gördü. Bir levhaya bakmıştı. Didim yazıyordu. Altında Apollon Tapınağı yön tabelası vardı. Asya'nın tutuşu yarım saniye değişti. Serdar bunu da kaydetti.

Konuşmadılar. Motor üstünde konuşmak zaten zordu. Ama bazen sessizlik, kask interkomundan duyulacak en uzun cümleden daha ağır olurdu. Serdar, Asya'nın sakladığı şeylerin nerede biteceğini bilmiyordu. Asya da Serdar'ın bir sonraki öfkesinin onu yolda mı bırakacağını, yoksa birlikte mi taşıyacağını bilmiyor olmalıydı. Yol bu iki bilinmezi artçı koltuğu ile gidon arasında gerilmiş görünmez bir kayış gibi tutuyordu.

Deniz ilk kez tam göründüğünde, güneş suyun üzerinde sert bir parlama bıraktı. Serdar'ın gözü o parlamadan kaçtı. Işık, saklananı açığa çıkarırdı. Ama açığa çıkmak her zaman kurtulmak değildi. Bazen daha rahat hedef olmaktı.

Bölüm 9 Sahne 1 - Işığa Çıkış (Dağdan İniş)

Dağ onu saklamıştı.

Deniz onu görünür kılacaktı.

Didim'e yaklaştıkça yol insanla dolmaya başladı. Turist minibüsleri, yazlıkçılar, elektrikli bisikletler, küçük motosikletler, kaldırıma taşmış büfeler, güneş gözlüğü satan tezgâhlar... Hayat, Murat Erkmen diye bir adam yokmuş, Kemal Duran hiç susmamış, eski bir kayıt cihazında yıllar önce verilmiş bir emir hâlâ insanın göğsünü parçalamıyormuş gibi akıyordu. Serdar'ın en çok zorlandığı şey buydu: dünyanın olup bitenlerden habersiz devam edebilmesi.

Motoru antik alanın yakınındaki dar otoparka sokmadan önce iki kez çevre yaptı. Bu, sıradan bir sürücünün park yeri araması gibi görünebilirdi. Ama Serdar girişleri, çıkışları, güvenlik kamerasının açısını, tur otobüslerinin durduğu hattı, hediyelik eşya tezgâhlarının yarattığı kalabalık bariyerini ve motoru hangi noktaya bırakırsa tek hamlede çıkabileceğini hesaplıyordu.

Asya kaskını çıkardığında yüzündeki yorgunluk güneşle daha belirgin oldu. Sis içinde daha sert, daha kapalı duran yüzü burada daha çıplaktı. Işık insanın numara yapmasına izin vermiyordu. Saçlarını eliyle geriye attı. Tapınağın sütunlarına bakmadı önce. İnsanlara baktı. Çıkışlara baktı. Sonra motorun yan çantasına. Sonra kısa süreliğine Serdar'a.

Serdar motoru gölgeli, çıkışa yakın ama fazla dikkat çekmeyecek bir noktaya bıraktı. Ön tekeri hafifçe çıkış yönüne çevirdi. Yan ayağın altındaki zemini kontrol etti. Arka çantanın kilidini elinin tersiyle yokladı. Kutu yerindeydi. Anahtar cebindeydi. Harita zihnindeydi. Asya yanındaydı. Bunların hiçbiri ona güven vermedi.

Antik alana doğru yürüdüklerinde taşların büyüklüğü insanı ilk anda susturuyordu. Dev sütunlar, yarım kalmış mimari, güneşte beyazlayan mermer yüzeyler ve aralarında dolaşan insanlar... Rehberlerden biri elindeki dosyayla kalabalığa bir şeyler anlatıyordu. Çocuklar sütun gölgelerinde koşuyor, bir kadın telefonunu kaldırıp gülümseyerek poz veriyor, yaşlı bir turist taşlardan birine dokunup eşiyle fısıldaşıyordu. Yüzyılların harabesi, günlük hayatın fotoğraf dekoruna dönüşmüştü.

Serdar durdu. Sütunlara baktı. Taşlar kendiliğinden ağır değildi; insanlar onlara anlam yüklediği için ağırlaşıyordu. Eksik parçalar, kayıp bölümler, çökmüş hatlar, yarım kalmış duvarlar... Bunların hepsi yıllar sonra bile bir bütün gibi anlatılıyordu. Rehberler eksikleri tamamlıyor, kitaplar boşlukları dolduruyor, turistler fotoğraf karesine sığan kadarını gerçek sanıyordu.

