Yükleniyor...
Bölüm 4 - Gece Sürüşü Kapak Görseli
Rüzgarın Hafızası I

Bölüm 4 - Gece Sürüşü

29 dk okuma 5 okunma

Körfezin iyot kokusu, çay bardaklarının ince şıngırtısı ve lokantaların soluk sarı ışıkları çoktan geride kalmıştı. Serdar, kıyıdan ayrıldığı anda, günün son çizgisi de aynalarının içinden sökülüp gitti. Gündüz yolu geniş gösterirdi; insanın önüne seçenekler serer, ufkun varlığıyla sahte bir rahatlık verirdi. Gece ise yolu kısaltırdı. Dünyayı farın yettiği kadarına indirir, insanı bütün kararlarını o dar ışık üçgeninin içinde vermeye zorlar, geride kalan karanlığı olduğundan daha büyük, daha sabırlı ve daha canlı gösterirdi.

Körfezdeki mola sanki bir önceki hayata ait kalmıştı. Masadaki çayın son yudumu, rüzgârın getirdiği küçük metal toka, Rasim'in çıkış yoluna bakışı ve Serdar'ın o bakışta gördüğü soğuk hesap artık geride kalmış gibi görünüyordu. Ama Serdar geride kalan şeylerin gerçekten geride kaldığına inanacak yaşta değildi. Bazı şeyler aynada kaybolmazdı; sadece biçim değiştirirdi. İnsan bir limandan ayrıldığını sanır, oysa limanın sesi kaskın içine kadar gelir, insanın nefesine yerleşirdi.

Motorun V-Twin bloğu, gündüzün sıcaklığını içinde hâlâ saklıyordu; fakat dağlardan inen gece serinliği o sıcaklığı yavaş yavaş kemirmeye başlamıştı. Serdar dizlerinin arasında çalışan makinenin her titreşimini tanıyordu. Gaz koluna verdiği en küçük cevabı, debriyajın kavrama noktasındaki milimetrik farkı, ön lastiğin ıslak zemine basarken gönderdiği o çok hafif kayganlık bilgisini bedeninin içinde ayrı ayrı işitiyordu. Bir başkası buna sürüş derdi. Serdar için bu, karanlıkla yapılan sessiz bir pazarlıktı.

Serdar bu makineyi yıllar içinde yalnızca sürmeyi değil, dinlemeyi de öğrenmişti. Bir motorla uzun yola çıkan biri, bir süre sonra onun sesindeki küçük değişiklikleri insan sesindeki titreme gibi duymaya başlardı. Devir biraz gereğinden çabuk yükselirse motor sabırsızlaşmış gibi gelirdi. Vites geçişinde metal fazla kuru konuşursa yorgunluk başlıyordu. Fren manetindeki küçük sertlik, balatanın ne söylediğini anlatırdı. Serdar bu dili seviyordu. Çünkü bu dilde imalar vardı ama yalan yoktu.

O gece motorun dili de başka türlüydü. Titreşim hâlâ güçlüydü, ama yük altındaki her mekanik sesin içinde arka çantadaki kutunun gölgesi duyuluyordu. Motor onu taşıyordu; kutu ise motorun taşıdığı şeyi değiştiriyordu. Sadece ağırlık merkezi değil, sürüşün anlamı da geriye doğru kaymıştı. Serdar gazı her açtığında, sanki yalnız kendi bedenini değil, yıllardır kapalı duran bir hesabı da hızlandırıyordu.

Motor, onun altında canlı bir şey gibi değildi; canlıdan da güvenilir bir şeydi. İnsanlar niyetlerini saklar, yüzlerini değiştirir, kelimeleri kendi çıkarlarına göre eğerdi. Motor öyle değildi. Motor yorulursa ses verirdi. Zincir boşluk yaparsa belli ederdi. Lastik tutunmazsa bunu gövdenin altından yukarıya, kemiğe kadar gönderirdi. Serdar'ın sevdiği şey buydu: Makinenin yalan söylememesi. Ama o gece ilk kez bu dürüstlüğün de acı bir tarafı olduğunu hissetti. Motor ne kadar doğru konuşursa konuşsun, Serdar onun söylediği her şeyi duymaya hazır mıydı?

Vizörün dışına ince su damlacıkları çarpıyor, karşıdan gelen seyrek farların ışığını ince çizgilere bölüyordu. Her damla, kask camında kısacık bir parıltıya dönüşüyor, sonra rüzgârın sertliğiyle geriye doğru savruluyordu. Yol çizgileri bazen beliriyor, bazen farın altında eriyip gidiyordu. Islak asfalt, siyah bir ayna gibi parlıyor; viraj tabelaları son anda, sanki karanlığın içinden fırlatılmış metal parçaları gibi ışığa giriyordu.

Yolun sağ tarafında zaman zaman denizin koyu boşluğu beliriyor, sonra ağaçların ve düşük taş duvarların arkasında kayboluyordu. Serdar, karanlıkta denizi görmekten hoşlanmazdı. Gündüz deniz bir açıklıktı; gece deniz, insanın yanına sokulmuş büyük ve sessiz bir boşluktu. Farın yetmediği yerde ne yol kenarı tam görünürdü ne de uçurumun başlangıcı. Sadece rüzgârın kokusu değişirdi. Tuz biraz daha keskinleşir, havanın nemi kaskın içine daha ağır dolar, insan yolun sağında bir açıklık olduğunu gözleriyle değil, derisiyle anlardı.

Kaskın içinde kendi nefesinden başka bir şey yoktu. Dışarıda motor, rüzgâr ve lastik sesi vardı; içeride ise sıcak, ağır ve dar bir yalnızlık. Serdar çenesini sıkmamaya çalıştı. Bunu fark ettiğinde zaten sıkmıştı. Şakaklarına vuran ağrı, çene kaslarından yukarı çıkıyor, gözlerinin arkasında ince bir basınç gibi büyüyordu. Omuzlarını bilinçli olarak gevşetti. Dizleriyle depoyu daha kontrollü kavradı. Sol elinin iki parmağı debriyajda, sağ elinin iki parmağı fren manetinde bekledi. Eski alışkanlıklar ölmezdi; sadece insan onları artık fark etmeden yapmaya başlardı.

