Yükleniyor...
Bölüm 3 - Körfezdeki Mola Kapak Görseli
Rüzgarın Hafızası I

Bölüm 3 - Körfezdeki Mola

28 dk okuma 5 okunma

“Bir mola, kaçışın değil takibin ritmini ele verir.”

Körfeze inen yol, dağın sert omzundan kopup aşağı doğru kıvrılırken önce deniz görünmedi. Önce kokusu geldi. Tuz, yosun, güneşte beklemiş halat, eski teknelerin bordalarına sinmiş mazot ve kıyı lokantalarından yükselen kızarmış balık kokusu, kaskın havalandırma boşluklarından içeri süzülüp Serdar’ın boğazında kuru ve metalik bir tat bıraktı. Rüzgârın yapısı da değişmişti. Yamaçlarda keskin ve kuru esen hava, aşağı indikçe suyun üzerinden geçmiş, genişlemiş, daha yumuşak görünürken daha aldatıcı hâle gelmişti.

Virajın sonundan çıktığında körfez, parlak bir bıçak ağzı gibi karşısına açıldı. Deniz güneşi tutuyor, geri fırlatıyor, gözün alışmasını güçleştiren titrek bir beyazlıkla kıyıya yayılıyordu. Başka biri bu görüntü karşısında gazı keser, göğsünü biraz gevşetir, uzun yolun yorgunluğuna küçük bir ödül bulduğunu sanırdı. Serdar’ın omuzları gevşemedi. Sağ elinin gaz üzerindeki baskısı azaldı ama bileği hâlâ taş gibi sertti.

Sol aynaya baktı. Beyaz sedan arkasında yoktu. Sağ aynaya baktı. Yolun kıvrımında başka araçlar vardı ama o donuk LED farlar görünmüyordu. Gözünün aynalarda aradığı şeyin yokluğu, varlığı kadar rahatsız ediciydi. Çünkü birkaç kilometre önce aynı araç ağaçların gölgesindeki toprak cepte, arkasında değil önünde belirmişti. Takip eden bir aracın kaybolması normaldi; takip edenin önceden beklemesi normal değildi. O andan beri Serdar’ın zihnindeki takip ihtimali başka bir şeye dönüşmüştü. Peşindeki kişi hızını değil, kararlarını okuyordu.

Körfeze inme kararı bu yüzden dinlenme kararı değildi. Bu, ritim bozma hamlesiydi. Hareket hâlinde avcı avantajlıysa, durmak bazen avcının yöntemini ele verebilirdi. Ama Serdar için durmak her zaman pahalıydı. Motorun üstündeyken hız, yön, mesafe ve gövde dengesi ondaydı. Motorun dışında ise sandalye, masa, garson, hesap, para üstü, yabancı bakışlar ve bekleme vardı. Motosiklet onun kaçış alanı değilse bile hareket hâlindeki sığınağıydı. Duruş ise sığınağın kapısını açmak demekti.

Yol, kıyıya yaklaştıkça yavaşladı. Önündeki minibüsün arka camında solmuş bir deniz yıldızı çıkartması vardı. Camın gerisinde plastik yüzme simitleri, poşetler, çocuk başları, bir de koltuğa sıkıştırılmış mavi bir şemsiye görünüyordu. Sağda iki turist bisiklet sürüyor, rüzgâr kasklarını hafifçe itiyor, pedalları düzensiz dönüyordu. Kıyı lokantalarının tabelaları birbiri ardına belirdi: balık, kalamar, çay, gözleme, soğuk içecek. Her tabela başkaları için mola, Serdar için ihtimal demekti. Cam yüzeyler yansıma, teraslar açık hedef, mutfak kapıları arka çıkış, kalabalık ses örtüsüydü.

Motoru park alanına sokarken hızını gereğinden fazla düşürmedi. Aşırı temkinli görünmek, en az dikkatsizlik kadar görünür bir işaretti. Motosikletlerin, kiralık arabaların, iki tur otobüsünün ve bir belediye minibüsünün arasından geçerken boşlukları okudu. Çıkışa en yakın yer fazlasıyla açıktı. Gölgedeki yer iyiydi ama önünde masa ve saksılar vardı. Bir otomobilin arkasındaki boş alan motora siper sağlar, fakat ani kalkışta manevra isterdi. Sonunda kıyı yolunu çapraz gören, arkasında alçak taş duvar bulunan, ön tekeri tek hamlede çıkış yönüne çevrilebilecek bir nokta seçti.

Yan ayağı indirmeden önce botunun ucuyla zemini yokladı. Asfalt güneşte ısınmıştı ama üzerinde ince çakıl vardı. Ani kalkışta arka lastik hafifçe boşalabilirdi. Bunu zihninin kenarına not etti. Motoru yerine yatırdı, gidonu çok az sola kırdı, ön tekeri çıkış açısında bıraktı. Sonra refleksle topcase’e baktı. Kapağın kilidini bir kez yokladı. Yetmedi. İkinci kez bastırdı. Metal kapak tok bir sessizlikle karşılık verdi. Kutunun orada olduğunu biliyordu. Bilmek yetmiyordu. Bazı yükler, yerinde durduğunu hissettirmedikçe daha ağırlaşırdı.