Serdar kendi geçmişini düşündü. Onun geçmişi de böyleydi. Bazı sütunlar hâlâ ayaktaydı. Bazı parçalar yerindeydi. Ama aradaki çatı çökmüştü. O çatı yokken, yıllarca kendine bir bütün uydurmuştu. Emir öyleydi. Dosya kapanmıştı. Tahliye hattındaydım. Ben sadece verilen rotayı izledim.

Sadece.

Bu kelime, tapınağın taşları arasında yankılandı. Serdar artık ondan nefret ediyordu. Bir insanın kendine söylediği en tehlikeli yalanlardan biri buydu. Ben sadece.

Murat Erkmen'i düşündü. Murat'ın gücü, Rasim gibi yol kesmekte değildi. Murat yolun neden kesildiğini anlatma hakkını elinde tutuyordu. Bir olayı alıyor, etrafına sütunlar dikiyor, eksik kalan yerleri kendi cümleleriyle tamamlıyor, sonra o yapıyı herkesin önüne hakikat diye koyuyordu. Zaman geçtikçe insanlar taşlara değil, anlatıya inanıyordu.

Tapınak Serdar'a bunu öğretiyordu: Her harabe gerçeği göstermez. Bazıları, gerçeğin nasıl anlatıldığını gösterir.

Asya taşlara bakmıyordu. En azından Serdar'ın baktığı gibi bakmıyordu. O, insanların arasındaki boşlukları, hediyelik eşya tezgâhlarının arkasındaki dar geçitleri, küçük demir kapıları, gölgede kalan servis girişlerini izliyordu. Bir noktadan özellikle uzak durduğunu Serdar fark etti. Tapınağın güney tarafına yakın, eski taş bir duvarın yanında duran küçük bir yapı vardı. Turistlerin pek dikkat etmediği, yarı bakımsız, çevresinde birkaç paslı dolap ve kilitli bir kapı bulunan bir hizmet alanı. Asya'nın bakışı oraya kayıyor, sonra hemen geri dönüyordu.

Bölüm 9 Sahne 2 - Tapınağın Gölgelerinde Yüzleşme

Serdar'ın cebindeki küçük anahtar, birden ağırlık kazandı.

Asya yürümeye devam etmek istedi. Serdar durdu.

"Biliyordun," dedi.

Asya başını çevirdi. Yüzünde şaşkınlık yoktu. Sadece yorgun bir kabulleniş vardı.

"Neyi?"

"Anahtarın neyi açtığını." Serdar'ın sesi düşük ama keskindi. "Didim'i. Tapınağı. Bu noktayı. Kutuyu açtığımızda biliyordun. Haritayı gördüğünde biliyordun. Bana söylemedin."

Asya'nın bakışı kısa süreliğine küçük yapıya gitti. Sonra Serdar'a döndü. "Tam yeri bilmiyordum. Ama buraya bağlanacağını biliyordum."

"Fark eder mi?"

"Benim için eder. Senin için etmeyeceğini biliyorum."

"Doğru bildin."

Aralarındaki hava ısındı. Güneş tepelerinde sertti, kalabalık yanlarından akıyordu, ama ikisi taşların arasında kendi karanlık alanlarına çekilmişti.

"Söyleseydim," dedi Asya, "kutuyu açtığın an beni orada bırakırdın. Ya da daha kötüsü, kutuyu açmadan yola çıkardın."

"Buna sen karar verdin."

"Evet."

Serdar bu dürüstlüğe daha da öfkelendi. İnsan inkâr beklerdi. Savunma beklerdi. Asya ise suçu süslemiyordu. Bu, onu affedilir kılmıyordu. Sadece karmaşık kılıyordu.

"Sen de Murat'ın yaptığı şeyi yapıyorsun," dedi Serdar. "Doğruyu ne zaman duyacağıma sen karar veriyorsun."

Asya'nın yüzünde ilk kez açık bir acı belirdi. "Murat doğruyu kullanmaz. Onu sahiplenir. Ben..."

"Sen ne?"

"Ben hayatta kalmaya çalıştım."

"Herkes bunu söylüyor. Kemal sustu çünkü birini koruyordu. Sen sakladın çünkü zaman değildi. Ben emir aldım çünkü başka seçeneğim yoktu. Herkesin cümlesi var."

Asya cevap vermeden önce uzun süre sustu. Bu suskunluk kaçış değildi. Kendi yarasının etrafında dolaşmak gibiydi.

"Ben de Murat'ın anlattığı hikâyenin içinde yaralı kaldım," dedi sonunda. "Birine bir şeyi zamanında söylemedim diye değil sadece. Bir şeyin ne olduğunu çok geç anladığım için. Her şeyi bilmekle her şeyi söyleyebilmek aynı şey değil Serdar. Bazen insan elindeki bilginin kendisine ait olmadığını da geç öğreniyor."