Bir süre sonra yolun dış sesleri düzenli bir ritme bağlandı. Ön lastiğin ıslak asfaltta kestiği ince çizgi, egzozun göğüste duyulan tok vuruşu, zincirin yük altında hafifçe gerilmesi, rüzgârın kaskın sol yanından girip sağ arkasında dağılan uğultusu... Bunlar bir sürücü için sıradan şeylerdi. Serdar içinse her biri bilgi taşıyordu. Yol kuru değil. Rüzgâr yan. Lastik hâlâ sıcaklığını kaybetmedi. Viraj çıkışlarında asfalt kirli. Bu devirde motor rahat. Birazdan yol yükselecek.

Gözleri sürekli farın bittiği yerle aynalar arasında gidip geliyordu. Farın aydınlattığı çizgi, bir güven sınırı değil, bilgisizliğin başladığı yerdi. Onun ötesinde yol vardı, çakıl vardı, çukur vardı, belki bir hayvan, belki durmuş bir araç, belki de onu bekleyen bir adam vardı. Serdar, gecenin kendisini tehdit ettiğini düşünmüyordu. Gece tarafsızdı. Tehlikeli olan, insanların gecenin içine sakladıklarıydı.

Gece sürüşünde insanın dünyası üç parçaya bölünürdü. Birincisi farın aydınlattığı kısa ve aldatıcı güven alanıydı. İkincisi aynalara düşen küçük geçmiş parçasıydı; orada sadece geride kalan görünür, ama geride kalanın niyeti görünmezdi. Üçüncüsü ise kaskın içiydi. En tehlikelisi de orasıydı. Çünkü farın yetmediği yol, bir süre sonra hafızanın yetmediği geçmişe benzemeye başlardı.

Serdar'ın zihni bu üç alan arasında gidip geliyordu. Önünde viraj vardı. Arkasında far olabilirdi. İçinde ise Kemal'in yarım kalmış cümlesi dönüyordu. İnsan aynı anda üç yolu süremezdi. Ama o gece Serdar bunu yapmak zorundaydı: önündeki asfaltı, arkasındaki adamı ve içindeki karanlığı aynı anda okumak.

Körfezdeki masalar, yarım bırakılmış çay, rüzgârın getirdiği küçük metal toka ve Rasim'in çıkış yoluna kilitlenmiş bakışı zihninin içinde tekrar tekrar dönüyordu. Rasim ona bakmamıştı. Bu, bir bakıştan daha ağırdı. Avcı, avın yüzüyle değil, yönüyle ilgileniyordu. Serdar bunu anlamıştı. Yine de yola çıkmıştı. Çünkü orada kalmak daha kötüydü. Bazı tuzaklar, içinden geçilmeden anlaşılamazdı.

Ceketinin iç cebindeki küçük toka, göğsünün üzerinde sert bir nokta gibi duruyordu. O kadar hafif bir şeyin bu kadar fark edilir olması saçmaydı. Serdar, tokayı çıkarıp yol kenarına fırlatmayı bir an düşündü. Sonra bunu yapmadı. Bazı nesneler atıldığında ağırlıklarını azaltmaz, artırırdı. O toka, kutu kadar eski değildi belki, ama onun kadar huzursuz ediciydi. Kutu geçmişten geliyordu. Toka ise henüz yüzünü göstermemiş bir geleceğin işareti gibiydi.

Bagajdaki kutu her bozuk asfalt parçasında kendini hatırlatıyordu. Bazen gerçek bir ses çıkarıyor, bazen de Serdar onu sadece zihninde duyuyordu. İnce, kemiksi, metalik bir tıkırtı. Motorun bütün mekanik seslerinin içinde o tıkırtı ayrı duruyordu. Bir somunun gevşek sesi gibi değil, kapalı kalmış bir odanın içinden gelen haber gibi. Serdar, istemeden ceketinin içinde duran küçük metal tokayı tekrar düşündü. Kutu, ağır ve soğuktu. Toka hafifti ama ondan daha huzursuz ediciydi. Çünkü kutu geçmişe aitti; toka gelecekte karşısına çıkacak bir bilinmezin kokusunu taşıyordu.

Kemal'in cümlesi de kaskın içinde bir yere sıkışmıştı: "Zaten sende olan şeyi..." Cümlenin devamı yoktu. Kemal onu söylememişti. Belki söylemeye cesaret edememişti. Belki de Serdar'ın kendisinin bulmasını istemişti. Serdar, gazı çok az açtı. Motorun devri yükseldi, egzozun sesi karanlık yamaçlara çarpıp geri döndü. Ses çoğaldıkça düşüncelerin susacağını sandı. Susmadılar. Gece, önünü kapatmakla kalmıyor; içinde sakladığı şeyleri de büyütüyordu.

Bir viraja yaklaşırken karşıdan gelen bir minibüsün farları vizörünü beyaza boyadı. Serdar gözlerini kısmadı; bakışını farların içine değil, yolun sağ çizgisine düşürdü. Kısa bir saniyeliğine dünya silindi. Sonra beyazlık çekildi, asfalt geri geldi. Virajın çıkışında ince çakıl birikmişti. Motoru çizginin yarım karış içinde tuttu. Eğer bakışı çakıla takılsaydı, motor çakıla giderdi. Bu basit kuralı yıllar önce öğrenmişti: Nereye bakarsan oraya gidersin. İnsan sadece yolda değil, hayatta da böyleydi. Serdar yıllardır neye baktığını düşünmek istemedi.

İlk farları aynada gördüğünde, kalbi hızlanmadı. Tam tersine, zihni soğudu. Tehlikeyi ilk fark eden tarafı duyguları değil, ölçüleri olurdu. İki soluk ışık, çok geride değil, çok yakında da değil; tam kararında bir mesafede duruyordu. Yol virajla bükülüyor, farlar kısa süre kayboluyor, sonra bir sonraki düzlükte aynı aralıkla yeniden beliriyordu. Bu yakın takip değildi. Bu daha disiplinli bir şeydi.