Kontağı kapattığında motor önce son bir nefes verdi, sonra sustu. Hemen ardından bloktan gelen o ince metal soğuma sesleri başladı. Çıt. Birkaç saniye sonra bir tane daha. Sıcak metal, yolun içinden topladığı gerilimi havaya bırakıyordu. Uzun yoldan sonra her motosikletçi bu sesi tanırdı. Yolun tatlı yorgunluğu, makinenin çalışmış ve görevini yapmış olmasının sade işaretiydi bu. Serdar içinse başka bir anlamı vardı. Çalışan motor ihtimaldi. Susmuş motor, kalmak zorunda olmaktı.

Kaskı başından çıkardığında dünya birden fazla genişledi. Kaskın içinde sesler boğuktu; dışarıda her şey keskinleşti. Martıların telaşlı çığlıkları, tabakların birbirine çarpması, çay kaşıklarının ince belli bardaklara vurması, kıyıya sürtünen dalgaların düzenli sesi, bir çocuğun gülüşü, başka bir çocuğun ağlamaklı itirazı... Seslerin her biri kendi başına masumdu. Birlikte, Serdar’ın etrafında kontrol edilemeyen bir alan oluşturuyorlardı.

Kaskın içindeyken en azından kendi karanlık odasındaydı. Dışarıda yüzler vardı. İnsanların yüzleri, Serdar için uzun zamandır yüz olmaktan önce veri olmuştu. Birinin bakışı ne kadar sürüyor? Birinin eli nerede duruyor? Kim sırtını kapıya vermiş? Kim sürekli telefonuna bakıyor ama yazmıyor? Kim konuşurken çevreyi dinliyor? Bu sorular, sivil hayatı normal biçimde yaşamayı neredeyse imkânsız kılıyordu.

Kıyıda herkesin kendine ait küçük ve sıradan bir derdi vardı. Yaşlı bir adam balığının kılçığını ayıklıyor, yanındaki kadın garsona tuzlu olduğunu söylüyordu. Genç bir çift menüdeki fiyatlar üzerine alçak sesle tartışıyor, adamın parmağı mezelerin üzerinde dolaşıyordu. Bir çocuk dondurmasını düşürmüş, annesi hem kızıyor hem mendil arıyordu. Fotoğraf çeken turist, arkasındaki eski tekneyi kadraja almak için üç adım geri gitti. Bunların hiçbiri Serdar’a sıradan gelmedi. Masalar siper, kalabalık perde, kahkahalar ses örtüsü, garsonun yaklaşması temas ihtimaliydi.

Oturacağı masayı seçmesi bir insanın dinlenme yeri seçmesi gibi olmadı. Deniz kenarındaki en güzel masalar en kötü seçenekti; manzara verir ama sırtı açık bırakırdı. İçeriye yakın masa güvenli görünürdü ama mutfak kapısına ve kasaya fazla yakındı. Kapıya en yakın masa kaçışı kolaylaştırır fakat fazla görünür kılardı. Serdar yarı gölgede, arkasında alçak taş duvar, sağında cam yansıması, solunda park alanının bir kısmı bulunan masayı seçti. Oturduğunda yüzünü bütünüyle denize dönmedi. Deniz yanda kaldı. İnsanlar önde.

Garson geldi. İnce yüzlü, hızlı yürüyen, yirmili yaşlarında bir çocuktu. Elindeki not defterinin kenarları yağla kararmış, kalemi kulağının arkasına sıkıştırılmıştı. Serdar, çocuğun ayakkabısındaki kum tanelerine, belindeki bozuk para çantasına, sol bileğindeki ucuz saate, kaskına bir saniye fazla bakan gözlerine dikkat etti. Çocuk sadece sipariş bekliyordu. Serdar’ın zihni onu önce risk olarak sınıflandırdı. Sonra bu sınıflandırmadan rahatsız oldu. İnsanları insan olarak görmeye dönmek için artık bilinçli çaba gerekiyordu.

“Çay,” dedi.

Garson başıyla onayladı. “Yanına bir şey ister misiniz abi? Balık taze. Kalamar yeni çıktı.”

“Çay yeter.”

Çocuk uzaklaştı. Serdar onun hangi masaya uğradığını, mutfağa mı kasaya mı yöneldiğini, arkası dönükken başını çevirip çevirmediğini izledi. Normaldi. Her şey normaldi. Normal olmanın huzur vermemesi, insanın çok uzun süre tehlikede yaşamasının bedeliydi.

Çay geldiğinde bardağa hemen dokunmadı. Bardağın kıvrımlı camı, park alanını küçük ve bozuk bir dünya gibi yansıtıyordu. Kendi motorunun ön tekeri seçiliyordu. Topcase görünmüyordu; açı yetmiyordu. Serdar sandalyeyi fark edilmeyecek kadar az kaydırdı. Şimdi bagaj kapağının kenarını seçebiliyordu. Çayı ancak o zaman eline aldı. Şeker kullanmazdı. Şeker tadı değil, dikkati bozar diye düşünürdü. İlk yudum acı kaldı.

Dalgaların kıyıya vuruşu belirli bir aralıkla tekrarlanıyordu. Bir masa ötede kaşık çay bardağına her değdiğinde ince bir tınlama yükseliyordu. Motorun blok sesi gittikçe seyrekleşiyor, sıcak parçalar soğudukça metalin küçük itirazları azalıyor, makine dinleniyordu. Serdar dinlenemiyordu. Herkesin mola verdiği bu yerde, o mola vermeyi bile operasyonel bir görev gibi yerine getiriyordu.

İlk tekrar, bardağın yansımasında geldi.