"Bana güvenmemi bekleme."

"Beklemiyorum."

"O zaman neden benimle geliyorsun?"

Asya küçük yapıya tekrar baktı. "Çünkü tek başına gidersen Murat'ın karşısında sadece kendi boşluklarınla kalacaksın. O boşlukları nasıl dolduracağını senden iyi biliyor. Ben eksik de olsam, onun cümlelerinin nereden başladığını duyabiliyorum."

Serdar onu orada bırakmayı düşündü. Bu düşünce bir saniyelik değildi. Gerçekti. Motoruna döner, kutuyu alır, anahtarın açacağı yeri kendisi bulur, Asya'yı bu kalabalığın içinde bırakırdı. Böylece kontrol yeniden onun olurdu. Ya da o öyle sanırdı.

Ama tek başına kalmak artık eskisi gibi güçlü görünmüyordu. Eskiden yalnızlık zırhtı. Şimdi yalnızlık, Murat'ın anlatısına açık bırakılmış bir kapı gibi görünüyordu. Asya'ya güvenmiyordu. Fakat Asya'nın varlığı, Murat'ın sesine karşı kusurlu da olsa bir ikinci tanıklıktı.

"Bir daha sakladığın şey olursa," dedi Serdar, "beraber devam etmeyiz."

Asya gözlerini kaçırmadı. "Yolun sonunda saklanacak şey kalmayacak zaten."

Bu cümle ne söz verdi ne özür diledi. Ama önlerindeki yolun doğasını söyledi. Serdar bunu sevmedi. Yine de yürümeye başladı.

Küçük yapıya yaklaştıklarında, oranın turistlerin pek ilgilenmediği eski bir servis bölümü olduğu anlaşıldı. Duvarın yanında paslı birkaç emanet dolabı vardı. Bazıları kırık, bazıları kilitli. Üstlerindeki numaralar güneşten silinmişti. Serdar cebindeki anahtarı çıkardı. Üzerindeki numaraya baktı. Aynı siliklik, aynı sabır, aynı bekleme.

Asya bir dolabı işaret etmedi. Bu kez bilerek geri durdu. Serdar'ın kendisinin bulmasını bekledi. Bu küçük geri çekiliş bile bir şeydi. Serdar anahtarın üzerindeki yarım numarayı dolapların üstündeki izlerle eşleştirdi. Üçüncü sırada, sağdan ikinci dolap. Kilit eskiydi ama pası kırılmamıştı. Yıllardır orada bekliyor olabilir miydi? Yoksa yakın zamanda mı yerleştirilmişti? Bu sorunun cevabı Murat'ın gücünü belirleyecekti.

Anahtarı kilide soktu. Tam çevirmedi. Önce etrafı taradı. İnsanlar hâlâ turistti. Bir çocuk su şişesini düşürdü. Rehber gülerek bir şey anlattı. Bir çift gölgede harita inceledi. Bir güvenlik görevlisi telefonuna bakıyordu. Her şey sıradandı. Bu yüzden daha tehlikeliydi.

"Şimdi mi?" diye sordu Asya.

"Şimdi değil," dedi Serdar. "Önce motor."

Otoparka döndüler. Serdar motorun yanına yaklaşırken gövdesi kendiliğinden taktik pozisyona geçti. Motor çıkış yönünde duruyordu. Yan çanta arka tarafta. Kutu hâlâ içerideydi. Asya sol yanında kaldı. Serdar onunla motor arasındaki mesafeyi hesapladı. Tam o sırada kalabalığın ritminde bir bozulma oldu.

Rasim gölgeden çıkmadı. Çünkü gölgenin içindeydi zaten. Sıradan bir adam gibi yürüyordu. Açık renk bir gömlek, güneş gözlüğü, elinde küçük bir su şişesi. Terlemiyor gibiydi. Acele etmiyordu. Kimseye çarpmıyor, kimsenin dikkatini çekmiyordu. Kalabalığın içinden değil, kalabalığın kendisiymiş gibi geçiyordu.

Bölüm 9 Sahne 3 - Kalabalığın İçindeki Avcı (Rasim'in Teması)

Serdar onu ilk gördüğünde vücudu tepki verdi. Kalp hızlanmadı. Nefes de değişmedi. Daha kötüsü oldu: her şey yavaşladı. Rasim'in sol ayağını nereye bastığı, omzunun hangi yöne döndüğü, sağ elinin şişeyi nasıl tuttuğu, güneş gözlüğünün arkasında başını ne kadar çevirdiği tek tek belirginleşti.