Farlar ilk göründüğünde henüz onları takip diye adlandırmak için erkendi. Gece yolunda arkada kalan her ışık bir süre şüpheye benzerdi. Bir araç da aynı yöne gidebilirdi. Bir yabancı da aynı virajları kullanabilirdi. Yol, insanı her farı düşman sanacak kadar paranoyaklaştırırsa insan kendi kendini yorar. Serdar bunu bilirdi. Bu yüzden ilk anda sadece kaydetti. İki ışık. Orta yükseklik. Fazla sallanmayan bir gövde. İyi ayarlanmış mesafe. Fazla parlak olmayan, fakat sürekli orada kalan bir çift göz.

Bir süre kendisini bu farların rastlantı olduğuna inandırmaya çalışmadı. İnandırmaya çalışmak da panikti. Sadece veriyi topladı. Aynı viraja aynı gecikmeyle giriyorlar mı? Uzun düzlükte mesafeyi kapatıyorlar mı? Serdar hız düşürdüğünde sabırsızlaşıyorlar mı? Karşıdan gelen araçların farları araya girdiğinde izleri kayboluyor mu, yoksa sonraki boşlukta aynı noktada mı beliriyorlar? Cevaplar yavaş yavaş aynı yere aktı: Bu rastlantı değildi.

Serdar hemen tepki vermedi. Tehlikeyi fark eder etmez hızlanmak acemi işiydi. Önce ölçmek gerekirdi. Gözünü aynaya kilitlemedi; bunu yapan adam önünü unuturdu. Aynaya kısa, parçalı bakışlar attı. Önce mesafeyi okudu. Sonra farların yüksekliğini, aracın tipini, fren ışıklarının davranışını, viraj girişlerinde fazla içeri girip girmediğini tarttı. Arkadaki araç kendini saklamıyordu ama varlığını da dayatmıyordu. Bu daha beterdi. Gizlenmeyen ama acele etmeyen bir takip, açık tehdidin daha sabırlı kuzeniydi.

Serdar hızını sabitledi. Bir süre motoru aynı devirde tuttu. Arkadaki farlar da aynı ritimde kaldı. Sonra gazı hafifçe açtı. Motor öne doğru uzandı, gece bir miktar geriye kaydı. Aynadaki farlar küçüldü; fakat yok olmadı. Bir sonraki uzun düzlükte tekrar aynı ölçüye geldiler. Serdar bu kez gazı kesti. Hız düşerken farların gereğinden fazla yaklaşmasını bekledi. Yaklaşmadılar. Takip eden adam, ne acemi gibi hevesliydi ne de öfkeli biri gibi sabırsızdı.

Rasim'in görüntüsü yoktu; yalnızca yöntemi vardı. Bu yöntem, Körfez'de gördüğü o sakin adamın bakışıyla aynı soğukluktaydı. Tampona girmek yoktu. Selektör yoktu. Korna yoktu. Panik yoktu. Serdar'ın hızına değil, yolun ritmine uyuyordu. Sanki Serdar'ın değil, yolun arkasından geliyordu. Sanki o yolu daha önce defalarca okumuştu ve Serdar'ın hangi noktada yorulacağını biliyordu.

Bu yöntemin Serdar'ın zihninde eski bir karşılığı vardı. Takip eden adam, hedefin arkasına değil, hedefin sabrına yerleşiyordu. Böyle adamlardan kaçarken sadece hız yetmezdi; insanın kendi alışkanlıklarını da terk etmesi gerekirdi. Çünkü iyi bir takipçi, avın hızını değil, tekrar eden davranışlarını izlerdi. Serdar her on saniyede bir aynaya baktığını fark ettiğinde bu alışkanlığını bozdu. Aynaya bakmadığı ilk on saniye, kaskın içi gereğinden fazla büyüdü. Bakmamak, bilmemek değildi; aksine bilgiyi ertelemekti. Bu da bazen aynadaki farlardan daha çok yorardı.

Serdar, aynadaki iki ışığa ad vermemeye çalıştı. Bir insanın adını koymak, onu zihinde büyütürdü. Ama zihni adını çoktan vermişti: Rasim. Körfezde onu görmüş, hiçbir şey yapmadan varlığını belli etmiş, sonra Serdar'ın çıkışına değil, rotasına bakmıştı. Rasim'in asıl tehdidi silahında değildi. Henüz silah görmemişti bile. Tehdit, onun acele etmemesinde, insanı kendi kararlarıyla köşeye sıkıştırmayı biliyor olmasındaydı.

Serdar bir viraja girerken çizgisini bilinçli olarak yarım metre dışarı aldı. Normalde tercih etmeyeceği bir geç girişti bu. İzleyen bir sürücü, eğer aceleciyse, onun niyetini yanlış okuyup viraj çıkışında açığa düşerdi. Farlar bir an gecikti, sonra doğru noktada yeniden belirdi. Ne fazla içeri girdiler ne de panikle dışarı savruldular. Serdar, kaskın içinde çok kısa bir nefes verdi. Artık emin olduğu şey takip edilmek değildi. Emin olduğu şey, takip eden adamın iyi olduğuydu. Bu daha kötüydü.

İkinci testi daha incelikli yaptı. Bir kamyonetle arasına mesafe girdiğinde, kısa süreliğine kendi hızını kamyonetin ritmine indirdi. Bu, normal bir sürücü için sabırsızlık yaratırdı. Arkadaki araç ya sollama pozisyonu arar ya da gereğinden fazla yaklaşırdı. Farlar yaklaşmadı. Genişlemedi. Küçülmedi. Sadece bekledi. Sanki arkadaki adam, Serdar'ın neyi ölçtüğünü anlamış ve ona ölçülecek hiçbir fazlalık vermemeye karar vermişti.

Üçüncü testte Serdar aynaya hiç bakmadı. Tam otuz saniye. Sadece önündeki yola baktı, çizgisini temiz tuttu, nefesini ölçtü. Otuz saniye sonunda aynaya döndüğünde farlar hâlâ oradaydı. Böyle bir takip, insanı hızlandırmaktan çok küçültürdü. Çünkü avcı üstüne gelmiyor, seni kendi içine doğru itiyordu.