Serdar adamı önce doğrudan görmedi. Çayın kıvrımlı camında beliren, yüzü bozulmuş bir gölgeydi. Koyu renk gömlek, kısa kesilmiş saç, temiz yüz. Sonra başını kaldırmadan lokantanın camına baktı. Aynı gövde çizgisi orada da vardı. Adam çay ocağının önündeydi. Telefonla oynamıyordu. Etrafa dikkatlice bakıyormuş gibi de yapmıyordu. Çayını yavaş içiyor, bardağı tabağa koyarken acele etmiyordu. Tehdit gibi davranmıyordu. Bu yüzden Serdar’ın zihninde küçük bir lamba yandı.

Açık tehditler kolaydı. Fazla yaklaşan araba, sinirli bakış, ceket altına giden el, gereğinden hızlı dönen baş, gereksiz bir ses yükseltme... Bunların hepsi okunurdu. Hatta okunmak için yapılmış gibi dururdu. Asıl zor olan, sıradanlığın ritmine kendini doğru miktarda yerleştiren adamlardı. Fazla saklanmaz, fazla görünmez, fazla kalmaz, fazla erken gitmezlerdi. Hata yapmazlarsa, varlıkları kanıt olmazdı.

Adam garsonla kısa bir şey konuştu. Garson gülümsedi. Adam gülümsemedi ama yüzü de sertleşmedi. Serdar bunun daha kötü olduğunu düşündü. Sertlik bazen öfkeyi ele verirdi. Bu adamda öfke yoktu. Görev ya da alışkanlık vardı. Sakinliği, karakter değil yöntem gibi duruyordu.

Bir süre sonra adam çay ocağından ayrılıp kasanın yanına geçti. Ödeme yapmadı. Bir şey sormadı. Sadece bir garsonun geçmesini bekliyormuş gibi durdu. Sonra dışarı çıktı, park alanına doğru yürüdü, motorların olduğu tarafa baktı. Doğrudan Serdar’ın motoruna değil; motorların bulunduğu genel alana. Doğrudan bakmamak için fazla doğru bir açı seçmişti.

Serdar bardağı masaya bıraktı. Zihni çalışmaya başladı. Yerel biri mi? Turist değil. Balıkçı değil. Garson değil. Araç sahibi olabilir. Gözcü? Temas kurucu? Yönlendirici? Bunlar uzun cümleler hâline gelmeden zihninde yanıp sönen etiketlerdi. Eski hayatının ona bıraktığı en güvenilir ve en yorucu şey buydu: İnsanları oldukları gibi görmeden önce, olabilecekleri şeylere ayırmak.

Adamın oturuşu da acemi değildi. Sırtını bütünüyle açık bırakmıyor, duvara yaslanıp siper arıyor gibi de görünmüyordu. Ayakları kalkması gerekirse hangi yöne döneceğini belli etmeyecek biçimde yerleşmişti. Sol eli masanın üstünde, sağ eli görünür yerdeydi. Silah saklayan biri gibi değil; silaha ihtiyaç duymayan biri gibi sakindi. Arada gözleri kıyı yoluna kayıyor, sonra yeniden masasına dönüyordu. Kimse onu fark etmiyordu. Bu, onu daha görünür yapıyordu Serdar için.

Park alanındaki araçları zihninden geçirdi. Beyaz sedan görünürde yoktu. Bu rahatlatıcı değildi. Yokluğun kendisi bilgi olabilirdi. Gri bir hatchback çıkışa dönük park edilmişti. Eski bir panelvanın önü kıyı yoluna bakıyor, sürücü koltuğu boş görünüyordu ama camda içeride hareket varmış gibi bir parıltı vardı. Lacivert bir otomobilin camları fazla koyuydu. İki motosiklet arasında kalan boşluk, gerekirse biri için geçici siper sağlayabilirdi. Serdar’ın gözleri bu ayrıntıları bir kez gördü, sonra görmemiş gibi denize döndü.

Bir an için kendisini dışarıdan görmeye çalıştı. Yorgun bir motorcu. Uzun yoldan gelmiş, çay içen, kaskını masaya koymuş, denize bakıyormuş gibi duran bir adam. İçerideki gerilimi kimse görmemeliydi. Çünkü avcıya av olduğunu hissettirmek, avcının sabrını azaltmaz; sadece yöntemini değiştirirdi.

Adamın varlığı, tıpkı Bölüm 2’de aynaya düşen farlar gibi, kesinlik taşımıyordu. Belki sadece çay içen biriydi. Belki tesadüfen aynı yerlerde belirmişti. Belki Serdar’ın zihni, Kemal’in sözleri ve bagajdaki kutunun ağırlığı yüzünden yine fazla hızlı çalışıyordu. Fakat Serdar’ın içinde, yıllarca yolda, operasyonda, karanlık koridorlarda ve dar geçitlerde onu hayatta tutmuş olan ses başka bir şey söylüyordu: Sakin adamlar daha tehlikelidir. Çünkü acele etmezler.

Rüzgâr aniden yön değiştirdi. Denizden gelen esinti masaların arasına sert girdi. Peçeteler havalandı, bir çocuğun plastik bardağı yuvarlandı, garsonlardan biri devrilen sandalyeyi yakalamak için uzandı. Serdar’ın masasının altından küçük, parlak bir şey sürüklenerek botunun ucuna çarptı. İlk bakışta sigara paketinden kopmuş alüminyum folyo sandı. Eğilmedi. Önce çevreyi taradı. Adam yerinde miydi? Evet. Garsonlar kendi telaşındaydı. Park alanında olağandışı hareket var mıydı? Yok. Ancak ondan sonra sol elini aşağıya indirdi.