Asya da onu gördü. Bu, Serdar'ın bakmasına gerek kalmadan anladığı bir şeydi. Asya'nın bedeni yarım adım geri çekildi. Korku değil; tanıma.

Serdar motorla Rasim arasına girdi. Sol eli gidona, sağ eli arka çantanın kilidine yakın durdu. Asya'yı motorun diğer tarafına aldı. Yan çanta, depo, gidon, aynalar... Motor bir anda kaçış aracı olmaktan çıkıp dar bir alanda kurulan küçük bir siper, bir mesafe çizgisi, bir savunma nesnesi hâline geldi.

Rasim durmadı. Eğer dursa kalabalık da durabilirdi. O bunu biliyordu. Sadece Serdar'ın yakınından geçerken başını çok az çevirdi.

"Bundan sonrası düz yol," dedi. Sesi kalabalığın uğultusuna karışacak kadar düşüktü. "Geç kalmayın."

Serdar'ın eli istemsizce sıkıldı. Rasim silah göstermemişti. Ceketini açmamış, tehdit etmemiş, kutuya bakmamıştı bile. Bu daha kötüydü. Çünkü tehdit açık olsaydı cevap verilebilirdi. Rasim'in varlığı cevap istemiyordu. Yön veriyordu.

"Yanlış yola sapma," diye ekledi Rasim, yürümeyi sürdürürken. Sanki bir turiste yol tarifi verir gibiydi.

Serdar ona hamle yapabilirdi. Mesafe kısaydı. Rasim'in sağ eli su şişesindeydi, sol tarafı kısa bir an açıktı. Ama otopark kalabalıktı. Siviller vardı. Asya vardı. Kutu vardı. Motorun çıkış açısı, arkasına park eden beyaz minibüs yüzünden yarı kapanmıştı. Rasim bunu da hesaplamıştı. Serdar'ın saldırması, Murat'ın istediği düzensizliği yaratabilirdi.

Rasim uzaklaşırken Serdar aynadan onun arkasındaki ikinci gölgeyi gördü. Bir adam değil belki. Belki bir araç. Belki sadece güneşin camdan yansıması. Ama artık önemi yoktu. Rasim görünür olmuştu. Bu, takip oyununun bittiği anlamına gelmiyordu. Aksine, avcının ne kadar yaklaşabildiğini göstermişti.

"Bizi yakalamıyor," dedi Asya alçak sesle.

"Biliyorum."

"Yakalayamıyor değil."

Serdar cevap vermedi. Motorun aynasında Rasim'in kalabalığın içinde eridiğini gördü. Bir adam ancak bu kadar sıradanlaşarak bu kadar tehditkâr olabilirdi.

"Yol açıyor," dedi Serdar.

"Yolu kapatarak."

Serdar anahtarı yeniden avucunda hissetti. Paslı emanet dolabı. Murat'ın önceden yerleştirdiği düzen. Rasim'in yakın teması. Asya'nın sakladığı bilgi. Bunların hepsi aynı yere işaret ediyordu. Murat sadece beklemiyordu. Sahneyi hazırlıyordu. İnsanları, nesneleri, yolları ve cümleleri kendi zamanlamasına göre yerleştiriyordu.

Tekrar dolapların olduğu yere döndüler. Bu kez Serdar anahtarı çevirdi. Kilit kısa bir metal sesiyle açıldı. Dolabın kapağı sıkışmıştı. Omzuyla hafifçe bastırıp çekti. İçeride küçük, eski model, tuşlu bir telefon vardı. Yanında sararmış bir kâğıt parçası. Kâğıtta sadece bir çizim ve kısa bir konum tarifi bulunuyordu: denize yakın eski bir depo-restoran alanı, arka sokaktan giriş, marina tarafına bakan yarı açık avlu. Altında eski operasyon simgesine benzeyen yarım bir işaret.

Bölüm 9 Sahne 4 - Mahkemeye Çağrı (Telefondaki Ses)

Serdar telefonu eline aldığı anda ekran aydınlandı.

Telefon titredi.

Asya'nın yüzü gerildi. Serdar telefonu kulağına götürdü. Bir an boyunca sadece parazit duyuldu. Sonra o ses geldi.

Sakin. Ölçülü. Tanıdık. İnsan böyle bir sesi yıllarca unutmaya çalışsa bile unutamazdı. Bazı sesler, insanın hafızasına kulaktan değil, kemikten girerdi.

"Serdar Yalın," dedi Murat Erkmen.