Motor onun avantajıydı. Dar alanda çevikti. Hızlanması güçlüydü. Şerit seçimini hızlı değiştirebilir, bir otomobilin tereddüt edeceği boşluğa süzülebilirdi. Ama gece, ıslak zemin ve bagajdaki kutu bu avantajı ince bir bıçak sırtına çevirmişti. Dört tekerin affettiği hatayı iki teker affetmezdi. Bir anlık yanlış fren, yanlış gaz, yanlış bakış; hepsi aynı sonuca çıkabilirdi. Serdar bunu bildiği için cesur değildi. Hesaplıydı. Hesaplı olmak, korkusuz olmak değildi. Korkunun sesini işe yarar bilgiye dönüştürmekti.

Yol, dağın eteklerine doğru kıvrılmaya başladı. Asfalt daha dar, daha yamalı, daha kararsızdı. Kenarlarda biriken yağmur suyu, farın altında ince siyah şeritler hâlinde parlıyordu. Rüzgâr yön değiştirdi. Kaskın sol tarafından gelen uğultu bu kez sağa kaydı. Serdar, bedenini buna göre yeniden yerleştirdi. Bir viraj tabelası, far ışığına çok geç girdi. Sarı levha, ıslaklık içinde parladı; viraj beklediğinden daha keskin, dış kenarı daha kirliydi.

Önünde karar için çok az zaman vardı. Freni fazla sıkarsa ön lastik tutunmayı bırakabilirdi. Gazı erken açarsa arka taraf boşalırdı. Motoru yatırırken bütün bedenini gevşek ama hazır tuttu. Bakışını virajın çıkışına kilitledi. O anda topcase'in içinden tok, kaydırıcı bir ses geldi.

Kutu yer değiştirmişti.

O sesle birlikte bagaj bir anda arkada duran plastik ve metal bir parça olmaktan çıktı; Serdar'ın omurgasının uzantısına dönüştü. Sürüşte her yükün bir dili olurdu. Yan çantadaki ağırlık virajda gecikmeli konuşurdu. Topcase'teki nesne ise daha acımasızdı; motorun en arkasında, sürücünün en az hissetmek istediği noktada küçük bir salınım yaratırdı. Serdar o salınımı belinde, kürek kemiklerinin altında, motosikletin çizgisindeki milimetrik isteksizlikte duydu.

Bu, sadece teknik bir sorun olsaydı çözümü kolaydı. Sağlıklı bir sürücü, riskli virajda topcase'i düşünmezdi. Çizgiyi korur, bedeni kurtarır, kalan her şeyi sonra hesap ederdi. Ama kutu artık kalan her şey değildi. Kutunun içinde ne olduğunu bilmediği hâlde, onu düşürürse bir parçasının da yolun karanlığına savrulacağını biliyordu. O parça belki Kemal'in sırrıydı. Belki kendi geçmişiydi. Belki de hâlâ adını koyamadığı suçunun şekliydi.

Ses öyle büyük değildi. Hatta dışarıdan biri duysa önemsemezdi. Ama Serdar'ın bedenindeki her kas o sesi tanıdı. Arka çantanın içinde metal bir nesne sağdan sola kaymış, kapağın bağlantısına yaslanmış, kilidin oturduğu noktaya küçük ama belirgin bir baskı vermişti. Motorun arka tarafı, bir an için kendi çizgisinden çıkmak ister gibi oldu. Teknik olarak bu ağırlık motoru savuracak kadar büyük değildi. Fakat Serdar için mesele fizik değildi. O küçük kutu, yıllardır içinde sabit tutmaya çalıştığı merkezi yerinden oynatıyordu.

Bir anlık seçenek önüne açıldı: Dengeyi koru, kutuyu bırak. Bir nesne için bedenini riske atma. Hayatta kalma güdüsü netti. Soğuktu. Mantıklıydı. Bir nesne düşerse düşerdi. Yol devam ediyorsa insan yaşardı. Serdar'ın eski eğitimleri, eski refleksleri, eski emirleri hep bunu söylerdi. Yük bırakılır. Hedef korunur. Gereksiz risk alınmaz.

Ama bedeni başka bir karar verdi.

Virajın çıkışında motoru güvenli çizgiye oturturken, ağırlığını çok küçük bir ters baskıyla dengeledi. Sağ bileği gazı kapatmadı; sadece yumuşattı. Kısa düzlüğe çıktığında sağa yanaştı. Motor tam durmadan, ayaklarını yere indirmeden, gövdesini hafifçe geriye alıp çantanın kapağına uzandı. Bu hareket bir gösteri değildi; ölümcül bir kumardı. Eğer önüne taş, çukur ya da yağlı bir leke çıksa, tek eliyle ve dengesiz gövdeyle toparlaması zor olurdu. Parmakları kapağın kenarını buldu. Kilidi bastırdı. Metal, yerine otururken küçük bir tık sesi verdi.

Aynada farlar büyümüştü. Rasim mesafeyi kapatmıştı.

Rasim'in bu kısa yaklaşması saldırı değildi; not almaktı. Serdar bunu hissetti. Takipçi sadece kutunun yerinden oynadığını görmemişti, Serdar'ın o kutu için nereye kadar risk alacağını da izlemişti. Bu bilgi, bir mermiden daha tehlikeliydi. Çünkü doğru zamanda kullanılan zaaf, kurşundan sessiz çalışırdı.

Serdar'ın içinden eski bir öfke yükseldi. Kendisine değil, bedeni ondan önce karar verdiği için kutuya kızdı. Sonra bu öfkenin anlamsız olduğunu anladı. Kutu karar vermemişti. Kararı kendi eli vermişti. Yıllarca 'görev' dediği şeylerin arkasına sığınan bedeni, bu kez hiçbir emir olmadan kutuyu seçmişti.

Serdar yeniden gidona iki eliyle döndü, motoru çizgiye topladı ve gazı açtı. Kutu çantada kalmıştı. Kendisi de yolda kalmıştı. Ama bunun bedeli vardı. Takip eden adam artık bir şeyi öğrenmişti: Serdar kutuyu bırakmıyordu. O kutu onun için taşınan bir paket değil, korunması gereken bir parça hâline gelmişti. Serdar bunu henüz zihninde kabul etmemişti; fakat bedeni çoktan kabul etmişti.

O küçük hamle, dışarıdan bakıldığında belki sadece çanta kapağını düzeltmekti. Ama Serdar için daha eski bir kararın tersine çevrilmiş hâliydi. Bir zamanlar bir şeyi geride bırakmıştı; neyi, kimi, hangi anda, hangi emirle bıraktığını hâlâ tam bilmiyordu. Hafıza ona bütün resmi vermiyor, sadece kırık cam parçaları uzatıyordu. Bu kez bedeni, zihninden önce karar vermişti: Geride bırakmayacaksın.