Parmaklarının arasına aldığı şey küçük bir metal tokaydı.

Eskiydi. Ucuz değildi ama gösterişli de sayılmazdı. Güneş değince soğuk bir parıltı verdi. Üzerinde ince çizikler vardı; kullanılmış, düşmüş, yeniden takılmış, belki yıllarca bir çantanın kenarında, bir kadının saçında, bir yolculuğun içinde taşınmış sıradan bir nesne. Serdar’ın ilk tepkisi duygusal olmadı. Nesnenin geliş yönünü, rüzgârın açısını, masaların yerini, kimin düşürmüş olabileceğini düşündü. Yeni mi düşmüştü? Birinin çantasından mı çıkmıştı? Biri özellikle mi bırakmıştı? Özellikle bırakıldıysa neden bu kadar küçük ve belirsiz bir şey seçilmişti?

Tokanın kenarında zar zor görülen bir kazıma vardı. Bir harf olabilirdi. Yarım kalmış bir sembol de. Serdar onu gölgeye çekti. Gözleri kısıldı. Kazıma, kutudaki mühür izine benzemiyordu. Yine de aynı soğuk aileden geliyormuş gibi bir duygu bıraktı. Bu mantıklı bir benzerlik değildi. Serdar mantığın içine sığmayan şeylerden hoşlanmazdı. Ama bazı nesneler doğru kapıyı değil, doğru yarayı bulurdu.

Kemal’in sesi, kaskın içinden geliyormuş gibi yeniden döndü: Yol sandığın yere gitmeyecek.

Serdar tokayı avucunda tarttı. Körfez molası gerçekten kendi tercihi miydi? Yan yola kendi sapmış, denize kendi inmiş, masayı kendi seçmişti. Ama beyaz sedanın önceden bekleyişi bu güveni kırmıştı. Şimdi rüzgârın getirdiği bu küçük metal nesne, aynı soruyu başka bir yerden soruyordu. İnsan, kendine ait sandığı kararların ne kadarının kendisine seçtirildiğini ne zaman anlardı?

Toka, kutudan farklıydı. Kutunun metali ağır, soğuk, suçlu gibiydi. Bu toka küçük, gündelik, insana ait bir kırılganlık taşıyordu. Birinin aceleyle topladığı saçın, bir otobüs camına yaslanmış uykusuz başın, bir kıyı kasabasında unutulmuş küçük bir telaşın nesnesi olabilirdi. Bu sıradanlık Serdar’ı rahatsız etti. Çünkü onun dünyasında sıradan nesneler bazen dosyalardan, silahlardan, haritalardan daha derin deliller taşırdı.

Toka, karanlık bir operasyonun değil, o karanlığın içinde kaybolmuş başka bir insanın izi gibi duruyordu. Kutu geçmişin kayıt dışı yüküyse, toka o yükün ezdiği birinin gündelik hayatından kopmuş küçük bir parça olabilirdi. Serdar bunu o an böyle cümlelere dökmedi. Sadece tokayı masaya bırakmadı. Garsona vermedi. Denize atmadı. Nedenini kendine açıklamadan ceketinin iç cebine koydu. Çakmağın bulunduğu cepten farklı bir cebe. İki metalin birbirine değmesini istemedi.

Bu davranışın kendisi de bir işaretti. Ama Serdar kendi içindeki işaretleri okumakta, dışarıdakileri okumakta olduğu kadar usta değildi.

Çay soğumuştu. Bardağın kenarında ince bir tortu kalmış, güneş camın içinden geçip masaya kırmızımsı bir leke düşürmüştü. Serdar ikinci çay istemedi. Mola uzadıkça çevre daha fazla bilgi üretirdi; bu iyi olabilirdi. Fakat aynı zamanda onun varlığını daha fazla sabitler, görünür hâle getirirdi. Hareket hâlindeki hedef zordur. Duran hedefin çevresine işaretler konur.

Sakin adam hâlâ oradaydı. Artık çay içmiyordu. Bardağı neredeyse dolu bırakmıştı. Bu ayrıntı Serdar’ın içine takıldı. Çayını içmeye gelmiş biri çayını bitirirdi. Beklemeye gelmiş biri içmek zorunda değildi.

Serdar kalkmadan önce cebindeki tokayı bir kez daha hissetti. Küçük ağırlık, çakmakla aynı tarafta olmamasına rağmen zihninde eski metal seslerini çağırdı. Bagajdaki kutu ise masadan görünmüyordu ama yokluğu bile baskı kuruyordu. Serdar ayağa kalktı. Hareketini ne çok hızlı ne çok yavaş tuttu. Hız gerginlik, yavaşlık hesap belirtisiydi. İkisini de göstermemek gerekiyordu.

Motorun yanına vardığında önce etrafı değil, motoru kontrol etti. Dışarıdan bakıldığında bu, motosikletine düşkün bir sürücünün alışkanlığı gibi görünebilirdi. Oysa Serdar çizgileri okuyordu. Sele üzerindeki toz değişmiş mi? Yan çantanın kapağında yeni iz var mı? Topcase kilidi oynanmış mı? Ön lastiğin zemindeki izi yerinde mi? Gidon bıraktığı açıda mı? Her şey olması gerektiği gibiydi. Fakat olması gerektiği gibi olan şeyler bile artık güven vermiyordu.