Serdar konuşmadı.

"Bir şeyi teslim etmekle bir şeyi iade etmek aynı değildir. Kutuyu getirdin. Şimdi hikâyeyi getireceksin."

Serdar'ın boğazı kurudu. Murat'ın sesi suçlamıyor gibiydi. Hatta neredeyse nazikti. Ama her kelimesinin içinde hüküm vardı.

"Geçmiş," dedi Murat, "onu en son anlatanın elinde kalır. Geç kalma."

Hat kapandı.

Telefonun sessizliği, sesten daha ağır geldi. Serdar cihazı elinde tuttu. Ekran karardı. Güneş hâlâ parlaktı. Turistler hâlâ geziyordu. Rehber hâlâ anlatıyordu. Çocuklar hâlâ koşuyordu. Dünya, Murat'ın kurduğu o cümlenin ağırlığını duymamış gibi devam ediyordu.

Asya kâğıttaki konuma baktı. "Orası denize yakın. Eski bir depo. Yazın yarı restoran gibi çalışıyor, kışın kapanır. Arka tarafı dar sokaklara çıkar."

"Bunu da mı biliyordun?"

Asya bu kez sinmedi. "Didim'de böyle çok yer var. Ama Murat'ın seçeceği yerlerin mantığını biliyorum. Açık görünür, kapalıdır. Kaçış var gibi durur, yoktur. İnsan kendini sahilde sanır ama aslında içeridedir."

Serdar Murat'ın cümlesini tekrar düşündü. Kutuyu getirdin. Şimdi hikâyeyi getireceksin. Bu teslimat bir nesne alışverişi değildi. Murat kutuyu almak istemiyordu sadece. Kutunun içindekileri kendi cümleleriyle yeniden sıralamak istiyordu. Serdar'ı da o sıranın içine yerleştirmek.

Kemal'in kutusu, Murat'ın mahkemesine giriş bileti olmuştu.

Serdar motorun yanına döndü. Bu kez motorun sesi henüz çalışmadan bile farklıydı. Önceden kontak çevirmek kaçışın başlangıcıydı. Şimdi bir yargı sahnesine doğru atılan ilk adımdı. Arka çantayı açtı. Kutu yerindeydi. Kapağı kapalıydı ama anlamı açık kalmıştı. Fotoğraf, kod, anahtar, kayıt, harita ve Murat'ın sesi artık tek bir yükün içine sığmıyordu.

Asya kaskını takmadan önce Serdar'a baktı. "Hâlâ beni bırakabilirsin."

Serdar ona uzun süre baktı. Bu, güvenle ilgili bir karar değildi. Güven, böyle bir günde fazla temiz bir kelimeydi. Bu, tanıklıkla ilgiliydi. Murat'ın karşısına tek bir hafızayla çıkmak, onun sesine fazla alan bırakmak demekti. Asya eksik söylemişti. Saklamıştı. Ama Murat'ın cümlelerini en az Serdar kadar tanıyordu.

"Bin," dedi Serdar.

Asya kaskını taktı. Artçı koltuğuna oturdu. Motorun ağırlığı yine değişti. Serdar bunu ilk günkü gibi rahatsız edici bir yük olarak hissetmedi sadece. Aynı zamanda bir gerçeğin fiziksel karşılığıydı: artık bu yola yalnız devam etmiyordu. Yalnız olmamak, güvenli olmak demek değildi. Sadece tek başına yalan söyleme ihtimalini azaltıyordu.

Motor çalıştı. Ses otoparkın kalabalığı içinde kısa bir dalga gibi yayıldı. Rasim görünmüyordu. Ama artık görünmesine gerek yoktu. Açık bırakılmış yol zaten onun varlığıydı.

Serdar çıkışa doğru motoru çevirdi. Tapınağın dev taşları arkalarında kalıyordu. Güneş, sütunların gölgesini uzun ve keskin bir biçimde zemine düşürmüştü. Serdar aynadan o gölgeyi son kez gördü. Kutsal görünen her şeyin bir karanlığı vardı. Murat o karanlığı yıllardır kendi cümleleriyle doldurmuştu.

Deniz ışığı önlerinde açıldı. Ferah değildi. Davet değildi. Bu kez yol onları kurtarmıyordu; hesaplaşmaya taşıyordu.

Serdar artık kutuyu teslim etmeye gitmediğini biliyordu.

Gideceği yer Murat Erkmen'in kurduğu mahkemeydi.

Ve o mahkemede yargılanacak olan sadece eski bir operasyon değildi. Serdar'ın kendine yıllardır anlattığı hikâyeydi.