O anda kısa bir görüntü zihnine çarptı. Bir kapı kapanıyordu. Islak betonun üzerinde birinin botu kayıyordu. Telsizden tek kelime geliyordu: "Devam." Serdar dönüp bakmak istiyordu. Belki dönmüştü. Belki dönememişti. Görüntü geldiği gibi dağıldı. Yerine tekrar gece, asfalt ve aynadaki farlar kaldı.

Serdar dişlerini sıktı. Kaskın içinde kendi sesini duydu. "Düşün." Bu emir ona dışarıdan verilmemişti. Kendi içinden gelmişti. Panik lüks değildi. Öfke lüks değildi. Hız, ancak doğru düşünceyle birlikte işe yarardı. Önündeki yol kısalıyordu. Arkadaki adam sabırlıydı. Kutu zaafını açığa çıkarmıştı. Artık aynı çizgide sürmek, avcının ritmine teslim olmak demekti.

İlk hamleyi karanlık bir cepte yaptı. Yolun sağında, ağaçların ve eski bir taş duvarın yarattığı zifiri bir kesik vardı. Serdar, o bölgeye girerken farı kapatmadı; ışığı bir an için en düşük seviyeye indirip motoru karanlığın içine neredeyse gömdü. Bu, uzun süre sürdürülecek bir şey değildi. Farı kapatmak cesaret değil, aptallığa çok yakın bir riskti. Fakat Serdar'ın niyeti yolu görmeden ilerlemek değil, takipçinin görsel kilidini birkaç saniyeliğine kırmaktı. O birkaç saniye, bazen bir hayat kadar genişleyebilirdi.

Bunu yapmadan önce yolun iki tarafını üç kez okudu. Karanlık cep dediği şey, sadece ağaçların gölgesi değildi; yolun dış aydınlatmasının birkaç saniyeliğine kırıldığı, arkadan gelen farların da önündeki hedefi net seçemeyeceği bir boşluktu. Böyle boşluklar gece yolunda tesadüf gibi görünürdü ama iyi sürücü onları takip ederdi. Serdar o boşluğu gördüğü anda değil, iki viraj önce zihnine aldı. Bir hamle o anda yapılmazdı; önce hamlenin yapılacağı yer seçilirdi.

Far seviyesini düşürürken aptalca bir cesarete kapılmadı. Tam tersine, midesinde soğuk bir korku vardı. Çünkü iki teker üzerinde karanlığa güvenilmezdi. Karanlık, insanın cesaretini değil, hatasını beklerdi. Serdar'ın yaptığı şey korkusuzluk değildi; korkunun içinden kısa bir yarık açmaktı.

Karanlık gözlerine yapıştı. Yolun kenarı, ağaçların gölgesiyle birbirine karıştı. Serdar bakışını zemine değil, hafızasına verdi. Az önce gördüğü viraj çizgisi, çukurun konumu, yolun sağındaki dar eğim, hepsi zihninde çok kısa süreli bir harita hâline geldi. Sonra farı tekrar açtı. Işık geri geldiğinde dünya sanki yeniden yaratıldı. Aynaya baktı. Farlar bir an için yoktu.

Farın en düşük seviyeye indiği o birkaç saniyede, motorun hızı sanki katlanarak artmadı; tam tersine zaman yavaşladı. Serdar yolun kenarındaki beyaz çizginin hayaletini, iki saniye önce gördüğü taş duvarın açısını, sol virajın çıkışındaki nemli parlaklığı zihninde tutmaya çalıştı. İnsan karanlıkta sürmezdi; karanlıkta sadece az önce gördüğü şeylere inanırdı. Bu da hafızanın en tehlikeli biçimiydi. Yanlış hatırlarsan düşerdin.

Rahatlamak için erken olduğunu biliyordu.

İleride ağır bir kamyon gördü. Arkasında su püskürten geniş lastikler, kırmızı fren lambalarının altında bulanık bir perde oluşturuyordu. Kamyon yavaş ama kararlı gidiyordu. Serdar hızını ayarladı, kamyonun arkasındaki türbülansa girmeden önce nefesini düzenledi. Sonra motoru, büyük aracın kör noktasına doğru kaydırdı. Kamyonun arkasında görünmez olmanın bedeli, onun yarattığı rüzgâr çukuruna girmekti. Motor hafifçe yalpaladı. Su damlaları vizöre vurdu. Mazot kokusu kaskın içine kadar sızdı. Ağır lastiklerin yoldan kopardığı kirli su, far ışığını kirli bir sis gibi böldü.

Bu saklanma değildi; ezilmeden görünmez olmaya çalışma hâliydi. Serdar kamyonun fren lambalarına fazla yaklaşmadı. Aradaki mesafeyi öyle ince tuttu ki, hem aynadaki takipçiden kısmen kayboluyor hem de kamyonun ani freninde kendine kaçacak küçük bir açıklık bırakıyordu. Birkaç yüz metre böyle gitti. Sonra soldan kısa bir boşluk buldu ve kamyonun arkasından fırlayıp yeniden açık yola çıktı.

Kamyonun arkasındaki kirli hava motorun dengesini bozuyor, ön tekerin asfalttan aldığı bilgiyi bulanıklaştırıyordu. Geniş lastiklerden kopan su, motorun üzerine küçük taş parçalarıyla birlikte vuruyor, her parça dizliklere ve çamurluğa minik darbeler indiriyordu. Serdar kamyon şoförünün onu görmediğini biliyordu. Arkadaki takipçi belki göremiyordu; önündeki kamyon ise zaten görmek zorunda değildi. İki görünmezlik arasında kalmıştı: biri avcıdan saklanmak, diğeri kazaya davetiye çıkarmak.

Aynada far yoktu. Bir, iki, üç saniye. Sonra yolun solundaki karanlık yan bağlantıdan iki donuk ışık tekrar belirdi. Rasim kamyonun arkasına takılmamıştı. Rotayı kesmişti.