Topcase’i açmadan önce bedenini park alanıyla motor arasına aldı. Bu pozisyon onu dışarıdan biraz hantal gösteriyordu ama kapağı açtığında kutuyu çevreden saklıyordu. Metal kapak kalktı. Kutu gölgenin içinde bekliyordu. İlk bölümde onu almış, yerleştirmiş ve taşımaya başlamıştı. Şimdi ilk kez gerçekten bakıyordu. Taşınacak bir yük değil, okunacak bir metin gibi.

Kutuyu tamamen çıkarmadı. Çantanın içinde, kapağın sağladığı dar siperin arkasında eğildi. Sağ eli kutunun yüzeyinde gezdi. Boyası kalkmış kenarlar, kilidin çevresinde birikmiş pas, kapağın köşesindeki eski zorlanma izi... Bunları daha önce görmüştü. Ama bakışın niyeti değişince nesne de başka şeyler göstermeye başladı. Kilidin sağ yanında doğal sürtünmeyle oluşmayacak kadar düzgün bir çizik vardı. İnce, kısa, bilinçli. Parmak ucuyla üzerinden geçti. Çizik, metalin içine gömülmüş küçük bir cümle gibiydi.

Kapağın alt kenarındaki yarım silinmiş mühür izinin yanında, kirin ve zamanın arasında kaybolmuş üç karakter seçildi. Harf mi, rakam mı, kod mu? İlk bakışta anlam çıkmadı. İkinci bakışta, anlam çıkmasından korktu. Nefesi daraldı. Parmağı o silik işaretin üzerinde kaldı. Sesler uzaklaştı. Martılar, tabaklar, çay kaşıkları, çocuk gülüşleri kalın bir perdenin arkasından geliyormuş gibi boğuldu.

Zihninde metal bir kapı belirdi. Ya da belirmedi; sadece açılacakmış gibi oldu. Karanlık bir depo. Duvara vurmuş tek sarı ışık. Aynı işaret, boya altında yarı silinmiş. Birinin alçak ama kesin sesi: Bu kayıt yok sayılacak. Telsiz cızırtısı. Sonra demir bir kapının ağır sürtünmesi. Görüntü bir saniyeden az sürdü. Ama Serdar’ın gövdesi, sanki gerçekten o kapının önünde duruyormuş gibi gerildi.

Başını kaldırdı. Bu refleks eskiydi. Bir şey hatırladığında çevreyi kontrol ederdi; sanki hafıza dışarıdan gelen bir saldırıymış gibi. Sakin adam doğrudan ona bakmıyordu. Bir grup turistin arkasında, çayını yarım bırakmış, kıyı yolunun çıkış tarafına dönük duruyordu. Serdar kutuyu çantanın içinde tuttu. Kapağı kapatmadan önce içerden gelen sesi dinledi. Küçük tıkırtı tek bir parçanın sesi değildi. Birden fazla şey vardı içeride. Birbirine sürtünen, kutu her sarsıldığında yer değiştiren, kapalı kaldıkça daha çok anlam kazanan küçük şeyler.

Kutunun ağırlığı da dengesizdi. Tek elde tartınca bir tarafı daha dolu gibi çekiyordu. Bu teknik bir bilgiydi; ama Serdar’ın zihninde başka bir şeye dönüştü. Kutu yalnızca kapalı değildi. İçinde birbirine tam oturmayan parçalar taşıyordu. Tıpkı kendi hafızası gibi. Bazı şeyler oradaydı ama yerleri doğru değildi. Bazı sesler duyulmuş ama bağlamı kaybolmuştu. Bazı yüzler hatırlanıyor, bazı isimler bilerek karartılıyordu.

Kutuyu kapatıp kilidi oturttu. Kilidin sesi bu kez daha sert geldi. Eğer amaç kutuyu almak olsaydı, bu an uygundu. Serdar motorun başındaydı. Çevre kalabalıktı. Bir dikkat dağıtma, hafif bir omuz darbesi, bir bıçak hareketi, bir çocuk telaşı, bir garsonun tepsisi... Çok şey yapılabilirdi. Hiçbiri olmadı. Bu, güvenli olduğunu göstermiyordu. Tam tersine, onu daha çok rahatsız etti. Hedef kutu değilse, hedef neydi?

Cevap, kutuyu kapattığı anda geldi: Hedef, onun kutuyla ne yapacağını görmekti.

Serdar artık sadece taşımıyor, okunuyordu. Nerede durduğu, ne kadar beklediği, neye baktığı, kutuyu ne zaman kontrol ettiği, hangi işarette nefesinin değiştiği... Avcı bunları öğreniyordu. Bu, doğrudan saldırıdan daha sabırlı, daha soğuk ve daha tehlikeli bir yöntemdi. Bir insanın neyi koruduğunu öğrenirsen, onu nereye sürebileceğini de öğrenirdin.

Motorun başında biraz daha kaldı. Bu davranışı olağan göstermek kolaydı. Bir motosikletçi uzun yoldan sonra motorunu kontrol ederdi. Serdar bu normalliğin içine saklandı. Aynadan park alanını, depo kapağının parlak yüzeyinden arkasındaki gölgeleri, kaskın vizöründen eğri büğrü yansıyan lokanta girişini izledi. Her yansıma eksikti. Eksikler bazen tam görüntüden daha fazla bilgi verirdi.

Masaya dönüp hesabı istedi. Garson geldiğinde Serdar cüzdanını çıkardı. Hesap düşük geldi. Gereğinden büyük bir banknot bıraktı. Garson para üstü getirmeye davrandı. Serdar başını hafifçe salladı. “Kalsın.”