Bu üç saniye, kaskın içinde gereğinden fazla uzun sürdü. İnsan takipten kaçarken zaman farklı çalışırdı. Farın kaybolduğu ilk saniye umut, ikinci saniye şüphe, üçüncü saniye ise tuzak kokardı. Dördüncü saniyede ise insan ya gerçekten kurtulmuştur ya da avcı yer değiştirmiştir. Serdar dördüncü saniyeyi beklemeden motorun çizgisini değiştirdi. Çünkü iyi bir avcı, hedefin rahatladığı anı severdi.

Serdar'ın midesinde soğuk bir boşluk açıldı. Peşindeki adam sadece sürüş ritmini takip etmiyordu; yolun alternatiflerini de biliyordu. Bu, rastgele bir takip değildi. Bu, daha önce kurulmuş bir ağın içinden geçmekti. Serdar motorun devrini yükseltti. Artık amaç onu geride bırakmak değil, nasıl düşündüğünü anlamaktı. Bir avcının en tehlikeli yanı, nişan alması değil, sabrının kaynağıydı.

Bir süre sonra karşısına eski bir benzinlik tabelası çıktı. Serdar sağ sinyalini yaktı. Hızını düşürdü. Benzinliğe girecekmiş gibi dış çizgiye yanaştı. Aynadaki farların ne yapacağını ölçtü. Panikleyen bir takipçi, onu kaybetmemek için ya fazla yaklaşır ya da erken hamle yapardı. Rasim ikisini de yapmadı. Aynı mesafeyi korudu. Serdar son anda benzinliğe girmedi, ana yolda devam etti. Arkadaki farlar sanki bunu zaten bekliyormuş gibi çizgilerini bozmadı.

Benzinliğin ışıkları zayıftı. Pompalardan birinin üstündeki floresan yanıp sönüyor, eski reklam panosunun yarısı rüzgârla titriyordu. Yol kenarında duran beyaz bir kamyonet, boş gibi görünüyordu ama Serdar boş araçlara hiçbir zaman güvenmezdi. Boş araç bazen araç değildir; göz olabilir, kulak olabilir, bir adamın biraz sonra döneceği yer olabilir. Sağ sinyali yakarken bile amacı benzinliğe girmek değil, aynadaki farların niyetini açığa çıkarmaktı.

Kaskın içinde kısa, sert bir küfür etti. Ses kendi yüzüne çarpıp geri döndü. Motor da yoruluyordu. Frenler birkaç sert yavaşlamadan sonra ısınmıştı. Lastikler soğuk ve ıslak zeminde sınırlarını sürekli hatırlatıyordu. Zincirin mekanik sesi daha belirgin gelmeye başlamıştı. Devir yükseliyor, düşüyor, tekrar yükseliyordu. Motor hâlâ güçlüydü; ama hiçbir makine sonsuz değildi. Serdar bunu ileride Hasan Usta'nın ağzından daha sade duyacaktı belki. Ama o gece bedeninde biliyordu: Durmadan kaçırılan her şey bir yerde ses verir.

Küfür öfkenin değil, kendini toparlama biçimiydi. Bazı adamlar dua ederdi, bazıları susardı, bazıları bağırırdı. Serdar kısa ve sert kelimelerle zihnindeki fazlalıkları keserdi. Küfür bittiğinde geriye iş kalırdı: hız, mesafe, yol, far, kutu. Bunların dışındaki her şey şimdilik gereksizdi.

Ama gereksiz dediği şeyler geri geliyordu. Kemal'in sesi. Körfezdeki toka. Kutunun üzerindeki silik işaret. Rasim'in sabrı. Bunlar yol bilgisinin içine sızıyordu. Serdar ne kadar teknik düşünürse düşünsün, bu gece sadece teknik bir gece değildi.

Yol daha da karardı. Ana hattın dışına çıktıkça aydınlatmalar azaldı. Serdar ikinci bir yan yol gördü. Haritada küçük görünen, fakat yerel bağlantılarla sahile paralel gidebilecek eski bir servis yoluydu. Bir anda karar verdi. Sinyal vermedi. Sadece hızını düşürüp motoru dar girişe yatırdı. Asfalt bozuktu. Tekerin altında küçük taşlar oynadı. Çanta bağlantısı yine çok hafif ses verdi. Kutu bu kez yerinde kaldı.

Yan yol dar, karanlık ve ıslaktı. Ağaç dalları bazı noktalarda yolu neredeyse tünel gibi kapatıyordu. Motor burada otomobilden daha avantajlıydı; fakat avantajın bedeli, hata payının iyice küçülmesiydi. Serdar virajları kesmedi. Her çizgiyi temiz aldı. Freni sert kullanmadı. Gözünü farın bittiği yerden hiç ayırmadı. Rasim'in hemen arkasından sapıp sapmadığını görmek için aynaya baktı. Far yoktu.

Bu yolun üstünde gece daha yoğun duruyordu. Ana yoldaki far izleri, tabelalar, kenar lambaları burada yoktu. Ağaçların arasından geçen dar asfalt, yıllardır düzenli bakım görmemiş gibi çatlak çatlak uzanıyordu. Bazı yerlerde kökler zemini yukarı itmiş, bazı yerlerde yağmur ince çukurlar açmıştı. Motorun süspansiyonu her darbeyi yutuyor ama hiçbirini gizlemiyordu. Serdar çantadaki kutunun yeniden oynamaması için hızdan çok akıcılığı seçti. Hızlı kaçmak değil, çizgiyi bozmamak gerekiyordu.

Bu kez boşluk daha uzun sürdü. On saniye. Yirmi. Otuz. Karanlık, aynanın içinde boş kaldı. Serdar ilk kez nefesinin değiştiğini fark etti. Belki de gerçekten kırmıştı. Belki de Rasim ana yolu seçmişti. Belki de bu dar hat, onu takip ağının dışına çıkarıyordu.

Sonra yol, eski bir taş köprüden sonra tekrar ana hatta bağlanacak gibi açıldı. Serdar bağlantı noktasına yaklaşırken hızını düşürdü. Sol tarafındaki ağaçların arasından, ana yolun daha ilerideki kısmı kısa süreliğine görünüyordu. Orada, düzlüğün sonunda, iki far belirdi. Bekliyordu.

Rasim onu kovalamıyordu. Yolunu kesiyordu.

O anda Serdar, kendisinin de yıllar önce bazı operasyonlarda böyle düşündüğünü hatırladı. Hedefin arkasından gitmek yorucuydu. Hedefin gideceği yeri bilmek ise oyunu kısaltırdı. Bir insanın kaçabileceği yolları, korkularını, alışkanlıklarını ve kendini en güvende sanacağı güzergâhları biliyorsan, peşinden koşmana gerek kalmazdı. Sadece doğru yerde beklerdin. Rasim bunu yapıyordu. Bu yüzden Serdar'ın içinde öfkenin yanında kirli bir tanıdıklık da büyüdü. Bu yöntem ona yabancı değildi.

Serdar'ın öfkesi bu kez keskin bir soğukluğa dönüştü. Eski becerileri işe yarıyordu; ama sadece birkaç dakika. Far hilesi, kamyon kör noktası, sahte benzinlik hamlesi, yan yol denemesi... Her biri ona kısa bir nefes aldırmıştı. Hiçbiri onu serbest bırakmamıştı. Çünkü mesele arkasındaki araç değildi. Mesele, önceden çizilmiş hatlardı. Birinin onu nereye gideceğiyle birlikte okuduğunu anlamak, herhangi bir kovalamacadan daha ürkütücüydü.

Serdar bu kez doğrudan o bağlantıya girmedi. Köprüden sonra küçük, neredeyse görünmeyen bir servis cebine kırdı. Çamurlu, kullanılmayan, eski bir bakım yoluydu. Motoru oraya soktu, farını kapatmadı ama yere doğru eğdi. Rölantide bekledi. Egzozdan çıkan sıcak buhar, gece ayazında gri bir nefes gibi dağıldı. Aynaya baktı. Boştu. Ana yolun sesi uzaktan geçti. Bir araç. Sonra başka bir araç. Sonra sessizlik.

Servis cebine girerken motorun altı çamura hafifçe sürttü. Ön teker küçük bir taşın üzerinden atladı, arka teker aynı taşı daha ağır geçti. Serdar ayaklarını pedallarda tuttu, yere indirmedi. Yere erken basmak bazen dengeyi bozardı. Motoru çok düşük hızda, neredeyse yürür gibi taşıdı. Gidonu gereğinden fazla kırmadı. Karanlık cebin içine yerleştiğinde hâlâ yola çıkabilecek açıdaydı. Kendi kendine bunu da kaydetti: Saklanırken bile kaçış açısı korunacak.

Bu cebe girmek ona geçici bir körlük sağladı. Ama körlük iki taraflıydı. Rasim onu göremiyorduysa, Serdar da Rasim'i göremiyordu. İnsan karanlığa saklandığında, karanlığın kendisini de sakladığını unutmamalıydı.

Bu sessizlik zafer gibi gelmeliydi. Gelmedi. Serdar kaskını çıkarmadı. Çıkarmak, güvende olduğunu kabul etmek demekti. Henüz güvende değildi. Motorun rölanti sesi, gecenin içinde küçük bir canlılık adası gibiydi. Gidonun üzerindeki parmakları hafifçe gevşedi. Sağ omzundaki ağrıyı, soğuğun dizlerine doluşunu, terinin sırtında soğuduğunu şimdi fark etti. İnsan takip altındayken bedenini sonraya bırakırdı. Sonra gelince beden hesap isterdi.

Asıl korkutucu olan buydu. Bir avcıyı kaybettiğinde insanın içinde küçük de olsa bir rahatlama olurdu. Serdar'da o rahatlama yoktu. Çünkü boş aynalar her zaman güvenlik demek değildi. Bazen iyi bir takipçinin en etkili hamlesi, bir süre görünmemekti. Görünmeyen tehdit, insanı kendi tahminleriyle yorar. Serdar o cebin içinde beklerken, Rasim'in gerçekten nerede olduğundan çok, Rasim'in kendisinin nerede olduğunu nasıl tahmin ettiğini düşünüyordu.

Gözleri arka çantaya kaydı. Kutunun kapağı yerindeydi. Fakat az önceki sarsıntıdan sonra topcase'in içinde bir şeyin konumu değişmiş olmalıydı. Serdar motoru stop etmedi. Sol eliyle anahtarı çevirmeden bıraktı, sağ eliyle çanta kilidini kontrol etti. Sonra kapağı çok az araladı. Farın kırık ışığı, kutunun metal yüzeyine yandan vurdu. Bölüm 3'te fark ettiği o silik kazıma, bu açıdan daha net görünüyordu.

İşaret, sıradan bir çizik değildi.

Serdar'ın başparmağı kazımanın içinde yavaşça dolaştı. Çizginin bir ucunda yarım kalmış bir üçgen, diğer ucunda sanki kasıtlı olarak bozulmuş küçük bir kanca vardı. Bu işaret ona bir harita sembolünden çok, eski bir telsiz notunun kenarına aceleyle çizilmiş bir yön tarifini hatırlattı. Birisi bu işareti süs olsun diye kazımamıştı. Birisi, bunu görecek kişinin zaten neye baktığını anlamasını beklemişti. Kemal, son ana kadar yine açıklamamıştı. Yine eksik bırakmıştı.

Serdar kutuyu tamamen çıkarmadı. Sadece parmaklarını yüzeyde gezdirdi. Kazıma, ilk bakışta rastgele bir hasar gibi duruyordu; ama çizginin devamı, eski bir rota işaretinin parçasıydı. Hafızasının derininde bir harita kıpırdadı. Resmî dosyalarda yer almayan, isimleri değişmiş, sonra tamamen yok sayılmış bir dağ hattı. Kemal'in bir zamanlar yarım bıraktığı bir cümle. Karanlıkta çizilmiş, sonra unutulmuş bir geçiş yolu.

Kutuya dokunduğu an, kapalı metalin soğuğu eldivenin içinden bile geçiyor gibi geldi. Bir nesne bu kadar sessiz olup nasıl bu kadar çok şey söyleyebilirdi? Serdar kilidi açmayı düşünmedi. Henüz değildi. O anda kutuyu açmak, gecenin ortasında kendi göğsünü açmak gibi olurdu. Ama yüzeyindeki işaret ona kapağın içinden değil, dışından konuşuyordu. Sanki Kemal, kutunun sırrını yalnız içine değil, dışındaki yıpranmaya da saklamıştı.