Para üstü beklememek cömertlik gibi görünürdü. Serdar için zaman kaybını ortadan kaldırmaktı. Birkaç saniye, iyi planlanmış bir takipte bazen bütün rotayı değiştirirdi. Garson teşekkür etti. Serdar duymadı. Gözleri masanın altındaki boşluğa kaymıştı. Tokayı bulduğu yerde artık hiçbir şey yoktu. Rüzgâr hâlâ masaların arasında dolaşıyordu ama bu kez bir şey getirmiyordu.

Motorun yanına yürürken sakin adamı bir kez daha gördü. Adam oturduğu yerden kalkmıştı. Ne aceleci ne yavaş. Çay ocağının önünden geçip kıyı yolunun çıkışını gören noktada durdu. Serdar’ın geçtiğini gördü mü? Büyük ihtimalle evet. Belli etti mi? Hayır. Bu adam bakmıyor gibi yapmayı bilenlerden değildi yalnızca; bakmaya ihtiyaç duymayanlardan gibiydi.

Serdar eldivenlerini taktı. Sol eldivenin bileğini sıktı, sağ eldivenin parmaklarını tek tek yerine oturttu. Bu küçük ritüel onu toparladı. İnsan bazen kontrolü büyük kararlarda değil, küçük tekrarların düzeninde bulurdu. Kaskı başına geçirmeden önce son kez çıplak gözle çevreyi taradı. Deniz, lokantalar, turistler, garsonlar, park alanı, kıyı yolu, çıkış. Her şey yerindeydi. Yerinde olan şeylerin bazıları fazla yerindeydi.

Kaskı taktı. Çene kayışını kapattı. Vizörü indirdiğinde dış dünyanın sesi bir anda boğuldu. Körfez dışarıda kaldı. İçeride kendi nefesi vardı. Bir de Kemal’in, kutunun ve asfaltın birlikte oluşturduğu o ağır sessizlik. Kontağı çevirdi. Gösterge paneli canlandı. Yakıt, hararet, saat, kilometre. Sayılar kısa süreli bir düzen hissi verdi. Marşa bastı. Motor önce küçük bir tereddüt etti, sonra sıcak blok tok bir hırıltıyla hayata döndü.

Egzozun sesi, lokantaların uğultusunu bastırdı. Çalışan motor yine güvenilir bir şey gibi duyuldu. Fakat bu kez güven eksikti. Çünkü motorun götüreceği yolun kime ait olduğundan emin değildi. Aynalara baktı. Sakin adamı aradı.

Adam oradaydı. Ama Serdar’a bakmıyordu.

Masaya bakmıyordu. Motora bakmıyordu. Serdar’ın üzerine yüklenecek bir hamle hazırlamıyordu. Başını hafifçe çevirmiş, doğrudan kıyı yolunun ana caddeye bağlanan tek çıkışına bakıyordu. Bu ilk anda rahatlatıcı gibi görünebilirdi. Değildi. Serdar’ın göğsüne soğuk bir ağırlık oturdu. Çünkü o bakış, takip mantığını tamamen değiştirdi.

Avcı avının gözlerine bakmıyordu. Avcı, avın koşacağı yönü tutuyordu.

Serdar henüz adamın adını bilmiyordu. Kimin adına hareket ettiğini, ne istediğini, kutuyu mu kendisini mi takip ettiğini bilmiyordu. Ama niyetin biçimini anladı. Bu adam onu yakalamaya çalışmıyordu. Onu kendi çizdiği hatta sokmak istiyordu. Bu, daha eski, daha sabırlı ve daha tehlikeli bir yöntemdi.

Debriyajı sıktı. Vitesi bire aldı. Normalde böyle bir kalkış düşünmeden olurdu. Sol el, sağ bilek, dizlerin depoya verdiği basınç, gözlerin çıkış çizgisine oturuşu, motorun ağırlık merkezinin bedende yarattığı karşılık... Hepsi tek bir hareketin parçalarıydı. Bu kez debriyajı bırakmadan önce yarım saniye bekledi. O yarım saniye, bütün bölümün ağırlığını taşıyordu. Çıkışa yönelirse avcının beklediği hatta girecekti. Kalırsa daha görünür, daha savunmasız, daha kontrolsüz olacaktı.

Yol artık özgürlük değildi. Yol seçenek gibi görünen zorunluluktu.

Gazı hafifçe açtı. Motor ileri atıldı. Park alanından çıkarken arka lastik ince çakıl üzerinde çok kısa bir an oynadı; Serdar bunu beklediği için bedenini ona göre ayarladı. Ana yola bağlanan dar çıkışa doğru ilerledi. Sakin adam hâlâ aynı yere bakıyordu. Son anda Serdar aynadan onun yüzünü görmeye çalıştı. Yüzü seçemedi. Sadece duruşunu gördü. Sabırlı, acele etmeyen, sonucun kendisine doğru geleceğinden emin bir duruş.

Körfez geride kalmaya başladı. Deniz aynada küçüldü. Turistlerin kahkahaları egzozun ve rüzgârın içine gömüldü. Kıyı lokantalarının balık ve çay kokusu, sıcak motorun yağıyla karışıp kaskın dışına savruldu. Serdar omzunun üzerinden son kez bakmadı. Bakmak gereksizdi. Artık takip edildiğini anlamak için bir yüz görmesine gerek yoktu.

Çünkü peşindeki adam onu izlemiyordu.

Çıkışını bekliyordu.

Ve bu, arkasında ölümcül bir suikastçı olmasından daha kötüydü. Suikastçı seni yakalamak isterdi. Bu adam, nereye gitmen gerektiğini biliyordu.

Körfez virajın arkasında kaybolurken bagajdaki kutu bozuk asfaltın üzerinde çok hafifçe tıkırdadı. Serdar o sesi kaskın içindeki rüzgâra rağmen duydu. Cebindeki küçük metal toka, çakmakla aynı tarafta olmamasına rağmen zihninde ince bir ses çıkardı. Kutu, toka, Kemal’in yarım cümlesi, beyaz sedan, çıkışa bakan sakin adam... Hepsi aynı görünmez çizgiye dizildi.

Serdar hızlanmadı. Kaçan biri gibi görünmeyecekti. Ama içindeki eski ses çoktan kararını vermişti: Bu mola dinlenme değildi. Bu mola, avcının ritmini ele vermişti.

Önünde kıyı yolu uzanıyordu. Açık, güneşli, sıradan. Fakat Serdar artık o yola baktığında asfaltı değil, önceden çizilmiş daralan bir hattı görüyordu. Yolun kenarındaki tabelalar, sahil evleri, tekne direkleri ve uzaktaki parlak deniz bir süre sonra geride kalacaktı. Körfezde öğrendiği şey ise kalacaktı. Avcı acele etmiyordu. Çünkü avın hangi yoldan çıkacağını biliyordu.

Bir sonraki viraja hazırlanırken bedenini hafifçe sağa verdi. Motor yattı. Hareket kusursuzdu. Kusursuzluk huzur getirmedi. Çünkü bagajdaki kutu artık yalnızca geçmişi değil, önündeki yolu da ağırlaştırıyordu.

Serdar o anda mola vermenin ne kadar tehlikeli bir eylem olduğunu düşündü. İnsan durduğunda yalnızca motoru değil, alışkanlıklarını da kapatıyordu. Bazı avcılar, tam o anda insanın nasıl yeniden çalıştığını izliyordu.

Kıyı yolunun ilk düzlüğünde motorun sesi yeniden sabit bir ritme oturdu. Körfezden çıkışın ardından birkaç yüz metre boyunca trafik ağır aktı. Serdar bu yavaşlığı kullandı. Aynaları gereğinden sık kontrol etmedi; bu, takip edildiğini bilen birinin en kolay ele veren alışkanlığıydı. Bunun yerine mağaza camlarını, park hâlindeki araçların kaportalarını, yol kenarındaki küçük büfenin paslanmış dolap kapağını kullandı. Her parlak yüzey, dünyanın eksik ama işe yarar bir kopyasını veriyordu.

Sakin adam görünmüyordu. Beyaz sedan da görünmüyordu. Ama artık görünmemeleri Serdar için yok oldukları anlamına gelmiyordu. Avcı kendini gösterdiğinde değil, kendini göstermemeyi seçtiğinde de işaret bırakırdı. Körfezde bunun ilk dersini almıştı. Adamın yüzünü değil, bakış yönünü hatırlıyordu. Çıkışa bakan o sakin baş hareketi, Serdar’ın zihninde bir harita işaretine dönüşmüştü.

Yolun sağında küçük bir balıkçı barınağı vardı. Ağlar güneşte kurutulmuş, tahta kasaların üzerine martılar konmuştu. Bir adam motor takozunun üstünde oturup sigara içiyor, dumanı rüzgârın tersine savruluyordu. Serdar bu görüntüyü de okudu. Artık istemese bile okuyordu. Normal insan, sigara içen bir balıkçı görürdü. Serdar önce elin hangi elde olduğunu, adamın ayaklarının kaçış yönüne mi yoksa denize mi dönük durduğunu, sigaranın gerçekten içilip içilmediğini, dumanın kaç saniyede dağıldığını fark etti. Bu kadar görmek, insanı zeki yapmıyordu. Yorgun yapıyordu.

İçinde tuhaf bir öfke yükseldi. Bu öfke dışarıdaki adama, körfezdeki takipçiye, Kemal’e ya da kutuya yönelmiş değildi. Daha derinde, kendi zihnineydi. Her şeyi tehdit olarak okuyan, en sıradan molayı bile görev planına dönüştüren, denize bakarken bile sırtını insanlara dönemeyen bu zihne. Bir an için motosikleti durdurup kaskı çıkarmak, sahile inmek ve hiçbir şeyi hesaplamadan yürümek istedi. İstek geldiği gibi kayboldu. Çünkü insan bazı şeyleri istemeyi sürdürse bile yapma kabiliyetini kaybedebiliyordu.

Körfezin dışındaki ilk kavşağa geldiğinde iki seçenek vardı. Ana yol genişti, görünürdü ve hızlıydı. Sol taraftaki daha dar yol ise sahil evlerinin arasından dolanıp tekrar ana caddeye bağlanıyor gibi görünüyordu. Serdar ana yolda kalmayı seçti. Çünkü avcı bir yan yol bekliyor olabilir. Sonra bu düşünceden rahatsız oldu; eğer avcı ana yolda kalacağını hesapladıysa? Karar almak, kararın kendisine değil, kararın tahmin edilip edilmediğine dair bir savaşa dönüşmüştü.