Bu işareti gündüz fark etmiş olsa belki sadece çizik sanardı. Ama gece farı, nesneleri başka türlü gösterirdi. Gündüz kalabalığı, ayrıntıları boğardı. Gece ise bazı küçük çizikleri büyütür, insanın istemediği şeyleri görünür kılardı. Serdar işarete bakarken, fark etmekle hatırlamak arasındaki çizginin inceldiğini hissetti.

Sahil yolu aşağıda kalıyordu. Geniş, açık, güvenli görünen, ama Rasim'in okuyabildiği bir yoldu o. Bu küçük işaret ise yukarıyı, karanlık dağ hattını gösteriyordu. Yol daha dar, daha riskli, daha bilinmezdi. Islak zemin, sis ihtimali, keskin virajlar ve gecenin içine gömülmüş köy bağlantıları... Mantıklı olan sahil yolundan devam etmekti. Ama mantıklı görünen yol, bu gece başkasının hazırladığı tuzak gibi duruyordu.

Kutu artık pasif bir yük değildi. Serdar'ın bagajında taşınan bir nesne olmaktan çıkmış, rotayı belirleyen karanlık bir pusulaya dönüşmüştü. İlk dört bölüm boyunca Serdar kutuyu taşıdığını sanmıştı. Oysa şimdi kutu onu taşıyordu. Bu farkındalık, gece soğuğundan daha sert vurdu.

Bu farkındalık ona öfke vermedi. Daha kötüsünü verdi: mecburiyet. Çünkü eğer kutu gerçekten rotayı çiziyorsa, Serdar artık yalnızca takipten kaçmıyordu; bir çağrıya cevap veriyordu. Kemal'in yarım bıraktığı şey, arka çantadan çıkıp gidonun önüne geçmişti. Yolun yönünü artık Serdar'ın korkuları ya da taktik hesapları değil, yıllar önce kapatılmış bir hat belirliyordu.

Serdar bunun kader olduğunu düşünmedi. Kader kelimesinden hoşlanmazdı. Kader, insanın kendi kararlarını başkasının cümlesine teslim etmesiydi. Ama bazı kararların nereden geldiğini anlamak zordu. O dağ yoluna kendi mi sapıyordu, yoksa Kemal'in bıraktığı eksik cümle mi onu oraya itiyordu? Aradaki farkı o an çözemedi. Sadece ikisinin de aynı yöne baktığını gördü.

Motoru viteste tutarken bir süre hareketsiz kaldı. İki seçenek vardı. Sahil yoluna inmek ve avcının okuduğu geniş hatta devam etmek. Ya da dağ yoluna sapmak ve kutunun işaret ettiği, Kemal'in yıllar önce sustuğu yere yaklaşmak. İkisi de güvenli değildi. Ama biri başkasının bildiği korkuydu; diğeri kendi geçmişinin karanlığı.

Serdar debriyajı sıktı. Vitesi bire aldı. Gazı çok az açtı. Motorun sesi, servis yolunun dar taş duvarlarına çarpıp geri döndü. Uzakta sahil ışıkları belli belirsiz görünüyordu. Deniz kokusu hâlâ havadaydı ama azalıyor, yerine çam, nemli toprak ve gece serinliği geçiyordu. Motoru yavaşça yukarı doğru çevirdi.

Karar dediğimiz şey bazen büyük bir cümleyle gelmezdi. Bazen sadece sol elin debriyajı biraz daha derin sıkması, sağ ayağın vites pedalına hazırlanması, bakışın sahil ışıklarından kopup karanlık yamaca dönmesi olurdu. Serdar o anda kendine 'dağa çıkıyorum' demedi. Sadece motoru çevirdi. Bazı itiraflar kelimeyle değil, gidon açısıyla yapılırdı.

İlk tırmanışta yolun eğimi kendini hissettirdi. Motorun sesi değişti. Devir biraz daha toklaştı. Lastikler ıslak zemini yoklayarak ilerledi. Yol kenarındaki ağaçlar sıklaştı. Sahilin cılız ışıkları aynada küçüldü. Serdar aynaya bir kez daha baktı. Rasim görünmüyordu. Ama bu artık rahatlatıcı değildi. Çünkü Serdar onun yokluğunun bile bir anlamı olabileceğini öğrenmişti.

Dağ yolunun ilk birkaç yüz metresi bile sahil hattından bambaşka bir dil konuşuyordu. Asfalt daha dar, kenarları daha kırık, çizgileri daha silikti. Yolun sağında taş duvarlar başlıyor, solunda çamların arasına gömülmüş karanlık boşluklar açılıyordu. Denizden gelen rüzgâr arkada kalıyor, yerine ağaçların tuttuğu nemli, ağır bir hava giriyordu. Motorun sesi artık açık yolda dağılıp kaybolmuyor, yamaçlara çarpıp Serdar'ın arkasından geliyordu. Kendi egzoz sesi bile onu takip eder gibiydi.

Serdar hızını düşürdü. Bu kez düşürmek yenilgi değildi; yolun diline uyum sağlamaktı. Sahil yolunda hız seçenekti. Dağ yolunda ise hızın her fazlası bir itiraf gibi geri dönerdi. Önünde ne olduğunu bilmiyordu. Virajın ötesi, tabelanın arkası, ağacın gölgesi... Hepsi susuyordu. Bu suskunluk, Bölüm 5'te onu bekleyen sisin ilk nefesi gibiydi.

Kemal'in sesi kaskın içinde yeniden duyuldu: "Yol sandığın yere gitmeyecek." Bu kez cümle bir uyarı gibi değil, geç kalmış bir açıklama gibi geldi. Yol gerçekten sandığı yere gitmiyordu. Körfezden kaçtığını, Rasim'den sıyrıldığını, sahil hattından uzaklaştığını sanmıştı. Ama aslında daha eski bir kapıya, yıllar önce kapatıldığını sandığı bir gecenin eşiğine doğru sürüyordu.

Gece artık arkasında değildi. Önündeydi.

Motor karanlık dağ yoluna tırmanırken, bagajdaki kutu ilk kez yük gibi değil, pusula gibi davrandı. Serdar bunu fark etti. Geri dönmedi.