Bagajdaki kutu bir kez daha tıkırdadı. Bu kez yol bozuk değildi. Serdar sesi duyduğuna emin değildi. Belki de artık kutunun varlığını ses gibi algılıyordu. Kendi zihni, nesnenin sessizliğini dolduruyordu. Böyle şeyler tehlikeliydi. Gerçek ile zihin üretimi arasındaki çizgi zayıfladığında, iyi bir saha adamı bile yanlış hamle yapardı. Kendine kısa bir emir verdi: Dışarıyı oku. İçeriyi sonra.

Ama içerisi susmadı. Kemal’in yüzü, körfezdeki sakin adamın bakışıyla üst üste geldi. Kemal yorgundu, suçlu gibiydi, ama aynı zamanda bir şeyi başlatmış olmanın korkusunu taşıyordu. Sakin adam ise yorgun değildi. Suçlu gibi de durmuyordu. O, başlatılmış bir şeyin ritmini takip eden kişiydi. Kemal bir kapı açmıştı. Bu adam, Serdar’ın o kapıdan hangi hızla geçeceğini ölçüyordu.

Bir benzinliğin yanından geçerken içeri girmeyi düşündü. Sonra vazgeçti. Benzinliğe girmek, kapalı bir alanda kısa süreli durmak demekti. Kameralar vardı, pompalar arasında dar hareket alanı vardı, kasaya girip çıkmak gerekiyordu. Bir yandan da benzinlikler gözlem için iyiydi. Çıkış açıları, bekleyen araçlar, telefonla konuşanlar, kısa süreli durup devam edenler... Serdar karar vermeden benzinliği geride bıraktı. Kararsızlık bile veri üretirdi. Eğer biri onu izliyorsa, girmemesini de not edecekti.

Körfez artık tamamen geride kalmıştı. Fakat orada kalan hiçbir şey geride kalmış gibi hissettirmiyordu. Yarım içilmiş çay. Çıkışa bakan adam. Masanın altında bulunan toka. Kutunun üzerindeki çizik. Hepsi motorun arkasında, bagajın içinde değil, Serdar’ın göğüs kafesinin altında bir yerde taşınıyordu.

Bir süre sonra yol yeniden denize yaklaştı. Sağda açıklık vardı; mavi, parlak ve fazla geniş. Serdar denizi sevip sevmediğini düşündü. Çocukken sevmiş olabilirdi. Hatırlamadı. Askerlik yıllarında deniz, kıyı emniyeti, geçiş hattı, kaçış yönü, çıkarma ihtimali demekti. Emeklilikten sonra ise yolun sonunda beliren ama hiçbir zaman gerçekten varılamayan bir çizgi. İnsan bazı manzaraları çok gördüğü için değil, onlara yanlış görevler yüklediği için kaybederdi.

Kaskın içinde nefesi duyuluyordu. Körfezden sonra bu nefes farklıydı. Bölüm 2’de kask bir sorgu odasıydı; burada kask, körfezin kalabalığından sonra yeniden kapanan bir sığınak gibi gelmeliydi. Ama artık sığınak da güvenli değildi. Çünkü kendi düşüncelerini de içeri alıyordu.

Cebindeki tokayı hissetti. Çakmak diğer cepteydi. İki küçük metal parça, iki ayrı geçmiş gibi duruyordu. Çakmak kendi yarasına aitti; toka başkasının henüz açılmamış hikâyesine. Serdar, bir nesneyi neden sakladığını bilmediğinde daha çok saklardı. Çünkü açıklanamayan şeyler bazen açıklanmış olanlardan daha önemli olurdu.

Kıyı yolunun devamında trafik açıldı. Serdar gazı biraz daha verdi. Motorun blok sesi derinleşti, egzozun tok vuruşu rüzgârın altından yükseldi. Hız arttıkça bazı insanlar rahatlar. Serdar’ın zihni daha netleşti. Körfezdeki molayı tekrar kurdu. Giriş. Park açısı. Masa. Garson. Adam. Toka. Kutu. Çıkış. Her parçayı zihninde yerine koydu. Eksik bir nokta vardı: Adamın aracı. Onu görmemişti. Bu kasıtlı olabilirdi. Çok iyi takipçiler kendilerini değil, seçeneklerini saklardı.

Serdar’ın kafasında yeni bir soru şekillendi. Eğer avcı onun çıkışını bekliyorsa, neden müdahale etmemişti? Neden orada, herkesin içinde, Serdar’ın motoruna binmesine izin vermişti? Cevap, soru kadar soğuktu. Çünkü Serdar’ın gitmesi gerekiyordu. Nereye? Henüz bilmiyordu. Ama bilmediği yerin kendisinden daha önce bilindiğini artık biliyordu.

Bu bilgi, insanın içindeki yön duygusunu bozar. Haritaya bakarsın, yol sana ait görünür. Sinyali sen verirsin, gazı sen açarsın, viraja sen girersin. Ama bir başkası senin hangi anda hangi seçeneği seçeceğini biliyorsa, direksiyon senin elinde olsa bile rota sana ait değildir. Serdar bu düşünceyi sevmedi. Sevmemesi onu yanlış yapmaya itebilirdi. Bu yüzden düşünceyi bastırdı, nefesini düzenledi ve aynalardan değil, yolun akışından bilgi toplamaya başladı.

Bölüm 3’ün gerçek molası böylece bitmişti. Fakat etkisi yeni başlıyordu. Serdar artık peşindeki gölgenin sadece hızla değil, sabırla çalıştığını anlamıştı. Ve sabırla çalışan düşman, acele eden düşmandan her zaman daha tehlikeliydi.